Bir Tokalaşmada Saklı Kalan 65 Yıllık Hikâye…

Bir el sıkışması, bir ömürlük güven ve alın terinin unutulmayan hatırası…

Fikir - 02-11-2026 18:51

 

Almanya’ya işçi göçünün 65 yıllık hikâyesi, sadece bavulunu alıp gurbet yollarına düşen insanların hikâyesi değildir. Bu hikâyenin içinde alın teri, hasret, fedakârlık, sadakat, dürüstlük ve nice unutulmaz insan hatıraları vardır.

 

Ben de bu 65 yıllık gurbet hikâyesinin birinci neslinden değil, ikinci neslindenim.

 

Babalarımızın, annelerimizin ve büyüklerimizin açtığı gurbet yolundan sonra Almanya’ya gelen bir kuşağın mensubuyum. İlk neslin çektiği zorlukları, ailelerinden ayrı geçen yılları, fabrikalarda döktükleri alın terini ve memleket hasretini yakından bilenlerdenim.

 

Onlar ekmek parası için memleketlerinden ayrıldılar. Kimi eşini, kimi çocuklarını, kimi anne ve babasını geride bıraktı. Yabancı bir ülkede, bilmedikleri bir dilin ve kültürün içinde hayata tutunmaya çalıştılar.

 

Onların nasırlı elleri bizim geleceğimize yol açtı. Onların fedakârlıkları bizim önümüzü açtı. Biz ikinci nesil olarak yalnızca Almanya’da yaşamadık; iki kültürün, iki memleketin ve iki dünyanın arasında yetiştik.

 

İşte bu gurbet hayatımda, 1989 yılında Frankfurt’ta yaşadığım ve bugün bile unutamadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

BİR TOKALAŞMA, BİR HAYAT DERSİ…

 

Yıl 1989… Frankfurt.

 

Bir iletişim mağazasında mağaza sorumlusu olarak çalışıyorum. Görev yaptığım şirketin Almanya genelinde 300’ün üzerinde mağazası var. Ben de Frankfurt mağazasının müdürüyüm.

 

Bir gün mağazanın sahibi ve aynı zamanda genel müdürü mağazamıza geldi.

 

Kendisi savaş gazisiydi. Yaklaşık iki metre boyunda, sol kolu ve sol ayağı protez olan, hayatın ağır imtihanlarından geçmiş bir insandı.

 

Kendisini kapıda karşıladım. Yanına giderek elini sıktım.

 

Tam o sırada bana dönüp:

 

“Seni de alırdım!” dedi.

 

Şaşırdım.

 

“Sayın Genel Müdürüm, anlayamadım. Neyi alırdınız?” diye sordum.

 

Gülümsedi ve şöyle dedi:

 

“Bu akşam seni yemeğe davet ediyorum. Orada anlatırım.”

 

Akşam yemeğinde karşılıklı oturduk. Söze geçmişten başladı.

 

“Sene 1964…” dedi.

 

“O yıllarda Türkiye’den Almanya’ya işçi getirilmesi için görevlendirilmiştim. Demir-çelik fabrikasının personel müdürüydüm. İstanbul’da işçi alımları yapıyordum.

 

İşçi seçerken uzun uzun sınavlar yapmadım. Herkese aynı soruları sormadım. Bazen sadece el sıkışarak karar verdim.

 

İnsanların ellerine dikkat ediyordum.

 

Benim gibi el sıkışırken elini gerçekten kavrayan, tokalaşması kuvvetli, elleri nasırlı olan insanları tercih ediyordum.

 

Çünkü o nasırlı eller bana bir şey anlatıyordu: Bu insan çalışmış, emek vermiş, hayatın zorluklarından geçmişti.

 

Elini samimiyetle sıkan, tokalaşırken güven veren insanları seçtim. Ve seçtiklerimin büyük çoğunluğu işine sadık, dürüst ve çalışkan çıktı.”

 

Sonra bana döndü:

 

“Peki, sen nasıl eleman alıyorsun?”

 

Ben de kendi yöntemimi anlattım.

 

“Sayın Genel Müdürüm, ben de iş görüşmelerinde insanlarla sohbet ederim. Sohbetin bir yerinde inanç konusuna girerim. Hangi dine mensup olursa olsun, bir yaratıcının varlığına inanan insanlara önem veririm. Yaratıcıya inanmayan insanları ise tercih etmemeye çalışırım.”

 

Şaşırdı.

 

“Anlamadım. Bunu biraz açar mısın?” diye sordu.

 

Ben de şöyle anlattım:

 

“İnsan hangi dine mensup olursa olsun, Allah’a, bir yaratıcıya inandığında kendisini yalnızca kanunlara karşı değil, vicdanına ve yaratıcısına karşı da sorumlu hisseder.

 

Hangi din olursa olsun, hırsızlık yapmak, kul hakkı yemek, haksızlık etmek, başkasının emeğine göz dikmek doğru değildir. Bunlar inançların ortak ahlaki değerleridir.

