HAKİKATE ADANMIŞ BİR ÖMÜR: CEMİL MERİÇ

“Sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimseler bilmezmiş.” diyor şair İsmet Özel.

Türkiye - 26-05-2013 16:01

Tam da bu dizelerin ifade ettiği gibidir bazı hayatlar. Ne yazık ki sızıları gidermeye adanmış ömürlerin ne tür sızılar, sancılar ve acılar içinde geçtiğini fark edemeyiz çoğu zaman.
 
Ömrünü; köklerinden kopmak zorunda bırakılmış bir toplumun acılarını, sızılarını anlamaya ve anlatmaya çalışarak geçirmiş; ancak bu uğurda çektiği acılar pek de anlaşılamamış bir edip, bir mütefekkir, münzevi bir düşünce işçisidir Cemil Meriç.
 
Küçük yaşlarda başladığı okuma serüveni ömrünün sonuna kadar kesintisiz devam etmiş ve bu vesileyle olaylara ontolojik, sosyolojik, politik ve tarihi zaviyeden bakabilme ve olayları bu açılardan değerlendirebilme kabiliyetini kazanmıştır. Bütün eserlerinde bu alanlardaki yetkinliğini rahatlıkla görebiliyoruz. Edebiyata olan ilgisi ona derin bir ruhsal zenginlik kazandırmış ve en karmaşık düşünceleri estetik ve sanat değeri yüksek bir dille ifade etmesini sağlamıştır.
 
Kaderin bir cilvesi midir bilinmez; ama onun ergenlik sancılarını yaşadığı yıllar, bir toplumun en şiddetli krizlerini yaşadığı dönemdir. Kendi bireysel krizinin yanında bu toplumsal sancıyı da ruhunun derinliklerinde hissettiği muhtemeldir.
 
Bir medeniyet dairesinden çıkıp toplumsal genetiğimize aykırı yeni bir medeniyet dairesine geçme çabalarının yarattığı büyük travmanın, milli benliğimizi derinden sarstığı yıllarda o da yaralı bir bilinçle kendi yolunu bulmaya çalışır. Hafızası ve tarihi silinen bir ülkenin kendine yabancılaşmış çocuklarından biridir bu yıllarda.
 
Sosyalizm, Türkçülük, İslamcılık bir bakıma Cemil Meriç’in hakikati arama yolunda sığındığı üç sath-ı siyaset olur. Bu limanların hiçbirinde uzun süreli demirlemez. Hakikate ulaşmak en büyük ideali, hakikat peşinde koşmak en büyük çabasıdır.
 
Doğu ile Batı arasına sıkışmış yaralı bir ruhun acı çığlığı gibidir Cemil Meriç. Muhayyel bir gelecek adına ihtişamlı bir maziye sırtını dönen ya da dönmek zorunda bırakılan bir toplumun krizleri, sancıları, tökezlemeleri Cemil Meriç’te ifadesini bulur.
 
Bütün sorunların ideolojik bir dille tanımlanıp tartışıldığı bir ortamda o, derin bir tarihsel bakış açısına dayanan sosyolojik ve siyasi analizleriyle idraklerine ideolojilerin deli gömlekleri giydirilen kesimlerce pek de anlaşılamayan özgün fikirler ortaya koyar.
 
Toplumun siyasi kamplara bölündüğü, bireylerin ait oldukları kamplara göre değer kazandığı ve zihinlerin belli kalıplar çerçevesinde formatlandığı bir düşünce ikliminde, herkes ama herkes, sağır kesilir Cemil Meriç’e. Baki kalan bu kubbede bir hoş seda bırakmak niyetiyle o, fikirlerini boşluğa söyler adeta.
 
Fildişi kule… Sığınacak bir liman arayan Cemil Meriç’in bir süre beklemek zorunda olduğu zorunlu bir durak. Anlaşılamamanın acısı ve sancısıyla toplumdan kaçtığı ve kendine sığındığı bir sığınak… Ruhunu yenilediği ve içsel dünyasını zenginleştirdiği bir rehabilitasyon merkezi… Fazla durmaz burada Cemil Meriç. Daha güçlü ve donanımlı bir şekilde döner tekrar kelimelerin büyülü dünyasına.
 
“Kavga insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Rüyaları o bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için dövüşüyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime, semavi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar” [i]
 
Kelimelerin en tehlikelileri toprağımızda doğmayanlardır ona göre. Tanzimat, toprağımızda doğmayan kelimelerin dölyatağı… Başka bir dünyanın kelimelerinin, kavramlarının, düşünme ve yaşama biçiminin topraklarımıza akın ettiği lanetli bir kapı… Bin yıllık bir kültür ve medeniyet hazinesinin son varisi olan bir milletin Batılılaşmış bürokratik elitlerce kendine yabancılaştırılmasının ilk ciddi hamlesi… Bünyede gelişmeye başlayan habis bir ur…
 
Kültürel ve siyasal yaşantımızda Doğu-Batı çatışması şeklinde kodlanan düalizmin hayat bulduğu zemindir aynı zamanda Tanzimat hareketi. Cemil Meriç’i daha iyi anlamak adına Tanzimat’ın neyin karşısına konumlandırıldığını ve sosyal bünyede neden bu kadar tepkiye yol açtığını anlamak zorundayız. Bu soruların cevaplarını millet olarak tarihsel yürüyüşümüzde aramamız gerekiyor galiba.
 
