İNSAN OLMAK
İnsanı anlamak zor, insan olmak için gerekli.
Türkiye - 12-05-2013 10:45
İnsanlar olarak her birimiz, canlılar aleminin bir bireyi, toplumun üyesi, sahip olduğumuz ailenin en seçkin fertlerinden biriyiz. Dünyaya insan olarak gelişimiz ailemize bir hediye, biz insanlar için de anlamlı bir lütuftur.
Bu dünyada canlılar aleminde insan olarak doğmak, insana yakışır bir yaşam sürdürmek ve sonuçta yaşama iz bırakıp bu dünyadan göçmek, hepimizin beklentisi bu değil mi? Ya da öyle olması gerekmez mi? O halde söylenecek bir çift söz var, o da; ne olursak olalım, ama önce insan olalım. Biliyoruz ki hayatımız, bu dünya ile başlamadığı gibi bu dünya ile de bitmiyor, dünya bizim için sadece bir an nefeslenip, dinlendikten sonra, o ebediyen kalacağımız bir diyara doğru akıp gidiyor. Bu dünya öyle bir dünya ki, ebedi dünyamızın sermayesinin kazanıldığı, ebedi şahsiyetimizin oluştuğu bir yer. Bu gerçeği görmezlikten gelir ve kulak ardı edersek; insan olma yolunda da yaya kalmış oluruz. O halde insan olarak bu dünyada güzellikleri yaşamak ve yaşatmak istiyorsak, sadece bu dünya zevkleri üzerine odaklanmak yerine önce insan olmanın verdiği duygu, davranış ve değerlere uygun bir yaklaşım tarzı sergilememiz gerekmektedir.
İnsan olarak dünyaya gelişimimiz, gözümüzü açtığımız andan itibaren çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe ve yetişkinlikten yaşlılığa ve hata bu dünyadan ayrılana kadar her birimize önemli sorumluklar yüklenmektedir. Ne dersiniz? İnsan doğmuş olmak, insan olmak için yeterli midir? İnsan olmak için insan taslağına uygun olarak bir insandan dünyaya gelmek şarttır, ama yeterli değil. Önemli olan bu dünyanın bize insan olma yönünde kazandırdıkları niteliklerdir. O halde biyolojik bir varlık olmaktan biyopsikososyal bir varlık olmaya giden yolculukta kazanımlarımız kadar insan olabiliriz. Kazanımlarımızı bizden çekip alsalar ortada biyolojik varlığımızdan başka, insan ve insanlık adına neyimiz kalır? İnsan olmamız biri kazanımlarımız diğeri ise farkındalıklarımız olmak üzere iki süreç içinde gerçekleşiyor. İnsan olduğumuzun ve bunun ne anlama geldiğinin farkında olmak insan olamaya giden sürecin işlemesinde aynı zamanda güdü ve motiv kuvvet rolü oynamaktadır. Bildiğiniz gibi farkındalık; sürekli bir kozmik araştırma ve geliştirme içinde kendi varlığını tanıma ve uyandırma çabasıdır.
İnsan olmak, kendi değerinin, yapabileceklerinin ve sahip olduklarının ne kadar değerli olduğunun kısacası kendi gerçeklerinin farkında olmayla başlar. Daha sonra ise yaşadığı çevrenin, ait olduğu ailenin ve yaşadığı ülkenin gerçeklerinin farkında olma ile sınırlarını genişletir. Bu sürecin adı aynı zamanda içsel bir yolculuktur. Bu yolculuk kendimizi Hakk’ın aynasında görebilme serüveninin adıdır. Bu yolculuğun amacına uygun olarak gerçekleşebilmesi; yaşadığımız olayları, iyi-kötü diye ayırmadan, bize ne söylemeye ya da hangi yönümüzü değiştirmeye çalıştığının farkında olmamıza bağlıdır. Bunu başardığımızda biyolojik anlamda, insan taslağında bir varlık olmaktan çıkar varlığımıza varlık kadar ve insan olabilme yolunda emin adımlarla ilerler, yaşam hedeflerimize uygun stratejiler geliştirir ve yaşam standartlarını yükseltebiliriz.
