Çek Mustafa çek

‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra, Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, leylakları yaktıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra elimize ne geçti…

Tarih - 25-11-2012 14:36

güle ve İsveç Kralı Gustave'a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dansettikten sonra, / ün peşinde koştuktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk, / bir de çek defteri.’
 
Bolivyalı Pedro Shimose’nin bu şiirini çok severim. Sevmek nedir?. Metnin ruhumuza hitap etmesi mi… Yalnızca bu olmamalı, bu şiir (gerçekte) öyle gizler barındırıyor ki, sanatın nasıl yapılması gerektiğine ilişkin karşı tezlerin neler olabileceğini gizil biçimde içinde barındırıyor. Yoksa neden yazılır ki böyle bir şiir, ayrıca yaşamda ne yapmamız gerektiğine ilişkin bir sürü açım kazandırıyor kanımca bir sanat heveslisine, bazı serzenişlerle, olasılıkların sunumunu size yansıtıp, pek çok şeyin yaşam için bir boşunalıktan ibaret olabileceği imasında bulunuyor anlayan için… Şu var şiirde, amaçlananın doğrultusunda hareket ederken, yersiz, yetersiz sapmaların neler olabileceğini, ironik biçmde sıralıyor, düşünsel, aydınlatıcı bir motto...
 
Ve neden Cihat Burak için tasarlanan bir yazımda aktarmak gereği duyulur böyle bir şiir. İşte bu sanatçımız, sanki bu şiirden ders çıkarmışçasına bir yaşam sürmüş, ressamlık ve yazarlık adına yaşamını bir verime dönüştürmesini bilmiş, yaptığının ve yazdığının nitelikli, kalıcı olmasını gözetmiş. Ayrıca Salah Birsel’in (sanıyorum) belirttiği gibi; bir şiiri şiir yapan içerdiği sözcükler kadar, onun dışarda bıraktığı sözcüklerdir deyişini ansırcasına, Shimose’nin bu şiiri; olumsuzu sıralarken, gizil biçimde olumlunun ne olması gerektiğine işaret ediyor.
 
İşte Cihat Burak’ta yaşamda ne yapılması gerektiğine, artık şiirde bile olmayan kanonlardan yola çıkarak yön vermesini bilmiş. Ne olmuş, bir sürü alize/karayel içinde bugün şair/yazar olan pek çok insanın nicelik boğuntularından sıyrılarak, kalıcı sağlam öyküler yazmış, değeri bilinmemiş, günoğulcu şövalyelerden ona sra gelmemiş belki ama; işte şimdi özençle okunuyor ve bu satırlara solgun bakışıyla, nazenin silüetinin gölgesi vuruyor… Absürd deyimle boş zaman sektörünün, hakkını vermiş bir ressam/yazarı yadediyoruz böylelikle. Bunu o biliyordu, ama söyleyemezdi; şimdi biz söylüyoruz, ama artık bilemez…
 
Konumuz öykü ise… İşte bir öykücük!
 
‘Geçen kış Londra’yı ziyaretimde, Soul Yayınevi’ne uğramak gibi bir planım vardı…Gittiğimde dolaşırken, ‘Galway At Yarışlarında’ adlı bir kitap gözüme çarptı, adını ya da kapağını beğendiğim kitabı almak gibi; bir homo/fobim vardır!.. Kitabın ederini sordum kasiyere, 25 pound olduğunu söyledi, oldukça pahalıydı, sonra Waltstreet’i geçip, şimdi Pandora mı, Prometheus mu olduğunu anımsayamadığım bir mağazada, kitap satış reyonuna girdim ve bana kafesinden, Georgakis diye bağıran (adımdır!) mavi bir papağanın önünden geçerek, aynı kitabın bu kez 20 pounda satışta olduğunu gördüm. Yanımda ki halim selim Thamesli, kitabın basıldığı yayınevinde 25, aracı kurum ve perakende satış yapan mağazada 20 pounda satıldığı gibi bir serzenişte bulunarak dik dik bakınca, şaşkınlıkla, anamalcılığın (sermayenin) altın kuralları tersine mi işliyor burada, dedim. Adam tüm kibarlığıyla unutamayacağım bir şey söyledi; Sermayenin kurallarının geçerli olduğu bir dünyada, korsan yayın ve basımın önüne geçilemez!..
 