Tarihsel yürüyüşümüzde iki büyük kırılma anı gibidir İslamiyet’in kabulü ve Tanzimat Fermanı’nın ilanı. Toplumsal bilincimizde temel çatışma ve karşılaşmalarla birbirini tetikleyen iki ana fay hattını ifade eder bu olaylar. Tanzimat’tan bu yana bütün toplumsal altüst oluşlarımız bu iki fay kırığının karşılaşması sonucunda oluşan çöküntü ve sarsıntıların şiddetine göre şekillenmiştir. Bu tez ve antitezden bir senteze ulaşamamak kişilik bölünmesine uğramış psikolojik bir vakıaya dönüştürmüştür toplumu. Bu nedenle bir bedene yerleşmiş birden fazla kişilik, toplumsal nevrotik nöbetlerimizin temelini oluşturmuştur desem yanılmış olmam sanırım.
 
İslamiyet’in kabulü, kabileler arası çekişmelerle enerjisini tüketen Türklere yeni bir şahsiyet kazandırmıştır. Bu şahsiyetle tarihte olayların akışına yön veren bir özne olarak yer almaya başlayan Türkler, çevrelerindeki farklı kültür ve medeniyet unsurlarını da yeni bir ruhla yeni bir kalıba dökerek, Selçuklu-Osmanlı medeniyetini yaratmayı başarmışlardır.
 
Tanzimat hareketi bin yıllık süreçte oluşan ve toplumsal genetiğimizi meydana getiren bu tarihsel mirasın inkârı anlamına geliyordu. Bu ferman, Türk-İslam kültür ve medeniyet dairesinden çıkıp yeni bir kültür ve medeniyet dairesine dâhil olmanın ilanı gibiydi.
 
İşte Doğu-Batı, gelenek-modernizm, din-bilim çatışmasının aktığı bulanık nehir… Zehirlenen nesiller, kaybolan yıllar…
 
Batı’nın toplumsal bünyesine ve tarihsel şartlarına uygun doğal gelişim sürecini birebir bize uyarlamaya çalışan Tanzimat sonrası Türk aydınına şöyle seslenir Cemil Meriç: “Bir kelimeyle: Dinsizlik, Batı’nın yükselen sınıfları için ne kadar hayırlıysa, bizim için o kadar meşumdur; onlar için ilerleyiş, bizim için çözülüş ifade eder.” [ii]
 
Cemil Meriç tam da bu noktada yerli olamadığı ve Batı’dan ithal düşüncelerin bu topraklardaki sözcülüğüne soyunduğu için Türk aydınına çok sert eleştiriler yöneltir.
 
Bu Ülke adlı eserinde şöyle tasvir eder aydınımızın içinde bulunduğu durumu: “Aydın batan bir gemidedir. Ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa... Servetin, şöhretin devleti. Avrupalı dostlar lütufkârdır. Karşılık olarak biraz “ihanet” istiyorlardı sadece!...” [iii]
 
Aydın kimdir? Bu sorunun cevabını da yine Cemil Meriç’ten alalım: “Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan: ‘uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat, hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” [iv]
 
Yalancı kelimelerle toplumu oyalayan sahte aydınlara karşı, gerçek bir aydının nasıl olması gerektiğini söylemleri ve eylemleriyle gösterir. Vicdan sahibi her namuslu yazar gibi kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmaya çalışır bizlere
 
Kelimelerle toplumu kamplara bölen ve hakikati parçalayan izm mağdurlarına da söyleyecek sözleri vardır: “Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?”[v]
 
Avrup[vi]a Tarihi bir sınıf kavgası tarihidir. Serf-senyör, burjuva-aristokrat, proleter-sermayedar… Sınıflar üzerinden yapılan kavgalar ile mezhep savaşları Avrupa tarihinin itici gücüdür. Hakları gasp edilenlerin haklarına ulaşma çabası bütün sosyal gelişmelerin anasıdır Avrupa’da. Türk aydınının yanılgısı tam da burada başlar. Kendi tarihsel ve toplumsal dinamiklerinden habersiz hayali bir kavgaya yeltenir. Olmayan sınıflar üzerinden hürriyet ateşini tutuşturur.
 
Çağdaş bir Don Kişottur adeta Türk aydını. Yel değirmenleri toplumun gelenek, görenek ve inançlarıdır. Modernleşmek adına toplumun değerlerine saldırmak en büyük silahıdır aydınımızın. Oysa Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi ne yaparsak yapalım; biz, Avrupa’nın gözünde her zaman için Osmanlıyız.
 
Hastalığın teşhisi basitti aslında: Köklerinden kopmak… Tarihine, toplumuna ve inancına yabancılaşmak…
 
Tanzimat sonrası “Batılılaşma” hareketlerinin toplumsal bünyemizde yarattığı tahribatı, büyük fotoğraf içerisinde görüp bıkmadan usanmadan anlatmaya çalışan ender aydınlarımızdan biridir o. İbn-i Haldun Mukaddime adlı eserinde, geçmiş geleceğe suyun suya benzemesinden daha çok benzer, diyor. Cemil Meriç muhteşem bir maziden istikbali yaratacak iksiri aradı durdu ömrü boyunca.
 
Arayış… Cemil Meriç’i en iyi anlatan kelimelerden biridir belki de. Durmadan ve bıkmadan aramak… Peki, ama neyi? Neyi kaybettiğini hatırlarsan belki neyi aradığına da bir cevap bulabilirsin.
 
[i][i] Meriç Cemil, Bu Ülke, 22. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 77
 
[ii] -A.g.e, sf. 178
 
[iii] -A.g.e, sf. 135
 
[iv] -A.g.e, sf. 52
 
[v] -A.g.e, sf. 60

http://www.haber10.com/makale/32003/

Halil ÖZ – Haber10.com
 
Günün Diğer Haberleri
haber yazılımı