Scheler, insan olabilmek için yalnızca insan görünüşlü olmanın, insan türünün herhangi bir bireyi, bir nüshası olmanın yetmeyeceğini, insanda belli bir takım niteliklerin de bulunması gerektiğini söyler. İnsan deyince akla bilinçli bir varlık gelmektedir. İnsanlardaki bilinç düzeyi hayvanlarda yoktur. Bilinçli olan düşünendir. Düşünen, yani sorgulayan, araştıran, muhakeme edendir. Hayvanlar yer, içer, uyur, çiftleşir ve ürerler, düşünmeye, muhakeme etmeye ihtiyaçları yoktur. Limbik sistemleri de doğduklarından itibaren içgüdü adı verilen hazır verilerle doludur. İnsanlar gibi yaşayarak dolduramazlar. Gazali’ye göre insan, kendi kendisini yargılayabilir, kendisini verdiği hükmün konusu yapabilir. Oysa hayvan, niyetlerini ve yaşantısını muhakeme etmeden yaşar. İnsanın sıradan varlık olmaktan, bir birey olmaya yükselişi, kendi benliğinin farkına varmasına; içgüdülerinin, önyargılarının, alışkanlıklarının ve taassuplarının esaretinden kurtulup prensiplere yükselmesine bağlıdır.
Düşünmek için beyin ön bölgesini kullanmak gerekir. İnsanları diğer canlılardan ayıran üstün özelliklerinin oluşum yeri, beyin korteksidir. Dikkati sürdürme, sabır, planlama, tasarlama, yargılama-muhakeme etme, tepki kontrolü, düzenli olma, kendini kontrol edebilme, sorunları çözme, ayrıntılı düşünme, gelecekle ilgili öngörüde bulunma, hata ve deneyimlerden ders çıkarma, duyguları algılama ve ifade etme, empati kurma ve sağduyu beyinin ön bölgesinde gerçekleşmektedir.
Doğru varolmayı ve mutluluğu sadece bedensel hazzı merkeze alarak yaşayan insanlar için Einstein, “o insanlar için kocaman bir beyne ne gerek var, onlar için omurilik yeter” diyerek insanın diğer canlılardan farkını en veciz bir şekilde dile getirmiş ve insanın üst düzey amaçlarının olması gerektiğini vurgulamıştır. Beynin görevi sadece bedensel ihtiyaçları gidermekten ibaret değildir, soyut düşünmek, yaşamı ve varoluşu sorgulamaktır. Bu nedenle diyoruz ki, yaşamı sorgulayabildiğimiz kadar insanız.
Düşünme, bir sonuca varmak amacıyla bilgileri, kavramları incelemek, karşılaştırmak ve aralarındaki ilgilerden yararlanarak başka düşünceler üretmek işlemidir. Bu işlem sonunda, tipik olmayan bir durumun hemen kavranmasına “Zekâ” diyoruz. Eğer zihin belli problemleri tasarlar, onları kavramlarla anlatır ve bunlar arasında ilişkiler kurarsa, düşünmenin bu şekli “Akıl” olarak tarif edilmekte. Herhangi bir mantıksal yöntem kullanılmadan ruhsal algılama yoluyla yapılan düşünmeye bir başka deyişle zekâ ve içgüdünün beraberce düşünme aracı olarak kullanımına “sezgi” diyoruz. Eğer düşünme, hiçbir kayıt ve koşula bağlı kalmadan oluşursa ortada sadece bir “hayal” vardır. Bu işlemlerin neticesinde ortaya çıkan zihinsel ürüne de “düşünce” diyoruz. Kant’ın söylediği gibi, aklımızı düşünce yoluyla deneysel bilimin sınırlarının ötesine açmamız gerekiyor. Düşünce, insanın söylemek veya yapmak istediği şeylerin zihinsel bir provasıdır. Bu prova yapılırken var olan hürriyeti ve kontrollü nihai amaca götürecek bir biçimde kullanabildiğimiz kadar insanız.
