EYÜP KONUŞMASI

Hikmet Kıvılcımlı’nın 1957 Seçimlerinde Vatan Partisi adına yaptığı propaganda konuşmalarından biri olan Eyüp Büyük Camii Meydanı Mitingi’ndeki Konuşması, siyasi polis tarafından diktafonla kaydedilmiş ve sonrasında dava açılmıştı. Bu konuşma, bu nedenle mahkeme dosyalarına taşınmış, oradan da “Eyüp Konuşması” adı ile ünlenmiştir.

Kent Kültürü - 13-04-2014 11:14

Bu metin, işte mahkeme kayıtlarına geçen bu polis tutanaklarıdır.
 
“Muhterem Vatandaşlarım! Sevgili İşçi Kardeşlerim!
 
Bugün, Müslüman İstanbul’umuzun, İstanbul’dan önce Müslüman olan Eyüp bölgesinde Vatan Partisi’nin sesini duyurmaya geldik.
 
Sevgili Vatandaşlarım!..
 
Vatan Partisi İŞ ve İŞÇİ partisidir... Bunu söylerken, elimde olmayarak, Müslümanlığın büyük bir hizmetini hatırladım. O büyük söz der ki:
 
“Kıyamete kadar yaşayacakmış gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi ibadet et.”
 
Vatandaşlar!..
 
İbadet: HAK önünde konuşmak, halk önünde hakkı teslim etmek manasına gelir... Bugün, Vatan Partisi’nin kendini HAK ve ÇALIŞMAK gibi iki prensip üzerine kurduğunu açıkça ortaya koymak lüzumunu duyuyorum.
 
İslam’ın büyük prensibi, hepimizin bildiği gibi: “Leyse lil insane illâ mâ seâ.” (Yani: İnsan için, çalışmaktan, emekten başka her şey yalandır.) der.
 
İşte, o büyük gerçek: Aradan binlerce yıl geçtikten sonra, bugün, dünyanın en ileri memleketlerinde dahi, tek büyük TOPLUMSAL GERÇEK, insanlığın bulabildiği en büyük gerçek olarak tanınmıştır. Bugün insanlığın yarattığı değer: EMEK üzerine kurulur. Avrupa’nın en büyük iktisat alimleri, İngiltere’nin klasik iktisatçısı denilen Adam Smith’ler, Ricardo’lar: Binlerce senelik insan biliminin sonuçlarını toplarken, o gerçeği bulabilmişlerdir: “Leyse lil insane illâ mâ seâ!” gerçeğini: “Değer, insanın emeğinden doğar” şeklinde ifade etmişlerdir...
………
Vatandaşlarım!..
 
O zamana kadar insanlar arasında bütün düzeni kuran kanunlar ve kaideler “gökten iner”di. Hazreti Muhammet: “Ben sonuncu peygamberim!” demekle, bizlere şu büyük gerçeği anlatmış oluyordu: ARTIK KANUNLARINIZI KENDİNİZ YAPACAKSINIZ! demek istemiştir... Ve onun için insanların büyük toplantı yerleri: Camiler meydana gelmişti. Bütün İnsanların camii: Adı üstünde CAMİ!..
 
Cami: Hepinizin bildiği gibi, TOPLAYICI demektir, vatandaşlarım. Ve Müslümanların tatil günü de vaktiyle “CUMA” günü idi, vatandaşlarım.
 
Bu ne demektir?
 
Bir an için düşünelim: CUMA, toplanma günü demektir.
 
Nerede toplanıyoruz?
 
Toplayıcı olan Cami’de...
 
Niçin toplanıyoruz, vatandaşlarım?
 
Hak için değil mi?..
 
İşte o büyük ve necip [soylu] dava, bugün dünyada insanlığın araya araya henüz bulabildiği, henüz güçlükle çalışabildiği Demokrasi dediğimiz gavurca lakırdının tâ kendisidir.
 
(Mübarek Ezani Muhammedi dolayısıyla buradaki HAK davamızın konuşulması bir an için durdurulmuştu. Sözümüze –müsaadenizle- yeniden başlıyoruz.)
 
Sevgili vatandaşlarım!..
 