Kâr hırsı, liberalizmin vazgeçilmez bir kuralıdır ama kâr hırsızlığına ahır-kapitalizmi demek gerekir... Metanın gerçek üreticisinin, dağıtan veya aracı kurumdan daha yüksek fiata mal satabileceğine ilk kez tanık oluyordum. Sonra Thamesli, biraz daha usturuplu, getto ya da anarko kapitalizm anlamına gelebilecek laflar geveledi…
 
Dante, Inferno’da boşuna dünyaya gelirken umutlarınızı dışarıda bırakın dememiş, ama şaşkınlığınızı dışarıda bırakamıyorsunuz işte!..
 
(Whitecityli biri, kırk peniye aldığı kaz yumurtasını, boyayıp otuz peniye satarmış, karısı sonunda bu şaşkınca davranışının nedenini sorunca, boş ver ben boyadan kazanıyorum demiş! Ama insanoğlu, işte bu mantığa bile rahmet okutuyor!)
 
Sonra ne mi oldu; Yeats’in kitabını aldım, Selanik menşeli anekdotuda aktardım. Şimdi evimde bu satırları yazıyorum…’
 
Bir şiir belki kızgın havayı dağıtır;
 
‘Göklerdeki evinde öyle yalnızdır ki şu sarı altın / Gece yarılarının o bilindik tanrıçası değildir artık / İlk atan Adem'in aşk fısıltıları kimeydi. Yüzyıllarca / Özleyip bekledik onu sırf parıldasın diye sarışın yüzü / Kutsal yakarılarla çığlıklarla çıkıp geldi hep. İyi bak / Seviyle taşkın aynandır o. Yansıtır durur sendeki özü.’
 
Şiir sağaltır ve de dinlendirir.
 
Tüm bu girizgahı yapmaya çalışmamın nedeni, son günlerde Cihat Burak’ın üç öykü kitabını aynı anda okuyor olmamdır, kitapları üç günde okudum, çabuk okumak sportif bir alışkanlık, özümseyip okumaksa sanatsal bir aktivitedir! Cardonlar’ı daha önce okumuştum, beğendiğim bir yazarın gizine çabuk kavuşmak tutkusuyla acele ettim diyebilirim, onun için hızlı okumak ne denli usdışıysa, algılayarak okumakta o denli beyiniçi bir çalıştırma sayılır...
 
Cardonlar’da tüm öyküler, öykü sanatı adına ufuk açıcı bir öznellik sergilerken, özellikle Denizin Sevgilisi adlı öykü bana gizemli bir Verdi Operası izler gibi, fantastik bir gösteri izliyormuşçasına tat verdi. Konsül Romanüs’te ilginç bir öykü. Şunu bir türlü anlayamam, insanlar kendilerini neredeyse birebir anlatan şeylere ya da dizilere neden kapılırlar, yakınlarının sıradan öyküleri, sevdiklerinin acısı onları etkileyebilir ama bunlardan öykü ve roman çıkarılması aslında demode bir tutumdur, sanat bizim aynamız değildir, sanat; bir romanda kendimi buldum algısı değil, alışılmış olguları başkalaştırmak ve bizde bulunmayanı veya erişilmeyeni çekip çıkarmaktır. Gizil olanı aramak, görünmeyeni görmek, düşünülmeyeni bulmak (düşlemek) veya tüm bunların ötesindeki algı kapılarının ayrınçlarına doğru dörtnala koşturmaktır.
 
İkinci kitap, Yakutiler’de hemen bütün öyküler, göremediğimiz, bilemediğimiz imge, sezgi ve düşüncelerin ustalıkla dışa vurumu… Bu öyküler bizim yalnızca Oğuz Atay, Sait Faik ya da diyelim Nazlı Eray gibi orijin yaratabilen öykücülere sahip olduktan başka, Cihat Burak gibi; sıradanı anlatırken, onu büyülü hale getirip, bize ilginç yaşam anekdotları sunabilen bir yazarı müjdeliyor. Zenci Kalınız adlı son öykü kitabında, ressamımz gözlemlerini öyle derinleştiriyor ki; Dev Sanson, Azteklerin Sonu, Abaza Mehmet Paşa gibi öyküleri nasıl yazabildiğine doğrusu şaştım kaldım. Cihat Burak bir ressam, nasıl yazabilir derken; hayranlığımı dile getirmek istiyorum doğal olarak. Şu var ki anılarımız veya yakınlarımızın anıları kolaylıkla öyküye dönüşebilir, sorun bunların öykü sanatına nasıl dönüşebileceği, işte biz buna dikkat edelim istiyoruz.
 
