Cinsiyetin İnşasında İslamî Bakış!

Modern dünyanın içine sürüklendiği "kimliksizlik" ve "cinsiyetsizlik" bunalımına karşı, insan fıtratının ve ahlaki inşanın önemi yeniden tartışmaya açılıyor.

Fikir - 20-06-2026 19:51

Reha Kansu, besincidevre.org için kaleme aldığı analizde, cinsiyetin sadece biyolojik bir veri olmadığını, aksine toplum, kültür ve en önemlisi ilahi ölçülerle "inşa edilen" bir şahsiyet davası olduğunu vurguluyor.

Biyolojik Determinizm ve Modern Yanılgı

Tarih boyunca cinsiyet tartışmaları, anatomiyi kader kabul eden "özcü" yaklaşımlar ile cinsiyet rollerinin tamamen toplum tarafından kurgulandığını savunan "inşacı" fikirler arasında gidip geldi. Antik çağlardan on dokuzuncu yüzyıla kadar anatomi, kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri haklı göstermek için bir kalkan olarak kullanıldı.

Ancak yirminci yüzyıl, Judith Butler gibi isimlerin "performatiflik" kavramıyla cinsiyeti bir tiyatro oyunu gibi kurgulanan bir süreç olarak tanımladığı, felsefi bir kırılma noktası oldu.

İnsanın "Eksik Varlık" Olarak Doğuşu

Felsefi antropoloji ve İslami perspektif, insanı "eksik varlık" (mangelwesen) olarak tanımlar. Bir hayvan doğduğu andan itibaren genetik kodlarıyla "tamamlanmış" bir formdayken, insan "bitmemişlik" haliyle dünyaya gelir. İnsanı hayvandan ayıran en temel fark, biyolojik zorunluluklardan arınmış, "şuur" ve "irade" boşluğuna sahip olmasıdır. Bu eksiklik, insanın öğrenme kapasitesini ve özgürlüğünü doğuran yegâne zemindir.

Bildiren Olmadan İstidat Anlaşılmaz

İnsanın biyolojik cinsiyeti, sadece üzerine bir şahsiyet binasının inşa edileceği temeldir; kimliğin kendisi değildir. İnsanın bu potansiyelini (istidat) hayata geçirebilmesi için bir "bildiren"e ihtiyaç vardır.

Reha Kansu'nun dikkat çektiği üzere, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin vurguladığı gibi, en temel insani dürtüler bile bir dış uyaranlar olmaksızın anlamlı bir kimliğe bürünemez;

«Cimaı tahrik eden şeylerin biri insanların cima ettiğini bilmek, haberdar olmaktır... Biri, kadın seslerini nağmeli duymaktır. Biri de hayvanların cima ettiğini görmektir... Ve cima ile ilgili hikâyeler.»

Ahlaki Ölçülerin Çöküşü ve Kimliksizlik

Salih Mirmzabeyoğlu’nun uyaran kavramını sadece sosyolojik bir "çevre" olmaktan çıkarıp, “ahlâkın hakikatini bildiren” peygamberlere bağladığına da dikkat çeken Kansu şöyle devam ediyor;

“Salih Mirzabeyoğlu:

“İnsanda istidat olarak mevcut bütün faaliyetler gibi, cinsî faaliyet de «bildiren olmasa» bilinmeyecekti. İlk İnsan-İlk Peygamberce, ilk emir ve ilk doğru ile birlikte eşinin tanıtılmasından sonra, insanlar içine doğan her yeni üye, bunu çevrenin öğreticiliğinden iktisab etmektedir...”

Modernite, "anne" ve "baba" figürlerini otoritesinden ve kutsiyetinden arındırarak aile kurumunu bir şirket ortaklığına dönüştürdü.

Ahlaki ölçülerin ve geleneğin kaybı, insanı "akışkan modernite"nin belirsiz boşluğuna fırlattı. İslam felsefesi açısından bakıldığında, cinsiyet rollerinin sınırları ve vazifeleri, insanların deneme-yanılma yoluyla bulacağı şeyler değil, peygamberler vasıtasıyla "bildirilmiş" ilahi hudutlardır.

"İnsan-ı Kâmil" Ufkuna Doğru

Cinsiyet tartışmalarında çıkış yolu, biyolojik zemini reddetmek veya onu sınırsız bir kaos içinde eritmek değil; fıtratı ilahi nizamla buluşturmaktır. İslam, "toplumsal cinsiyet"in inşa sürecini başıboş bırakmaz; onu erdem, haya, iffet ve cesaret gibi manevi sütunlarla şekillendirir. Sonuç olarak, kadın ve erkek olmak sadece biyolojik bir başlangıç değil, ömür boyu süren, ahlakla teçhiz edilmesi gereken ve "insan-ı kâmil" ufkuna taşınması elzem bir şahsiyet davasıdır.

Günün Diğer Haberleri
haber medya kadın