Ne zaman mübarek bir camiin; mübarek bir mescidin önünde bulunsam, daima, Hulefâ-i Râşidîn [İlk Dört Halife] zamanındaki vatandaşların siyasi hayatları gözüm önüne geliverir.
 
Bilirsiniz, o zamanlar, camiler Müslümanların siyasi toplantı yerleri idi. Yani her Cuma, Halife bizzat camiin içerisine gelir, karşısındaki vatandaşlara bütün memleketin Umur1 ve Hususu2 hakkında hesap verirdi.
 
Gene çok iyi bilirsiniz ki, devlet başkanı olan Halife, bizzat halk tarafından biat3 suretiyle reis olur, yani seçimle iktidara gelirdi. Bizzat Halifeler seçilmiş devlet başkanı idiler. Bu seçilmiş başkanlar, her hafta, bütün Müslümanları önüne toplayarak, camide onlara memleket işleri hakkında hesap verirlerdi.
 
O ibret verici olayların bugün bize ne kadar büyük dersler vermesi lazım geldiğini düşünerek, bir olayı hatırlatmaktan kendimi alamayacağım:
 
Ordular, hudutlarda zafer zafer üstüne kazandılar; fakat ele geçen ganimetleri Müslümanlar arasında kardeşçe paylaşılmak üzere gönderdiler idi. O zaman başkente, başşehre gönderilen kumaşlar, gene vatandaşlar arasında herkese aynı büyüklükte parçalar verilmek suretiyle paylaşılırdı, taksim edilirdi...
 
Vatandaşlar, o parça kumaşlardan kendilerine elbise dikerek, camiye Cumhurbaşkanları olan Halife’yi, Ömer’i dinlemeye gittikleri zaman... Halife söze başlar başlamaz, Müslümanın biri ayağa kalktı:
 
“Ya Ömer” dedi, “Sen bir hırsızsın, senin söyleyeceğini Müslümanlar dinleyemez” dedi.
 
Düşünün vatandaşlarım:
 
Demokrasinin o zamanki manzarasını düşünün. Lalettayin, adsız bir vatandaş, lütfen kalkıyor, devlet başkanına, hiçbir açıklama yapmaksızın: “Sen bir hırsızsın!” diyor.
 
Bunun üzerine Devlet Başkanı Ömer ne yapıyor?
 
Ne yapsa beğenirsiniz?
 
Yani, ondan sonra çeker kılıcını, uçururdu söyleyenin kellesini, değil mi?..
 
Hayır.
 
Hazreti Ömer:
 
“Bu sözün sebebi var mı? Ben neden hırsızım? Bilmiyorum. Açıkla: Eğer hırsızsam gerçekten, sözümü keseyim.” dedi.
 
Soğukkanlılılığa, tahammüle, eleştiri karşısındaki insanca tepkiye bakalım. Bundan, bugün için, bugünkü devletle vatandaş arasındaki ilişkiler için, büyük neticeler çıkarmaya çalışalım.
 
O zaman, bu adsız vatandaş; cemaat ortasında kalkıp kendi üstünü gösterdi:
 
“İşte bak” dedi, “Hepimize dağıtılan kumaştan ben de üzerime elbise yaptım. Ancak küçük bir sako, küçük bir ceket çıktı bana... Halbuki sen, Ey Ömer! Boyunca kocaman bir cübbe giymişsin. Bu cübbeyi yapmakla, sen, o kumaştan bütün vatandaşlara düşen paydan iki hisse aldın. Demek, çaldın.. Demek hırsızsın!.. Öyle ise, ben senin hilafetini tanımıyorum, sen sus!” dedi.
 
Bunun üzerine Hazreti Ömer ne yaptı?
 
Hiç kızmadan, tehdit etmeden, sükunetle oğluna:
 
“Ya Abdullah! Kalk, cevap ver” dedi.
 
Oğlu kalktı. Dedi ki:
 
“Vatandaşlar, görüyorsunuz.” dedi, “Benim üzerimde sizinki gibi kısa bir ceket de yok. Ben hissemi babama verdim. Babam da bir cübbe yaptı.”
 
Bunun üzerine Ömer:
 
“- Ne dersin?”
 
Diye sordu o vatandaşa.
 
