AHMET YAŞAR OCAK: İSLAM TARİHİ, İSLAM DEĞİLDİR!

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, Hıdırellez’in Anadolu’ya mahsus bir mevsimlik bayram olduğunu ifade etti

Türkiye - 22-05-2013 09:19

Ocak, “Hıdırellez merasimi, Orta Asya’da olmayan bir törendir. Anadolu’ya mahsustur, oradan balkanlara taşınmış, sonra tekrar Orta Asya’ya yansımıştır. Hıdırellez, burada eski Rumlar tarafından kutlanan mevsimlik bir bayramdır. ‘Aya Yorgi bayramı’ diye bilinen bayramdır. Anadolu'da Türkler tarafından İslamileştirilmiştir. Hızır ve İlyasla özdeşleştirilerek, senenin iki büyük mevsimlik değişimini simgelemesi esas alınmıştır.” dedi.
 
Samsun Endülüs Kültür Merkezi’nin düzenlediği ‘Endülüs’te Söz & Endülüs Cumartesi Konuşmaları’ isimli etkinlikte “Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması Tarihine Problematik Bir Yaklaşım” konulu bir sunum yapan, Tarih disiplininin önemli isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması Problematiği” üzerinde durdu. Konuşması sırasında çok çarpıcı bilgiler veren, Yazdığı, “İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü” kitabında Hıdrellez bayramı ve kültürünü inceleyen ve bu kültürün izini süren, “Türk Sufiliğine Bakışlar” kitabında Türk tasavvuf anlayışını problematik bağlamda inceleyen Ocak, Hıdırellez kültürünün Anadolu’da eski Rumların “Aya Yorgi Bayramı”nın Türkleştirilmiş ve İslamlaştırılmış bir versiyonu olduğunu anlattı. Tasavvuf alanında da yüz yıllardır projektörlerin Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş üzerine çevrildiğini belirten Ocak, bu arada Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması’na katkıda bulunan diğer büyük sufilerin hayatlarının ve çabalarının öğrenilemediğinin altını çizdi.
 
HIDIRELLEZ RUM BAYRAMIDIR!
 
Ocak, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hıdırellez merasimi, Orta Asya’da olmayan bir törendir. Anadolu’ya mahsustur, oradan balkanlara taşınmış, sonra tekrar Orta Asya’ya yansımıştır. Hıdırellez, burada eski Rumlar tarafından kutlanan mevsimlik bir bayramdır. ‘Aya Yorgi bayramı’ diye bilinen bayramdır. Anadolu'da Türkler tarafından İslamileştirilmiştir. Hızır ve İlyasla özdeşleştirilerek, senenin iki büyük mevsimlik değişimini simgelemesi esas alınmıştır. Anadolu’da Hızır günleri 6 Mayıs’ta başlayan, 6 Kasım’a kadar devam eden günlerdir. 6 Kasım’dan tekrar 6 Mayıs’a kadar devam eden günler ise Kasım günleri olarak bilinmektedir. Anadolu’nun iklim şartları, coğrafi şartları, burada yaşamakta olan Türklere de empoze edilmiştir ve Türkler bunları İslamileştirmişlerdir. Bugün biz bu eski Rum bayramını, Hızır-İlyas bayramı ismiyle kutluyoruz. Bunun hikayesi uzundur ben oraya girmek istemiyorum. Bunu söyleme amacım, buradaki ortak hayatın yavaş yavaş nasıl teşekkül etmeye başladığının görülmesidir.
 
