Dünya genelindeki toplam servetin yarısının yalnızca yüzde 1,5’lik bir elitin kontrolünde toplandığını belirten Muş; reel üretimin tam 8 katına ulaşan 952 trilyon dolarlık spekülatif türev piyasaları, 365 trilyon dolarlık devasa küresel borç stoğunu, çok uluslu şirketlerin sığındığı "hayalet yatırımları" ve vergi cennetlerini işaret ederek, üretimden koparak finansal illüzyonlara teslim olan mevcut kapitalist düzenin sürdürülemez olduğunu vurguladı.
Avcı-toplayıcı düzenden Sanayi Devrimi'ne: Üretimden kopuşun kökeni
Konuşmasına insanlık tarihindeki iktisadi evreleri özetleyerek başlayan Dr. Mehmet Muş, avcı-toplayıcı toplumlarda insan ve hayvan gücüne dayanan enerjinin, yerleşik hayata geçişle birlikte toprağa ve tarımsal üretime evrildiğini hatırlattı. Şehirleşme, vergi politikaları ve devlet yapılarının bu temelde yükseldiğini anlatan Muş, 18. yüzyıldan itibaren coğrafi keşiflerin merkantilizmi doğurduğunu, ülkelerin altın ve gümüş biriktirmek amacıyla ihracatı teşvik edip ithalatı kısıtladığını belirtti.
İngiltere'de buharlı makinenin icadıyla başlayan Sanayi Devrimi'nin kitlesel üretime geçişi sağladığını ifade eden Muş, bu süreçte Osmanlı Devleti'nin içine düştüğü yapısal açmaza dikkat çekti:
"18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı Devleti, Batı'da yaşanan merkantilizm ve sanayi dönüşümünü doğru okuyamadı. İhracatı teşvik edici veya ithalatı kısıtlayıcı korumacı politikalar geliştiremedi; yalnızca iç pazarın tedariğini ve hazine gelirlerini sağlamaya odaklandı. Gerekli sermaye birikimi sağlanamayınca Sanayi Devrimi kaçırıldı. Ardından 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile Osmanlı pazarları Batı'nın kitlesel üretim mallarına ardına kadar açıldı. Osmanlı Devleti çok kısa bir süre içinde ekonomik bağımsızlığını ve gücünü yitirerek dış borçlanma sarmalına girmek zorunda kaldı."
Bretton Woods'un çöküşü, türev balonları ve kripto çağı
yüzyılın ikinci yarısında bilgi ve telekomünikasyon teknolojilerinin hızla geliştiğini belirten Dr. Muş, 1970'lerde Bretton Woods para sisteminin çöküşünün ardından sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştiğini aktardı. Bu kırılma noktasından itibaren kârın somut üretimden ziyade sanal finansal enstrümanlara kaydığını ifade eden Muş, vadeli işlemler, opsiyonlar, swaplar ve menkul kıymetleştirilmiş varlıkların dünya hasılasının katbekat üzerine çıktığını hatırlattı.
1929 Büyük Buhranı'nın ardından 2008 yılında da varlığa dayalı türev ürünlerin çökmesiyle devasa bir küresel kriz patlak verdiğini kaydeden Muş, "O krizlerde batma noktasına gelen finansal kurumları kurtarmak adına devletler piyasaya sınırsız likidite pompaladı; ancak bu durum faturayı halka yüklerken varlık sahiplerini daha da zenginleştirdi. Son 15 yılda, özellikle 2010 sonrasında ise bu finansal araçların yerini kripto paralar ve çeşitli dijital varlıklar almaya başladı. Dijitalleşme arttıkça bu araçların birbiriyle senkronizasyonu güçlendi ve bu mekanizma gelir dağılımı eşitsizliğini daha önce hiç görülmemiş bir seviyeye taşıdı" dedi.
Servetin yarısı yüzde 1,5'in elinde: 952 trilyonluk sanal hacim
Uluslararası saygın finans kuruluşlarının ve bağımsız araştırma enstitülerinin raporlarını hazirunla paylaşan Dr. Mehmet Muş, gelir eşitsizliğini ölçen Gini katsayısının tutulmaya başlandığı 1820 yılından bu yana eşitsizliğin katlanarak arttığını vurguladı.