Yazın sanatının gerçekte, içiçe bir görüntüyle de olsa, dört sorunu (ilke nitelemesi diyelim) vardır A) Dil. Sanatçı kullandığı dili, sözgelimi Türkçeyi, çağdaş, zamanına yakışır bir öznellikte kullanacak, yazarın temel görevlerinden biri budur. Çünkü dil yaşayan bir organizma olduğu için, ona; ‘Dil’in sanatçısı, yazar/şair hayat verebilir. Dili yenilemek, ona taze bir dirimsellik kazandırmak isteyen şairler/yazarlar, her zaman yeni bir sözcük, yeni bir anlatım biçimi ararlar. Onu yenileyip değiştirmek isterler. Çağdışı bir anlayış için; bu ilk bakışta bir özenti gibi gelebilir. Oysa Yazın’ın altın bir kuralıdır. Çünkü dil/sözcük (bizler gibi) ölümlüdür, zamana yenik düşer. Sanatçılar, ona ömür kazandırmak ona yeni bir çehre, gençlik ve tazelik, yeni bir güz/el’lik bahşetmekle görevli, oğul veren, esin perileridir. Gerçek sanatçıların tümünde bu eğilim görülür. (Bu dilin kaçınılmaz biçimde yaşamsal, yeniye açık ve devingen olması sorunudur). B) Anlatım (Kurgu/Biçim). Yazarın salt dilden başka, dile egemen oluşuyla özetlenebilecek, onu eğip bükme gücünü gösterdiği ve anlatılanı yazınsal bir dizgeyle okuyucunun önüne getirebilmesi yetisidir. (Sözcüklerden, tümceye geçişin anlatım bütünlüğü ve örgün donanımla ortaya konulabilmesi sorunsalı.) C) Konu (Tema). Bir öncekiler yapılabilse dahi, anlatım, tümce bütünlüğü ve dil çeşitlemine ulaşılabilse bile, konunun dile getirilişindeki orijinalite ve akıcılık yahut çetrefil olması ve bunun bir çatı olarak sağlıklı bir biçim ve beceriyle aktarılabilmesi, konunun, seçim (en önemlisi), işleniş ve sergileniş sorununu diğer ikisinden ayırır. Ayrıca konu; yazarın konumunu da belirler. D) Üslup (Biçem) Sanatçı bir biçem yaratamadığı sürece sıradan olmaktan kurtulamayacaktır. Bu bir üst dil ve özgül alan yaratımının olmazsa olmaz kuralıdır. Diliyle sezilemeyen hiç bir sanatçı, Akheron ırmağının karşı yakasına geçemez. Bir biçeme ulaşılmadıkça, sanat bizi kollarında büyütür; ama ulaşabildiğimizde, biz onu kucaklayabiliyoruzdur artık. E) Bütün bunların yanında bir sorun daha vardır ki anlaşılması biraz güçtür. Bu da üstdil, özgül alan sorunudur. Bu şudur, diğer dört temel kuralı yerine getirseniz bile, sonuçta bir üst dil, özgül alan yaratamayabilirsiniz, kalıcı ve nitelikli olma sorunu sürüp gidebilir. Örneğin Yaşar Kemal, N.Hikmet, Leyla Erbil, Ece Ayhan ve İ.Berk bir üst dil, özgül alan yaratabilmişlerdir, Bunun ayrımı, bu yazarlara ilişkin bir metni elimize aldığımızda onları kısa (belli) bir sure içinde tanıyabilmemizden (belirleme) kaynaklanır. Örneğin geçmişteki Evliya Çelebi ve Yunus’ta böyledir.
 