Allah'ın insanoğluna verdiği en kıymetli hediyenin akıl olduğu herkesçe bilinmekte ve kabul edilmektedir. Aklı, kim, nasıl tanımlarsa tanımlasın, bana göre akıl, tüm zeka türlerinin deneyimle ilişkilendirilmesiyle ortaya çıkan ve irade ile taçlanan bir güçtür. Akıl, varoluşsal sorunumuzu tek başına çözemez, ama bizi gizli güçlerimizi gerçekleştirmeye yönlendirir, hayatın temel amacını belirlememize yardım eder. Bize sunulan bu kıymetli hediyeyi yerinde, zamanında ve yeterince kullanabiliyor muyuz? İşte bu gücü kullanabildiğimiz kadar insanız.
Akıl kavramına geri dönmek istiyorum, hepinizin bildiği gibi akademik zeka, duygusal zeka, sosyal zeka, bedensel zeka ve bir de vicdani zeka vardır. İnsanı diğer canlılardan daha yukarılara taşıyan Kolberk’in ahlak gelişimi taksonomisinin üçüncü düzey altıncı basamağa taşımada en etkin olanın da vicdani zeka olduğunu söyleyebilirim. Aklı doğru kullanmakla, merhametle, şefkatle ve en önemlisi vicdanla insan olunur. Vicdanın meyvesi empatik yeterliliğimizdir. Empati duygumuz ne kadar gelişmiş ise, insan olmaya o kadar yakınızdır. Kendimizi diğer insanların, diğer varlıkların yerine koyabilme yetimiz ne kadar artarsa, işte o oranda da insan olma yolunda büyük ve değerli bir adım atmış oluruz.
İnsan bedeninin olduğu kadar insan ruhunun da beslenmeye ihtiyacı vardır. Onu neyle beslerse o yönde bir varlık olur. Acıma duygusunu kaybetmiş, vicdandan yoksun, bencil, çıkar odaklı, ikiyüzlü, nefretle dolu, öfkeli, riyakar bir varlığa insan demek mümkün müdür? Bunun için dünyaya geldiğimiz günden beri insan olmanın sevinciyle acımanın, merhametin, kardeşliğin yanında maddi zenginliği gönül zenginliğine dönüştürmek için yürüdüğümüz kadar insanız.
İnsan; psikolojik dünyasını ne kadar sevgi ile beslerse, affetmeyi, unutmayı, kaybetmek yerine kazanmayı öğrenirse, işte o oranda insan olur ve insan olma onurunu da hak ederek taşır. İnsan olmak, bilerek ve isteyerek hiçbir insana acı vermemektir. Bu ifade oldukça doğru bir anlatımdır, fakat eksiktir. İnsan olmak; bilerek ve isteyerek canlı ve cansız hiçbir varlığa zarar vermemektir, dersek daha doyurucu ve kapsamlı bir açıklamada bulunmuş oluruz. Ayrıca ortak zenginliğimiz olan yeryüzü kaynaklarını israf etmeden verimli kullanmak, insan ve çevreyi tehdit eden her türlü oluşumdan sadece nefsimiz için değil, insanlık adına kaçınmakla insan oluruz. Çünkü doğa tüketim aracı değildir. Gerçek insan, varlığını ve yaşamını bütün varlıkların yaşamıyla birleştirebilen ve onların yararına çalışan insandır. Şeytan da, melek de; iyilik de kötülük de içimizdedir. Bizlerin en önemli vazifesi önce “insan” olmaktır. Sürdürmekte olduğumuz içsel yolculuğumuzda duygularımızı arındırıp, negatif ve düşük seviyeli enerji alanlarından uzak kalıp için içimize dönerek iç mabedimizi bizi mutlu kılacak bir şekilde oluşturmuş oluruz.