KARAMANOĞLU MEHMET BEY, TÜRKÇE’DEN BAŞKA BİR DİL BİLMİYORDU
 
Anadolu’nun Türkleşmesi bağlamında Türkçe’nin hakim dil olmasının önemini de vurgulayan Prof. Dr. Ocak, bu alanda da ezber bozacak açıklamalar yaptı:
“İbn Bîbî,  “Selçuklu döneminde Diyar-ı Rum (Anadolu)’da beş tane dil konuşulurdu. Bunlar, Rumca, Ermenice, Türkçe, Farsça ve Arapça’ydı” diyor. Beş tane dil. Peki sonra ne oldu? 1270’li yıllarda Karamanoğlu Mehmet Bey Konya’yı fethedince, Türkçe’den başka dil bilmediği için, “Bundan sonra Dîvan’da, Dergâh’ta, Bağırgah’da, Saray’da Türkçe’den başka dil konuşulmayacaktır” diye resmen açıklamıştır. Bu aslında Karamanoğlu Mehmet Bey’in felsefi bir düşünceyle bir Türkçe savunuculuğu yapmak için ortaya koyduğu bir inisiyatif değildir. Bir Türkmen reisi olarak Türkçe’den başka dil bilmediği için böyle bir inisiyatif ortaya koymuştur. Ama tarihi sonucu olarak fevkalade mükemmel bir reforma imza atmıştır. O zamana kadar yükselişte olan Farsça’nın yerini artık yeni yeni kurulan Türkmen beyliklerinde Türkçe almıştır. Türkçe’nin gelişmesi, bir takım dini ve edebi metinlerin Türkçe’ye çevrilmesi, şairlerin ediplerin Türkçe divan yazmaya başlamaları, İran Edebiyatı’nın Arap Edebiyatı’nın önemli ürünlerini yavaş yavaş Türkçe’ye çevirmeleri, Türkçe Kur’an-ı Kerim tercümeleri gibi önemle çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Türkçe Anadolu’da yerleşmeye başlamış ve Osmanlı döneminde de, ünlü Fransız Türkoloğu Jean Deny’nin dediği gibi, “Yüzyıllar boyu dantel dantel, ilmik ilmik örülen bir dil” ortaya koyulmuştur. Osmanlı Türkçesi dediğimiz, bana göre Türkçe’nin şâhikası olan bir dil ortaya konmuştur. Karamanoğlu Mehmet Bey’in sırf pragmatik amaçlarla ilan ettiği bu ferman, Türkiye topraklarında büyük bir reformun başlatıcısı olmuştur. Aşık Paşa’nın dediği gibi;
 "Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi ol dilleri
Ol ince yolu, ol ulu menzilleri"
Bilinçli bir Türkçe programı ve propagandası Aşık Paşa’da başladı. Aşık Paşa şuurlu bir Türkçecidir. O, Karamanoğlu Mehmet Bey gibi sadece pratik ve pragmatik bir amaçla yola çıkmış değildir. Şuurlu bir Türkçecidir.
İSLAM TARİHİ, İSLAM DEĞİLDİR!
İlahiyat Fakültelerinde, yapılan çalışmaların, tarih metodolojisinden habersiz ve sadece inanç temelli olduğunu vurgulayan Yaşar Ocak, “Hadis metinlerini sadece sosyal tarih açısından okuyup inceleyebilmeliyiz. Kur’an-ı Kerim’i sosyal tarih kaynağı olarak okumalıyız. Artık şunu öğrenmeliyiz: İslam Tarihi, İslam değildir.” diye konuştu.
ANADOLU’YU TÜRKLEŞTİREN VE İSLAMLAŞTIRAN SUFİLER, MEVLANA’NIN GÖLGESİNDE BIRAKILDI
Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında tasavvufun büyük bir önemi olduğunu vurgulayan Ahmet Yaşar Ocak sözlerini, “Cumhuriyetin laik, hümanist, yeni bir batıcı modernleşme projesinin neticesi olarak; batıya, ‘İşte bizim kültürümüz de hümanist bir kültürdür. Sizin kültürünüzden daha eski bir hümanizma bizde vardır.’ diyebilmek için, Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş üzerinden büyük bir hümanizm propagandası yapması aslında büyük bir ilmî faciadır. Elbette ki bu isimler küçümsenecek, azımsanacak isimler değildir, çok önemlilerdir. Ancak, yıllardan beri projektörler Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş üzerine tutulmuştur. Bu projektörlerin parlaklığının altında biz aslında, Anadolu’yu Anadolu yapan, hem Türkleşmek açısından, hem de İslamlaşmak açısından, bugünkü Türkiye’nin temellerini atan, başka insanların hayatını, onların katkılarını göremedik. Bugün, ne Selçuklu Türkiyesi’nin, ne de Osmanlı Devleti’nin, entelektüel profili dediğimiz; kültürel, inançsal ve edebi hayatı, sanat hayatı, çok cüz’i şekillerde biliniyor. Hele Selçuklu Devleti’nin kültürel profili, entelektüel profili dediğimiz zaman ortada hemen hemen hiçbir şey yok. Bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir de Hacı Bektaş. Böyle şey olur mu? Peki nereye gitti Evhadüddin Kirmanı? Nereye gitti Necmeddin Dâye? Nereye gitti Muhyiddin Arabi? Arabî, biraz vahdet-i vücutçuluk dolayısıyla çalışılıyor ama Türkiye’de gerçek anlamda bir Muhyiddin Arabi uzmanı yoktur. Ben açık söylüyorum. Hala gerçek anlamda bir Muhyiddin Arabi uzmanı yoktur. Bizde hala bir William Chittick’in eseri gibi, bir Michel Chodkiewicz’in eseri gibi Muhyiddin Arabî’nin tasavvuf tarihindeki büyük reformunu mükemmel bir şekilde anlatan eser yoktur. Nihat Keklik’in çalışmaları vardır, önemli bir başlangıçtır.  Bugünlerde Mahmud Erol Kılıç’ın çalışmaları vardır fakat biz Osmanlı döneminde –ki Osmanlılar Muhyiddin ibni Arabîcidir. Daha ilk dönemden itibaren, Orhan Gazi’inin İznik’teki medreseyi 1331’de açtığı tarihten itibaren, Davud el - Kayseri’nin oraya gelmesiyle beraber, Osmanlılar Muhyiddin ibnu’l Arabici olmuşlardır. Buna rağmen Osmanlı döneminde Muhyiddin ibni Arabi’nin tesirleri nedir? Osmanlı tasavvufunda, sufilerinde Muhyiddin ibni Arabî’nin etkileri nedir? Buna dair hala ciddi bir çalışma yoktur.” diye noktaladı.
 
Konuşmanın ardından dinleyicilerin sorularını yanıtlayan ve kitaplarını imzalayan Ahmet Yaşar Ocak, Endülüs Kültür Merkezi personeli ve bazı akademisyenlerle yemek yiyerek şehre veda etti.
 
 
 
Günün Diğer Haberleri
haber medya kadın