Bu bir biçem (üslup) yaratmakla olan bir şeyde değildir, ikisi ayrımlıdır, çünkü benzer biçemler söz konusu olabilir. Kimi yazarlarımızın bir biçemi olabilir ama onlara bir üstdil, özgül alan yaratabilmiş gözüyle bakamayız. Kimi şairlerimizde özgül alan noktasında yüzde yüz bir yaratı sahibi değillerdir. Örneğin toplumcu gerçekçi yazın özgül alan yaratmaya uzak durur genellikle, çünkü özgül alan öyle ki (özgül alanın alt kategorisi biçemde de görülebilir bu); Sanat sanat içindir’e kayabilecek, bir konumda sergileyebilir. Bunlar birbirine öylesine bağlıdır ki bazen özgül alan yaratan yazarın, diğer yanları oldukça zayıftır ve bu üstdili absürd ve bir fars diyalektiğine yaklaşmakla kalır, ayrıca nitelik sorunu da yaşayabilir ve artık kalıcılık gösteremeyebilir. Özgül alan dünyanın neresinde olursa olsun elinize aldığınız bir yazarın metni için bu Beckett ya da bu Borges diyebilmemizdir. Yine örneğin; Ezra Pound’u okuduğumuzda bu Pound diyebiliriz ve bir Kavafis şiiri yeryüzünün her yerinde kendini belli eder. Bu dil, anlatım, konu, biçemin bütünlüğüyle oluşmuş; bir yazın erinin, tüm bunların dışında kendi özgün vahasını oluşturabilmesiyle gerçekleşebilecek bir şeydir. Yine dediğimiz gibi bir kaç sayfalık bir Yaşar Kemal metni kendini ele verebilir, keza Marquez’e de gözü kapalı Marquez diyebiliriz. Dil, biçem, konu ve anlatım bütünlüğüyle oluşmuş bir üstdil, yazarın kendi oluşturduğu bir özgül alan, bir vahadır bu ve orada salt onun varlığından söz edilebilir.
 
Yazar, dil ve anlatım gücünü sergilerken, bunu bir beceri ve sanata dönüştürerek okuru yormadan ya da itici kılmadan yapıtını gerçekleştirebiliyor mudur, işte bu da ayrı bir sorundur. Bu amaçla zorbalık, yazında (edebiyatta) nobran bir tutum ve ilkelliğe yol açmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Cihat Burak, her öyküye göre; ayrı bir atmosfer ve bir dil oluşturmuş, bir önceki öyküyü okuyan bir sonraki öyküyü yazanın aynı kişi olduğundan kuşku duyabiliyor. Neden, çünkü yazar bizi öykülerinin dünyasında öylesine sürüklüyor ki, bir avam ve sıradan halk kahramanını anlatırken, bir sonraki öyküde zorlu ve tarihi bilgiler içeren, anlatım biçimi tumturaklı olması gereken bir olguyu da öyküye dönüştürebiliyor.
Sonuçta bir kitap okudum yaşamım değişti diyenlerdenseniz, siz siz olun Cihat Burak’ı okuyun, şunu unutmayalım iyi şeyler, basit (yalın olanın başkacalık içerdiğini biliyoruz) şeyler değildir, gelişmiş bir zevk, okuma; pahalı bir araçtır, kendi ölçeğini tutturamayan biri için, okuyarak zaman kaybetmekte olası; dizi izleyerek yaşamı tüketmekte, ama ben’liğimize saygı duyulmasnı istiyor ve bu durumu önceliyorsanız, bayağı şeylerle özünüzün kullanılmasına izin vermemelisiniz ve kendimizi nicel kolaylıktan (akıcılıktan), nitel zorumlara (koşul ve koşumlara) alıştırabilmeliyiz. Ama unutulmasın ki bunu kendimize, ancak kendimiz yapabiliriz. Biri beni, benim sevdiğimden daha fazla seviyormuş demek ki, bu ilke varsayımsal anlamda burada, tersine işliyor ne yazık ki!.. Belirtelim ki, sanatın işlevi kendimizi yinelemek ve kendimizi okumak değildir, sanat kendimiz sözkonusu olsa dahi, onu başkalaştırmak, sıradan olmaktan çıkararak yeni duyum ve algılar bütünüyle, yeni perspektiflere yelken açmak, Asimov’un dediği gibi (İnsan en iyi seyahati aklıyla yaparmış…) evrende hepimiz için eşsiz ve biricik olan yolculuklara çıkmaktır. Nerede?.. Odamızın içinde, olmadı Virginia Woolf’un Kendine Ait Oda’sında!
 
