Herkes zamana hükmetmek istiyor.
İnsanların bu düşünceye kapılmasının iki nedeni vardır temelde, bu nedenler; Geçmişe dönüp kötü anılarımızı silmek ve en güzel anlarımızın hiç bitmemesini istemek…
Hafta yedi gün değil, üç, beş, on gün olsa ne fark eder.
Zaman, biz mutlu olduğumuz anlarda su gibi akar geçer, mutsuz olduğumuz anlarda ise, bir saniye, belki de saatlere bedel olur.
Bu nedenledir ki, haftayı yedi gün değil, bir ay yapsalar da bizde biter zaman kavramı…
Aslında saat ve hafta, insanların uydurduğu bir kavramdır.
Bunu yapmalarının sebebi ise, belirli bir program çerçevesinde disiplinli yaşamaktır.
Zaman olmasa ne olurdu diye soru sorduğumuzda, cevabı oldukça basittir; Hiçbir şey olmaz!
Böyle demememin sebebi de bu sorunun cevabı kadar oldukça basittir.
Zamanla yaşamayı öğrenen âdemoğlu, zamansız yaşamayı da aynı şekilde öğrenir.
Kolumuzda taşıdığımız o saatler, o saatler yok mu, insanın ömrünü çalan, yaşlandığını her saniye hatırlatan hınzır çocuklar.
Evet, saatler hınzır çocuktur…
Bizim yaptığımız ve onlara muhtaç olduğumuzu hissettirebilecek hınzır çocuklarımızdır…
İnsan, çocuğundan her saniye öldüğünü hatırlatmasını duyması ne kadar acı şeydir.
Bu o kadar zordur ki, insanlık bunları kolay kolay kabul etmez ve duymak istemez.
Bununda altında yatan sebep ise, ölümsüzlük…
Ölümsüzlük, âdemoğlu dünyaya geldiği andan itibaren insanı etkileyen en yüce şeydir.
Eminim bazılarımız şimdi diyeceğimi bir kere bile olsa düşünmüştür, en azından ben defalarca düşündüm.
Allah-ı Teâla insanoğlunu yarattığı zaman İblis hariç, tüm meleklerin Hz. Âdem’e secde etmesi ve onun büyüklüğünü kabul etmesi ve sıra Şeytan’a geldiğinde ben secde etmem diyerek karşı çıkması ve Allah-ı Teâlâ’ya isyan etmesi ve Allah-ı Teâlâ’ya âdemoğlunu ölümlü kıl, kıyamete kadar bana zaman ver, âdemoğlunun bu kadar iyi olmadığını ispatlayayım demesi bize küçüklüğümüzden beri anlatılan teolojik bir olaydır.
Kehf suresi 50’inci ayette Yaradan, “Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, kâne minel cinni fe feseka an emri rabbihî, e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvvun, bi'se liz zâlimîne bedelâ.
Ve meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. İblis hariç, hemen secde ettiler. O cinlerdendi. Böylece Rabbinin emrini (yapmayarak) fıska düştü. Hâlâ onu ve onun zürriyetini (neslini), onlar sizin düşmanınız (olduğu halde), Benim yerime dostlar mı ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü bir bedel (cehennem).”demiştir.
Her kültürde, her inanışta neredeyse bu hikâye bahsedilir.
Benim düşündüğüm ise, keşke İblis böyle bir anlaşma yapmasaydı ve biz sonsuza dek zamana ihtiyaç duymaksızın ölümsüz olsaydık…
Ah, o İblis yok mu, her şey onun başının altından çıkıyor.
Zamana ihtiyaç duymamızın ve hınzır çocuğumuzun bize her saniye öldüğümüzü kulağımıza tik tak tik tak diye fısıldamasının temelinde İblis yatıyor.
Belki de bir şeylere inanma ihtiyacı duyan biz âdemoğlunun inanabileceği en güzel hikâyedir…
İnanabileceğimiz en güzel ve inanmak zorunda kaldığımız en iyi hikâyedir.
Çünkü âdemoğlunun cevaplayamadığı sorular vardır ve bu sorularının cevapları için teolojik hikâyelere sığınır, sığınmak zorundadır!
Eğer böyle hikâyelere sığınmazsak, bu soruları kafamızın içinde bir kemirgen gibi, beynimizi kemirir durur ve nihayetinde artık hiçbir şey düşünemez oluruz.
Artık zaman akıp, geçiyor bu satırları yazarken bile…
Avuçlarımdan, avuçlarımızdan su gibi, akıp geçiyor ve önüne engel koyup, zaman havuzu oluşturamıyoruz.
Zaman havuzu, böyle bir havuz olsa ne kadar güzel olurdu.
Âdemoğlu istediği zamanı, o havuzdan bir su gibi, ağzını musluğa dayayıp, kana kana içerdi.
Ne kadar tatlı bir su olurdu dimi?
Hayatımızda yitirdiğimiz zamanları tekrar geri içip, yitirdiklerimizi geri alabilirdik.
Bunun düşüncesi bile insanı cezbediyor, adeta bizi bizden alıyor.
Hınzır çocuklarımız, bizi öldüren evlatlarımız, kim bilir bir gün sizi ehlileştirebilir ve kendi çocuklarımız olan zamana söz geçirebiliriz…
Sefa CoŞKUN