Ve vatandaş cevabında:
 
“- Peki.” dedi. “Anladım, hırsız değilmişsin, Ömer. Otur şimdi, söyle, dinleyeceğim.” dedi.
 
Vatandaşlar!..
 
İnsanlık tarihinde, bizim yakından tanıdığımız halkçı idare üç dört günde icat edilmiş bir şey değildir. Bizim, en müstebit [despot, zorba] sultanların zulüm yaptığı Şark memleketlerimizde dahi, öyle büyük geleneği olan bir demokrasi 1400 yıl evvel kurulmuştur… Biz hâlâ bugün, o kadar kuvvetli demokrasinin vücudunu hayranlıkla:
 
“- Acaba var mıymış? Nasılmış? Ah! Ben de öğrenebilsem...” diye arıyoruz.
 
Hepimizin, şu mübarek tanrı evinde, beş vakitte dualarla andığımız hayat, özlediğimiz şey: O büyük insan demokrasisi değil mi?
 
Lakin ondan sonra ne oldu, vatandaşlarım?
 
Daha Muaviye denilen zat Suriye valisi iken, o büyük demokrat Hulefâ-i Râşidîn’in memleketteki izlerini silmeye çalıştı.
 
Muaviye kimdi, bilir misiniz?
 
Muaviye, Kureyş’in para ile Müslüman olmuş büyük bezirgânlarından Ebü Süfyan’ın oğlu idi.
 
İşte, bizim Şark memleketlerimizde vatandaşla devlet arasında ilk zehiri koyanlar...
 
Bu, 1400 sene evvel para ile Müslüman olmuş bulunanlara “Müellife tül-kulub” mü diyeceksiniz?..
 
O Müellife tül-kulub, hatta, Kur’an-ı Kerim’in bile içinde, tahsisat alma haklarını kazanmışlardı... İşte bu adamlar, memlekette kendi bezirgân kârlarını, kendi bezirgân ruhlu çocuklarını ilerletmek için, vatandaşlara karşı suikast hazırlarken... ilk işleri, o demokrat devlet başkanlarını, Hülafayi Raşidiyn’i ortadan kaldırmak olmuştu. Ve derebeylik ondan sonra başladı.
 
1400 sene, sürekli olarak derebeylerin art arda gelişi ile, insanlar adeta hak aramaktan korkar hale geldiler ve siyaset demekten korkar hale geldiler. Bugün vatanımızdaki fakir fukaranın “siyaset”in sözünden korkmalarının baş sebebi, o büyük geleneği silmiş olan Şark derebeyliğidir. (Osmanlıca’da siyaset sözünün lügat karşılığı bile “adam asmak” anlamına geliyordu!) Bugün, Osmanlı İmparatorluğundan, maalesef bize hâlâ o kötü terbiye: Siyasetten kaçmak, hakkını aramamak gerektiği gibi kötü adetler... Hâla intikal etmiş [geçmiş] bulunuyor. Ve biz hâla memleketin idaresini yalnız birkaç büyük bezirgânın yapabileceğini zannediyoruz.
…………………….
Açık söyleyeyim: Kendi içinizden, kendisine itimat ettiğiniz namusuna, vicdanına, bilgisine ve kabiliyetine inandığınız insanları seçip yollamazsanız, akıbet yine budur.
 
Gene onlar içlerinden bezirgânları seçerler. Gene onlar bir hükümet seçerler, gene o hükümet 3 bezirgân zarar etmesin diye verir ödeneği...
 
Her gün duyduğumuz nedir, vatandaşlar?
 
Boyuna ödenek kavgası.
 
Bu ödeneğin içyüzü budur. Bu kadar basit bir mesele önlenemez mi?
 
Sayın Menderes cenapları geçen gün demeç veriyor İnebolu’da: “Göstersinler bize!” diyor en sonunda.
 
Yahu, bu ne demektir?
 
Bir memleketin siyasetinde, bu kadar milleti yakıp yıkan, kırıp geçiren bir hastalığa karşı çare yok mudur?
 
Demek, bundan sonra da bildiğimizi okuyacağız.
 