İnsan, evrenin öznesidir. Doğaya belli bir ölçüde hakim olabilen insanoğlu; nesillerin akıl ve beden gücünü üst üste koymasıyla, büyük medeniyetleri yaratmış, ümrandan uygarlığa, mağaradan medeniyete yükselmiştir. Bilim, sanat ve teknolojide önemli atılımlar gerçekleştirmiştir. Bir yandan akıl almaz işlere, mucizevi denilecek buluşlara imza atarak, olağanüstü güzellikte sanat eserleri vücuda getirirken, diğer taraftan içindeki vahşiyi susturamamış; savaşmaya, kan akıtmaya, yakıp yıkmaya bir türlü kanmamıştır. Bu olumsuzluğa çareler aranmışsa da ilk çağlardan günümüze kadar geçen zamanlarda bu hususta arzulanan mesafeyi almak ne yazık ki, pek mümkün olamamıştır. “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, “Birleşmiş Milletler Kararları”, “ gibi hükümler; hep büyük güçlerin işlerine geldiği gibi yorumladıkları kâğıt üstünde kalan bir “fanteziler manzumesi” olma özelliğinden kurtulamamıştır. Onun için Birleşmiş Milletler değil, “birleşmiş insanlık” diyoruz. Daha iyi bir dünya düzeni konusu her devirde insanoğlunun zihnini meşgul etmiş; bu bağlamda eserler kaleme alınmıştır. Fakat gelinen noktada görünen odur ki; Macchiavelliste bir bakış açısı günümüz dünyasının merkezine oturmuştur. Batı dünyasına ait felsefî, tarihî ve sosyolojik süreçler zamanla bu coğrafyalardan bütün dünyaya yayılmıştır. Aydınlanma Çağı, Sanayi Devrimi gibi oluşumlar, Materyalizm, Pozitivizm, Egzistansiyalizm gibi akımlar; yüzyılımıza damgasını vuran Modernizm ve Postmodernizm olarak adlandırılan bir algılayış biçimine kapı aralamıştır. Modernizm ve Postmodernizmle birlikte bireyin egoizmini besleyen ve şişiren “Bireyselcilik Anlayışını” insanlığın gündemine taşımıştır. Önceleri kulağa hoş gelen ve insanlığın alabildiğine mutluğu olabileceğini hissini yaratan bu anlayışlar, zaman içinde insanı kendi “ben”lerini ana eksen kabul eden bir noktaya taşıyıp, giderek yalnızlaştırıp, kendi içlerine kapanmasına ve mutluğun ne olduğunu bilemeyecek kadar kör bir arayışa sürüklemektedir. İnsan kendisinden yola çıkarak, bütün evrenle kucaklaşan köprüler kuramadıkça, başka benlere açılmadıkça, kısacası kendi iç ve dış dengelerini sağlam prensiplere oturtmadıkça, nefsini ne kadar doyursa doyursun bir yere varamaz, nitekim de varamamıştır. Çünkü insan, dışa açıldıkça büyür ve kişilik gelişimi dediğimiz iç büyümesini de bu yolla sağlar. Kendi “ben”ine hapsoldukça da tıkanır ve bunalır. Dış dünyaya yabancılaşmayı, karamsarlığı veya hayatı hafife alarak, küçümsemeyi doğuran bu görüşler neticede insanı açmaz ve çıkmazların içine sürükleyerek insanın insan olmasına sürekli engel olmuştur. Batı dünyası kendi içinde bir açmaza doğru sürüklenirken, doğu dünyası da insan olmada başka badirelerin girdabında boğulmakta, bir türlü kendisini bulamamış olmanın çok yönlü sancılarını yaşamakta; hoşgörünün yerini öfkenin, sabrın yerini acelenin, sevginin yerini nefretin, saygının yerini saygısızlığın aldığı görülmektedir. İnsani değerler sistemini yok etmeye yönelik durumu sadece bireysel baz da gözlemlemek bizi yanılgıya düşürebilir. Bir yandan yaşanan değerler erozyonu bir yandan da bunların yerine inşa edilmeye çalışılan içi boş, günübirlik değerler, insanı insan olmasına bırakın katkı sağlamayı, insanı insan olmaktan da uzaklaştırmaktadır. İnsanı insan yapan değerler, bireyin ve toplumun, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel hayatının her safhasında etkin bir şekilde yaşanmasına katkı sağlayan ilkeler bütünüdür. İnsani değerlerin aşkın değerden beslenir ve etkin bir şekilde yaşama geçirilirse toplumsal uzlaşma ve barış sağlanabilir ve işte o zaman birey insan olma mutluluğuna ulaşabilir. Unutulmamalıdır ki, insanî değerler ancak insanlarla beraber olunduğunda bir kıymet kazanırken değerlerini yitirenler ise, insan olma vasfını da yitirirler.