Ayrıca (son zamanlarda) hangi ölçülere göre en iyi diye bir söz var, bayağılığa da, sanat olmayana da, vulger ve kitsch olana da değer biçen bir yaklaşım… Sanatta bu yaklaşım pek geçerli değildir, göreceli olmak başka şey, değer biçmek başka şey. Sanat insanı yücelten, hümanizmi başat kılan, barış ve estetik duygusunu aynı anda verebilen, bilinmeyene, duygu ve düşüncenin aşkınlıkla, evrende bir yıldız gibi kaymasına kollarını açabilen, dinmez bir arayışın ve insanın Kaosmoz’daki gizemine ermeye çalışan, kutsal bir çaba ve sonsuz bir yakarışın s/imgesidir. Eğer Evliya Çelebi’nin düş gücünün sınırsızlığı bizi hâlâ etkiliyor, Yunus Emre’deki, dilin enginliği ve ırası, insanı yücelten bir yaklaşımla bizi yine hayran bırakıyorsa, emeksiz, okumasız, düşünmesiz sanat üreterek, hangi iyi derken kavramsal kargaşayı baştacı yapanlar, yüzyılların içinden kalanlara bakarak hangi iyi’nin ne olabileceğine ilişkin bir ‘umar’ bulabilirler. Bu niceliği küçümsemek değil, niteliğin sayısız nicelik arasından yoğrularak ortaya çıkan bir ayrıcalık olduğunu, anlamaları içindir. Eğer hangi iyi diye bir karmaşa gerçekten sözkonusu olsaydı, bugüne Yunus değil binlerce Yunus kalırdı, ama öyle olmuyor, binlerce Yunus’tan her daim bir Yunus kalıyor ki, gizine vakıf olanın karşısında dilimiz tutuluyor ve tümümüz ona şaşaayla bakabiliyoruz… Ayrıca hangi iyi, neye göre iyi, öyle tehlikeli bir yaklaşımdır ki, örneğin Kur’an’ı diğer kitaplardan üstün ve ayrık kılan şeyin, ne olabileceğine ilişkin karar veremez hale gelebiliriz.
 
(Kimi gerçemler erinç verici olmayabilir, ‘Kıyamet’e kadar toprağın altında kalacağız. Cinnetten cennet çıkarabildiğimiz kadar, ölümden de yaşam çıkaranlarız biz. Öyle siyahtı ki gecenin karanlığı, kendimizi bile göremeyecek denli korkunçtu. Harmanisi görünüyordu, Tunusbağı’na girmiştik, afazi belirtisi göstermesine karşın Konsüller Kitabı’nda baş tacı edilip edilmediğini gene de bilemiyorum. Kızıllardan kaçan Wrangel orduları gibi, Rubikon’u geçen Sezar neyse, ölümsüz anlamına gelen Homer’de odur. Yeraltı cadısının sayısız kanatları vardır, yıllarca toprak altında yaşar ve gün gelir kozasına girer ve bir kelebek olarak yeniden dünyaya gelir. Çift yaşamlı bir bireydir. Baharda; öğle üzeri çiftleşir, ikindiyi yaşar ve akşama doğru da ölür...
 
Belki birbirimizi öldürüyor oluşumuza da vahşet diyoruz, ama tanrı katından bakınca, bu bir ‘imtihan!..’ Öyleyse tanrı da bizim kadar günahkâr ve bizim kadar zulmühan! Yine de annemizin yuvağından çıkıyor, tanrının yuvağına giriyoruz. Epik koku, sesin yayı ve sümbül teber kokusu doldurmuş odayı, günah ve sevap, su ve ekmek gibidir. Günahtan kurtulmamız için, günaha girmiş olmamız gerekir, gerdanına yılan yavrusu dolayan Mısırlı kız, diğer tarafta, süprüntüde gezinen üşengeç Zehra, efektif bir dram, gülünç bir yastır. Buncağızla ilgili, Bassus’un Acısı diye bir roman vardır!..
 
Ravendiz’e geldik, Seretan beygiri gibi, Çin ülkesiyle, zeppelini tanırdım. Assos’ta, altın tapınakta, kanatlı bir İkarus var, altın yayını güneşe doğru tutuyor ve ucunda Merkür nişanı bulunan okunu güneşe savuruyor. Lesbos’ta sirenler kıyıya yaklaşıyor ve Uranos göklerden ağarak, kavgayı başlatıyor. Ve işte sarıgülün yalazında alev alev tutuşan ok, Aşil’in topuğuna çarpıyor!..
 
Kolozsvar’da Cid’in Destanı’nı okudum, kentçil düşüncelerimiz, yarınki iyilikler uğruna, kötülüğe boyun eğmemize karşı çıkıyor, kanla, ateş öbür dünyayı çağrıştırıyor. Düşünce ve edimlerimiz görünür bir başlangıcı olmaksızın, geçmişte gerçekleştirdiklerimizin bir yansısıdır ya da gelecekte yineleneceklerin önsezisi… Alıntılar, Hammer’den, Evliyalar Adası Tarihi!.. Lotteyle, Zweig, umarsızca kendini zehirledi, “ingestao de substancia toxica, suicidio” 23 Şubat 1942.
 