O halde, Allah rızası için vatandaşlarım, çoluk çocuğumuz, hayatımız buraya bağlı. Bu meselede çok ciddi olalım. Size yalnız Vatan Partisi bu gerçekleri söylüyor. Ve bu gerçekleri de ne pahasına söylediklerini de görüyorsunuz. Bize oyunuzu verin demek istemiyoruz. Fakat bu işlere bir çare bulmanın yolunu düşünerek vekillerinizi seçin. Ve Vatan Partisi onun içindir ki vekil, milletvekili seçimindedir. Başka fikirler öne sürüyor.
 
Milletvekili nedir?
 
Benim ve senin vekilindir. Nasıl avukatı bir işine vekil edersen, onu da... Çünkü bütün millet biz oraya gidemiyoruz. İçimizden bazılarını seçip oraya yolluyoruz. O halde o benim emrimde, benim denetimimde, benim çıkarıma iş yapması gereken vekildir. Bu vekil...
 
Bir avukata verdim vekalet, baktım ki benim dükkanımı satıyor, ona: “Dur! Ne yapıyorsun?” demeyecek miyim? Avukatı da derhal azledeceğim, değil mi?
 
Halbuki milletvekilini 4 sene azledemiyoruz, azledemiyoruz vatandaşlar.
 
Yani, Vatan Partisi şu teklifi yapıyor:
 
Milletvekillerini dahi biz, millet, icabında, baktık ki bizim çıkarlarımızı gütmüyor, baktık ki vekaletlerimizi iyice kullanamıyor, yahut beceriksizdir: “Gel efendi buraya!” diyebilmeliyiz. Medeni milletlerde bunun yolu bulunmuştur.
 
Halbuki ne oluyor?
 
4 senede bir defa seçtik mi, verdik mi oyu: Yandı! 4 sene istediği kanunu çıkarır. Seçim için, 4 senede 45 gün söz hakkı… Yahut 20 güne indirilir. Öyle oldu ya... Partilerin halkla teması için Seçim Kanunu bıraka bıraka: 4 senede 45 gün konuşabilirsiniz vatandaşlar, demişler. İktidar partisi, çabuk, seçime giriyoruz diye, 20 gün sonra yapılacak seçimi ilan ediverdi.
 
Yani ne oldu?
 
45 gün yok ki elimizde : 20 gün kaldı. 20 gün ancak temas edeceğiz.
 
Onu da: Bugün var, yarın yok... Hâlâ Seçim Kurulları Vatan Partisi’ne (18 kazası var İstanbul’un) İstanbul’un 18 kazasının dokuzundan fazlasının nerede toplanacak olduğunu bildirmedi. Vazifesi bunu yapmakken, bunu yapmadı. Vatandaşlar; sizinle ancak 3-5 günlük temas imkanına mazhar etti. 3-5 gün içinde ben size ne anlatabilirim?
 
Nasılsa bugün bir fırsat geçti elimize, size 3-5 kelime ile bazı şeyler anlatıyoruz.
 
O halde, böyle mühim bir meseleye bu kadar zaman verildiğine göre, o meşhur basının lanse ediyorum dediği, yani ortaya sürüp de bize kabul ettirdiği meşhur adamlara oy verin. Yarın bu adamlar gider de, yine bildiklerini okurlarsa: Hayat pahalılığı ateş pahasına çıkarsa, buna çare bulunur mu?
 
Yabancı memleketlerde buna çare bulunmuştur.
 
Bu yollardan birisi referandumdur.
 
Referandum şudur:
 
Vatandaşlar, bir kanun çıktı, beğenmedik. Derhal aranızdan 3 veya 5 bin kişi imzalarız. Bir referandum kağıdı yollarız Meclise. Madem ki bu kanun bizim işimize gelmiyor, istemiyoruz, deriz. Medeni memleketlerde demokrasi budur, referandum budur.
 
Biz bunu yapmazsak: İstediği kanunları 4 sene çıkarır. Milletvekili dediğimiz zat da nihayet vekildir. Vekil, asilden daha baskın çıkmamalıdır. Asil biziz, biz beğenmediğimiz kanunu da geri çevirebilmeliyiz. Vekil nasıl bir kanun yaparsa, biz de tıpkı onun gibi, kanun imzalamak suretiyle, referandum yolu ile kanun yapmalıyız.
 
İşte Vatan Partïsi’nin koyduğu milletvekilliği bu kadar basittir, sayın vatandaşlarım.
 