 

Benim düşüncem şu: İnsan yaptığı yanlışın hesabını sadece patronuna değil, vicdanına ve yaratıcısına da vereceğini düşünüyorsa, bu sorumluluk duygusu onun çalışma hayatına da yansıyabilir.

 

Elbette her inançlı insan kusursuz değildir, inançsız bir insan da dürüst ve ahlaklı olabilir. Benim anlatmak istediğim, insanın içinde taşıdığı hesap verme ve sorumluluk duygusudur.”

 

Beni dikkatle dinledi.

 

Sonra başını hafifçe sallayarak şu cümleyi söyledi:

 

“Yıllardır insan işe alıyorum. Ama hiç bu yönden düşünmemiştim.”

 

İşte o akşam benim için sıradan bir yemek olmaktan çıktı. İki farklı kuşağın, iki farklı tecrübenin ve iki farklı insan seçme anlayışının buluştuğu unutulmaz bir sohbet oldu.

 

BUGÜN NEYİ KAYBETTİK?

 

Şimdi dönüp 65 yıllık gurbet hikâyemize baktığımda kendi kendime soruyorum:

 

Biz Almanya’ya sadece işçi mi gönderdik?

 

Hayır!

 

Biz Almanya’ya nasırlı ellerimizi, helal kazanç anlayışımızı, aile terbiyemizi, sözümüzde durmayı, emeğe saygıyı ve alın terinin kıymetini de götürdük.

 

Nice insanımız ailesinden, anasından, babasından, memleketinden ayrıldı. Fabrikalarda, dökümhanelerde, demir-çelik tesislerinde, madenlerde ve inşaatlarda ömür tüketti.

 

Eller nasır tuttu, sırtlar yoruldu, saçlar ağardı.

 

Ama nice insanımız bir lokma ekmeğini helalinden kazanmanın gururunu taşıdı.

 

O günlerin işverenleri de bazen bir insanı diplomadan, sınavdan, referanstan önce elinin nasırına, tokalaşmasının samimiyetine ve gözünün içine bakarak tanımaya çalışıyordu.

 

Bugün ise işe alırken diplomalar, sertifikalar, CV’ler, tecrübeler konuşuluyor. Elbette bunların hepsi önemli. Ama bir şeyi unutuyoruz:

 

İnsanın karakterini ölçen bir diploma henüz icat edilmedi!

 

Bir insanın elinde nasır olmayabilir ama yüreğinde emek sevgisi olabilir. Tokalaşması kuvvetli olmayabilir ama sözü sağlam olabilir.

 

Asıl mesele, insanın nasıl göründüğü değil, nasıl bir karakter taşıdığıdır.

 

BİR EL SIKIŞMASINDAN DAHA FAZLASI…

 

O akşam eski patronumun bana söylediği “Seni de alırdım” cümlesini hiç unutmadım.

 

Çünkü o sözün arkasında 1964’te Türkiye’den Almanya’ya getirilen binlerce işçinin emeği, 1989’da Frankfurt’ta yaşadığım bir karşılaşma ve insanı tanımaya dair çok önemli bir hayat dersi vardı.

 

Belki de 65 yıllık gurbet hikâyemizin en güzel tarafı budur:

 

Biz sadece fabrikalara işçi olmadık; bu ülkenin ekonomisine, toplumuna ve geleceğine emek verdik.

 

Birinci nesil bu ülkeye alın teriyle kapı açtı. İkinci nesil o kapıdan geçerek kendi geleceğini kurdu. Şimdi üçüncü ve dördüncü nesillerin omuzlarında başka sorumluluklar var.

 

Bugün gençlerimize söyleyeceğimiz çok şey var:

 

Diplomanız olsun, mesleğiniz olsun, kariyeriniz olsun. Ama bunlardan önce karakteriniz olsun. İşinizi iyi yapın, sözünüzde durun, emanete sahip çıkın, kimsenin hakkını yemeyin.

 

Çünkü insanı insan yapan makamı, parası veya unvanı değil; arkasında bıraktığı güven ve güzel ahlaktır.

 

Ve unutmayın:

 

Ellerinizin nasırı zamanla geçer, saçlarınızdaki aklar artar, yıllar geride kalır. Ama dürüstlükle kazanılmış bir ekmeğin bereketi ve insanların gönlünde bıraktığınız güven asla eskimez.

 

65 yıllık gurbet hikâyemizin bütün emekçilerine, hayatta olanlarına sağlık ve afiyet, aramızdan ayrılanlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

 

Onların döktüğü alın teri, gelecek nesillere bırakılmış en kıymetli miraslardan biridir.

 

Çünkü bazı insanlar Almanya’ya sadece çalışmaya gitmedi; alın teriyle bir neslin geleceğini inşa etti.

 

Bir tokalaşma, bir güven, bir ömürlük hatıra…

 

Günün Diğer Haberleri