UBS 2026 raporunu referans gösteren Muş, küresel uçurumu şu rakamlarla özetledi:
"Bugün dünya nüfusunun yüzde 14'ünü barındıran az gelişmiş ülkelerin küresel hasıladan aldığı pay yüzde 1'in altındadır. UBS verilerine göre dünya yetişkin nüfusunun yalnızca en zengin yüzde 1,5'lik kesimi, küresel servetin tam yüzde 50'sini elinde tutmaktadır. Buna karşılık dünya nüfusunun en altındaki yüzde 42'lik kesimin toplam servetten aldığı pay yalnızca yüzde 0,6'dır. Dünyanın ürettiği yıllık reel gayrisafi milli hasıla 118 trilyon dolar civarındayken, ileri tarihli sözleşmeler, tahvil, bono ve türev piyasaların büyüklüğü 2025 itibarıyla 952 trilyon dolara ulaşmıştır. Yani finansal spekülasyon hacmi reel üretimin 8 katıdır! 2003 yılında bu fark 3 kattı; 2008 krizinde ise 10 kata çıkmıştı. Bu 952 trilyonluk sanal büyüklüğün 830 trilyon doları doğrudan faiz, döviz ve hisse senedi piyasalarından beslenmektedir."
1995 ile 2025 yılları arasında dünyada oluşan ilave servet artışının yüzde 36,7'sini en tepedeki yüzde 1'lik kesimin tek başına aldığını, en alttaki yüzde 50'nin ise bu büyümeden sadece yüzde 1,1 pay alabildiğini hatırlatan Muş, "ABD borsalarındaki hisse senetleri ve fon paylarının yüzde 51'ini en zengin yüzde 1 elinde tutuyor. Bir yanda dükkanlar, marketler mallarla dolup taşarken diğer yanda bunları alamayan yüz milyonlarca insan var. Üretici satamıyor, tüketici alamıyor. Bölüşüm mekanizmasının bozulduğu bu çarpık tabloda para bir avuç sermayedara akıyor" ifadelerini kullandı.
365 trilyon dolarlık borç stoğu: 3,4 milyar insan faize çalışıyor
Tüm dünyayı saran borç sarmalının reel kalkınmayı felç ettiğine işaret eden Dr. Mehmet Muş, kamu, hanehalkı ve özel sektörün toplam borcunu kapsayan küresel borç stoğunun 2026'nın ilk yarısında 10 trilyon dolardan fazla artış göstererek 365 trilyon dolara dayandığını bildirdi.
Borcun küresel milli gelirin yüzde 310'una ulaştığına dikkat çeken Muş, şunları kaydetti:
"2005 yılında 130 trilyon dolar olan borç stoğu dünya gelirinin yüzde 240'ı düzeyindeydi. Son 20 yılda dünya üretimi artsa da borç yükü katbekat fazla tırmandı. Bu sürdürülebilir bir denge değildir. Bugün 3,4 milyar insanın yaşadığı ülkelerde faize ödenen para, devletlerin eğitim ve sağlığa ayırdığı bütçeleri geride bırakmış durumdadır. Gelişmekte olan ülkeler sadece 2024 yılında net 921 milyar dolar faiz ödemesi yaptı ve bu ülkelerin borçlanma maliyeti ABD'ye kıyasla 2 ila 4 kat daha yüksektir. Hatta ABD dahi tarihinde ilk kez 2025 yılında 1 trilyon doların üzerinde faiz ödemiştir ve Amerikan 30 yıllık tahvil faizleri 2004 yılından bu yana en yüksek seviyesine ulaşarak yüzde 6 bandına yaklaşmıştır. IMF verilerine göre sadece devletlerin kamu borcu dünya hasılasının yüzde 94'üne ulaşmış olup, 2029'da yüzde 100'ü bulacaktır. Sonuçta emekçilerden ve orta sınıftan toplanan vergiler, bütçeler kanalıyla tahvil sahibi küresel varlıklı kesimlere faiz olarak aktarılmaktadır."
15 trilyon dolarlık hayalet yatırım ve şirketlerin sıfır vergi oyunu
Muş, küresel eşitsizliği derinleştiren bir diğer kritik başlığın "vergiden kaçınma ve vergi cennetleri" olduğunu söyledi. Dünyadaki doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık 15 trilyon dolarlık kısmının hiçbir gerçek istihdam ve üretim barındırmayan "hayalet yatırımlar" olduğuna dikkat çeken Muş, IMF ve Kopenhag Üniversitesi çalışmalarına göre bu tür paravan işlemlerin yabancı yatırımlar içindeki payının kısa sürede yüzde 30'dan yüzde 40'a sıçradığını dile getirdi.
