Dış politikanın iç dinamikleri

Türkiye'nin iç ve dış politikasına 1923'ten bu yana yön veren bir 'ilke' var: Yurtta sulh, cihanda sulh. Ülkenin yönetimini elinde bulunduranlar kaideten iç politikaya olsun, dış politikaya olsun, bu ilke­nin çerçevelediği bir perspektiften bakmaya çaba gös­terdiler.

Türkiye - 23-04-2013 14:53

O kadar ki, bu ilke, Türkiye'de kendine has kafa yapısı taşıyan bir insan ve politikacı tipi hâsıl etti. Sözü geçen ilke bir yandan yetersiz po­litikacılar üretirken, yetersiz politikacılar da bu ilkenin gizlediği mazeretin arkasına sığınmaya çalıştı. Tür­kiye içerde de, dışarda da aktif politika izlemenin fırsatlarını hâsıl etmekten uzakta kalmayı tercih eden bir kafa yapısıyla yönetildi.
 
Aktif politika, sanılabileceği gibi, bir ülkenin olur ol­maz her işe burnunu sokması anlamını taşımıyor el­bet. Aktif politika, olaylara müdahale sadedinde yeni faktörler üretebilme kabiliyetini ve esnekliğini göste­rebilme maharetini ifade ediyor. Dış politika alanında aktif politika, elinde koz bulundurabilme, elindeki kozun farkın­da olma ve gerektiği hallerde onu kullanabilme basi­retini, ferasetini, cesaretini, maharetini ve iktidarını anlatıyor.
 
Bir ülke sahip olduğu avantajların farkında değilse, onu kullanabilmesi de söz konusu olmayacaktır. Ve­ya bir ülke sahip olduğu avantajların farkındadır ama onu kullanabilme cesaretini ve basiretini göstermek­ten uzak bulunuyorsa, mücerret o avantajların o ül­kenin yönetimine bir katkısının olmayacağı bellidir.
 
Akıllı yöneticiler marifetiyle yönetilen ülkeler, kendile­rine has avantajların, 'mukayeseli üstünlüklerinin' ne­ler olduğunu olaylar çıkmadan önce bilir ve yeri ge­lince de bu avantajları ülke yönetiminde devreye so­kar.
 
Ülkelerin bu avantajları neler olabilir? Akla hemen gelenleri sıralayalım: 1. Ülkenin haiz olduğu jeopolitik konumu, 2. Ülkenin doğal zenginlikleri, 3. Ülkenin teknolojik imkânları, 4. Ülkenin tarihî birikimi, 5. Bu tarihî birikimle birlikte haiz olduğu kültürel birikim, 6. İlişki kurulan ülkelerle olan kültürel bağlar, 7. Öbür ülkelerle tesis edilmiş veya edilebilecek or­tak çıkarlar ve bu çıkarlar muvacehesinde aynı istika­mete bakabilecek bir zeminde yer tutma, vb.
 
Türkiye, son yıllara gelinceye kadar, şimdi zikretmeye çalış­tığımız avantajlarının çoğunu kendiliğinden elinde bu­lundurmuş, fakat onların hemen hiçbirini dış politikasında devreye sokma fırsatını kullan(a)mamıştır. Dahası onu yönetenlerin kafa yapısına baka­rak böyle bir ihtiyaç da hissetmemiştir, diyebiliriz...
 
Türki­ye'nin, Orta Asya'daki Türk ülkeleri ile olsun, Ortadoğu'nun komşu ülkeleriyle olsun siyasal ilişkiler ku­rabileceği önceki yıllarda bir tek saniye için olsun hayal bile edilmemiştir. Dahası, akla ziyan bir tutumla, Ortadoğu ülkeleriyle kurulacak siyasal ilişkinin laikliğe zarar vereceğini söyleyenler çıkmıştır.
 
Bu yüzden onlara kendi aslî kimliğinin gerek­tirdiği Müslüman kişiliği ile değil, fakat Batı dünyası­nın onun kişiliğinde görmek istediği Batılılaşmış (ya­ni aslî kişiliğini yitirmiş haliyle) yaklaşmaya çalış­mıştır. Oysa ne Türkî ülkelerin, ne Ortadoğu ülkelerinin ondan beklentisinin bu olmadığı gibi, Türkiye'nin bu kimlikle oraya götürebile­ceği fazla bir şey de yoktu, halen de yoktur.
 
Dış politikada belirleyici olmuş olan tabuların birer birer yıkıldığını görmek dış politika alanında gerçekçi bir zeminde iş görmeye başlandığının işareti sayılmalıdır. Biz bu işareti, Türk dış siyasasında yeni bir dönemecin de başlangıcı olarak kabul etme eğilimindeyiz.

Rasim ÖZDENÖREN - YENİŞAFAK
Günün Diğer Haberleri
haber medya kadın