Kıyametler kopuyor: Hakim teminatı [güvencesi], yok bilmem ne özerkliği vb...
 
Bunlar boş laf vatandaşlar.
 
Bak hakimi nasıl temin ediyor [güvenceye alıyor]?
 
Yukarıda bir “Yüksek Hakimler Kurulu” kuracakmış, bak, bak, bak... Yani, kendi seçtiği 3-5 adamı hakimlerin başına koyacak: CHP bunu teklif ediyor.
……………………..
 
Şu İsrail, o çölün içinde şu Yahudi memleketi... Osmanlı Devleti’nin dün küçücük bir çöl vilayeti idi. Bugün bize kamyon yapıp da satıyor. Biz 25 milyon nüfus daha bir kamyon yapamıyoruz. Bir milyon nüfuslu İsrail: Penisilin bile yapıyor, en lüzumlu ilacını da yapıyor, radyosunu da yapıyor, her şeyini de yapıyor, otomobilini de yapıyor. Biz 72 buçuk millete verelim paramızı, canımızı, ırzımızı, ruhumuzu... Gelsin bozuk düzen arabalar, 72 buçuk çeşit makineler... Kırılsın. Ondan sonra paramparça. Bul yedek parça ki, tamir edilsin de, ondan bir rızk çıkarasın.
 
Bizim de bir motor fabrikamız; onun yanında bir traktör, bir otomobil fabrikası olmaz mıydı?
 
Milyonlarca altınımız gitti. Bunların 30 milyon, 40 milyona birisi çıkabilir. 30-40 milyon nedir ki, bugünkü para ile?.. Yüzlerce milyonumuz havaya gidiyor da, şu memleketin cancağızına fayda edecek işler yapılmıyor.
 
Yaptın şeker fabrikası: Yapmaz olaydın, diyeceğim geliyor. Evet; yapılsın şeker fabrikası amma, bu memleketin köylüsü asırlarca tatlısını kendi pekmezinden yemedi mi, vatandaşlar?
 
Bu memlekette ilk şeker fabrikası kurulduğu zaman, reklam olsun diye, Halk Partisi köylülere şeker getirmişti. Yani şeker satılsın diye!
 
Şeker lazım diyelim, her zaman, amma birinci ihtiyacımız değildir. Biz pekmezimizle de idare ederdik.
 
Ne oldu üzümlerimiz?
 
Bağlarımızı verelim Tekel’e: Çıksın alabildiğine tonlarca rakı, yığsın milletin başına ispirto... Zehirlesin halkımızı. Sonra şeker fabrikası kursun. Alkışlayalım!..
 
Bu mu?
 
Bu memlekete şeker fabrikasından evvel, makine yapan fabrika lazım, vatandaşlarım. Ondan sonra, bir makine yapmağa başladık mı, iki sene içinde: Şeker fabrikasını da kurarız, çimento fabrikasını da kurarız, yollarımızı da kurarız, her şeyimizi yaparız. Hem harice on paramız gitmez. Ve o kurulan fabrikalarda benim vatandaşım, benim milletim, benim işçim ekmek bulur.
 
Bugün ne oluyor?
 
Yabancı memleketin işçileri şunları yapıp geçiniyorlar. Biz buna harç vererek, oradan mal getiriyoruz.
 
O da ne demektir?
 
Onu ödemek için yabancı bizim kağıt paramıza metelik vermiyor. Yabancı altın istiyor, vatandaşlarım. Zaten bütün mesele bundan çıkıyor: Senin kağıt paran yalnız sana geçer. Yeter altını ödedin mi; bugünkü hale gelir paramız işte. Düşer de düşer…
 
Bunun çaresi yok mu?
 
Gayet açık, var. Amma memlekette iktisat dediğimiz geçim işlerinin bütün zemberekleri, maalesef, Vatan Partisi’nin her zaman söylediği gibi, bezirgânların elindedir.
………………………
 
Kaynak: Derleyiş Yayınları
Yazının tamamı için:
http://www.derlenisyayinlari.org/index.php?option=com_content&view=article&id=51:eyup-konusmasi-&catid=32
Günün Diğer Haberleri
haber yazılımı