Bu yatırımların yüzde 85'inden fazlasının Lüksemburg, Hollanda, Hong Kong, Britanya Virjin Adaları, Bermuda, Singapur, Cayman Adaları, İsviçre, İrlanda ve Mauritius gibi 10 merkezde toplandığını ifade eden Muş, çarpıcı bir örneği dinleyicilerle paylaştı:
"Dünya çapında devasa bir teknoloji ve ticaret şirketi, Haziran 2020 mali yılında 314,7 milyar dolar kâr açıklamasına rağmen sıfır vergi ödemiştir. Şirketin yıllık faaliyet raporunda, 'şirket Bermuda'da vergi mukimi olduğundan dolayı gelir üzerinden vergi tahakkuk etmemiştir' denilmektedir. Çok uluslu devler transfer fiyatlandırması yoluyla kazançlarını offshore merkezlere kaçırırken, milyarderlerin efektif vergi oranı servetlerinin yalnızca yüzde 0 ile 0,5'i bandında kalmaktadır. Verginin asıl yükünü ise orta ve dar gelirli tüketicilerin sırtlandığı tüketim ve bordro vergileri oluşturmaktadır. Yeşil dönüşüm ve iklim tartışmalarında da tablo farksızdır; en zengin yüzde 10 küresel karbon emisyonunun yüzde 77'sinden sorumlu iken, en yoksul yüzde 50'lik halk kitlelerinin payı sadece yüzde 3 seviyesindedir."
Türk-İslam devlet geleneğinde borçsuzluk ve bütçe denkliği esastır
Modern iktisat derslerinde borçlanmanın meşru ve rutin bir maliye politikası gibi öğretilmesini eleştiren Dr. Muş, Türk-İslam medeniyetinin ve devlet aklının borca bakışını tarihsel vesikalarla anlattı:
"Bugün amfilerde 'Ekonomiye Giriş 101' derslerinde borçlanma olağan bir araç olarak takdim ediliyor. Oysa bizim medeniyet köklerimizde devlet borçlanması bir tahakküm ve bağımlılık tehdidi olarak kabul edilir. Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk Siyasetname'sinde maliye kayıtlarının günü gününe tutulmasını ve harcamaların gelir seviyesini asla aşmamasını emreder. Yusuf Has Hacib Kutadgu Bilig'de, gelirinden fazla harcayan hükümdarın beyliğinin temellerinden sarsılacağını açıkça yazar. Büyük sosyolog ve iktisatçı İbn Haldun'a göre borç, devletin ömrünü uzatmaz; aksine toplumsal asabiyet bağlarını zayıflatarak kaçınılmaz çöküşü hazırlar. İdeal olan devletin sade ve gelirine denk yaşamasıdır. Koçi Bey Risalesi'nde Kanuni Sultan Süleyman devrindeki bütçe disiplini örnek gösterilerek gelirlerin giderlerden fazla olması gerektiği hatırlatılır. 19. yüzyılda Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı'nın 1854 Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma macerasına en sert muhalefeti yürütmüş ve maalesef tarih onu acı bir şekilde haklı çıkarmıştır."
"Birey de belediye de hükümet de ayağını yorganına göre uzatmalı"
Küresel adaletsizliğin ve kriz sarmalının aşılabilmesi için dünyada ortak bir denetim ve irade geliştirilmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Mehmet Muş, çözümün üretime dayalı reel kalkınmada ve harcama disiplininde olduğunu belirtti:
"Eğer küresel bölüşüm adil bir zemine oturtulursa kitlelerin alım gücü artacak, reel tüketim ve üretim canlanarak ekonomi çok daha sağlıklı büyüyecektir. Ancak gelir kadar harcama yapma disiplini yalnızca devletler için değil, bireyler ve hanehalkları için de vazgeçilmez bir zorunluluktur. Modern kapitalist ekonomi insanlara kontrolsüzce kredi kartı dağıtarak geleceğini 9 ay, 12 ay vadelere ipotek ettiriyor. Bireyler de belediyeler de merkezi hükümetler de bütçe sınırlarının dışına taşmamalı, borç batağına düşmemelidir. Gelirin ötesinde harcama yapıldıkça spekülatif sermaye zenginleşmekte, emek sahibi kitleler ise yoksullaşmaktadır. Geleceğin güvencesi borç kağıtlarında değil; toprağa, sanayiye, teknolojiye ve alın terine dayanan reel üretim ekonomisindedir."