Susa kralı Darius, Wernicke afazisi ve Arjantin tüfekleri, polimerler, sentetik izolasyon, simsar ya da bezirgan…Dostlarım, tanrı sorudur. Sarı bir leggo kapıdan içeriye doğru dedi ki, umur ticareti, hepimiz on dört milyar yaşındayız, çünkü; atomlarımız o yaşta… Zamanda ileriye doğru değil, geriye doğru gidilir…
 
Senin Himalayalar gibi sağrında barbar ordular, alımlı süvariler gibi at koşturmak varken, Umru dutlarından sarhoşlar gibi Kerbela susuzluğunu gidermek varken, bu Muaviye zulmü niye, bacakların çıktığı yerlerinde, bal kovanı mağaranın derinlerinde, gönül yarasıyla birhoş dilimi, -deliler gibi- gezdirmek varken, bu ahu zar niye… Barbar krallıklar, atlılar, Lut’u ve utu severdi… Varlık da bir sorudur, tanrı gibi.
 
Yerusalem, Tur-u Sina ve Abşalom. Ve İsa dedi ki, sen çürük çarık buğday tarlalarında yürüyeceksin ve mısır tuğundan haç giyeceksin ve vaftiz edileceksin. Ve o suretini hologram dalgalarıyla kromozomlarına yaydı ve önünde titreşim plazmalarıyla, ışık yaratıkları, göklerin melekleriyle uçarak aylara vardı. Ve Zagreb’den bir su verin bana…‘İnsan düşünür, tanrı gülermiş.’ Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu biçimde ölmek istemesi, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz biçimde yaşamak istemesiymiş.’ Salinger mi der. Ve ‘Sestos’da, zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero’, imanlı bir zalim mi, inançsız bir masum mu cennete gider. Gitanjali’yi hatmetmiş en dürüst müselman ayağımıza gelmiş idi.
 
Günahkar bir prenses, erektif, ereksiyonif şeyler, eğer seni unutursam Yeruşalem sağ elim hünerini unutsun. İzrail gece yürüyen, Azrail’de gece gelen demekmiş, Mekke şerifiyle, 14. Lui (güneşin oğlu) bir gün güneşin batışını durdurmak istemiş, bir asker yardım edesiymiş, ertesi gün Latrun tepelerine çıkmışlar ve asker, görüyorsun güneş batmıyor, dünya dönüyor demiş.
 
Aslanın Oğlu Ben Gurion gerçekte bir İngilizdi. Bir metaphor olarak, denizden gelmişiz. Tanrının oğlu İsa’nın anası Marium (Meryem), kimi kaynaklarda Deniz anlamına gelir (Bu denizlerden geldiğimizin ilâhi bir nişanesiymiş). Günahkârların en başında hüdâ vardır, zira, dünyevi kıldığı beşerin birbirini katlettiği bir mabut, nasıl masum olabilir!.. Elektronik aşkın yaprakları çangırdıyor, bu edebiyat esnaflığı sayılıyor ve boş zaman sektöründe cirit atarken, şunu bilin ki, tüm insanlar kalbi durunca ölüyor. Bu söz Selçukname’de de vardır. Görümcem okumak iyidir.)
 
Bir keresinde, başka bir metinde arkadaşım; ‘Yazıya yazı karışırsa, kimyaya göre saflığın bozulmaması gerekir’ demişti. Anladım ki öyle değildir!..
 
Ey okur, umudun umut olsun, işte Cardonlar’ın cadısından bambaşka bir şiir;
‘Siz / Norveç’in en yüce bir dağı / Ben / Minnacık Danimarkalı karınca! / Ne var ki / Kimseler önleyemedi / Bugüne kadar / Dağlara tırmanmasını karıncaların. / Evet, değişmez hiçbir şey / Dağ dağdır her zaman / Karınca karınca. / Ama sayın üstad! / Ben sizin doruğunuza eriştiğimde- / Bir karınca boyu da olsa- / Daha yüksek sayılmaz mıyım sizden? / Haydi hoşça kalın!’

http://www.youtube.com/watch?v=U5a78N1SoAo
 
Cardonlar, Yakutiler, Zenci Kalınız /
Cihat Burak / Öykü / Yapı Kredi Yayınları
Günün Diğer Haberleri
haber medya kadın