İnsan olmak demek, aslında insan olmanın ne denli özel ve sorumluluk sahibi olmayı gerektirdiğinin bilincinde yaşamak demektir. İnsanoğlu mutluluğu, ancak kendini bağladığı tüm bağlardan kurtarıp evrenselleşebildiği, tüm yapıyı daha büyük bir pencereden görebildiği ölçüde yakalayabilecektir. Bu başına buyruk olma anlamına gelmemelidir. Bireyin kendi iç dinamiklerini içinde bulunduğu tolumun değerleriyle değerlendirerek harekete geçirilerek dışa açılmasının bir anlatımıdır. Bu amaca ise, ancak sevgi ve bilgi yolu ile ulaşılır. Yeni doğmuş bir çocuğun yüzünde parlayan bir gülümseme, bütün insanların yüreğine serpilmiş olan huzura götürüyorsa, aynı şekilde birbirine sevgiyle, saygıyla yönelen insanların oluşturdukları birlik halkası da, sonsuzluk içinde bütün evreni var eden o tek tohumun açılmış meyvesi gibi saf ve temiz olana doğru götürür.
İnsan olayları algılarken, çözümlerken, başkalarına da yararlı olabilecek bir tutum sergiler. İçindeki sevgi, merhamet, vicdan gibi duyguları algılar geliştirir, çevrenin ve insanın yararına kullanır. İnsanları; insan olmaktan alıkoyan en büyük neden sevgisizliktir. Sevgi gönüllere ferahlık, ruha da huzur, bilincimize de bilgelik verir. Sevgi canları dirilten, vicdanı olgunlaştıran, kalplere hayat veren, kısacası insanı olgunlaştıran bir varoluş iksiridir. Gönül sahasını, muhabbetle suladığımız, gerçeklik güneşiyle aydınlattığımız, aşkımızın ateşiyle ısıtıp ve anlamlı bir birlik oluşturduğumuz da insan olur ve ebedi bir iç huzuru yakalamış oluruz. Bu nedenle diyorum ki, dostlar şehrinin sakini, insanlığın serveri olabildiğimiz kadar insanız. Şayet, yanan ormandaki bir ağaç; göldeki bir damla su kaybı; soyu tükenmeye yüz tutmuş bir canlı türü bize acı vermiyorsa; adam gibi adam olamadık demektir.
Kültür kotlarımızda insanlığın susadığı pek çok evrensel prensip, pek çok aydınlatıcı anlayış mevcuttur. Bu yolla önce kendimizi fark ederek, başkalarına da fark ettirmemiz insanlığın mutluluğu açısından gereklidir. Anlaşılıyor ki, Kültürel kodlarımızda bulunan insani değerleri günü kucaklayacak şekilde ele alabilen akil insanlara, bilgelere, kanaat önderlerine her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Bunun yanın da insan ve insanlığın hakim olduğu, mutlulukların yaşandığı bir dünya için her birimize sorumluluk ve görev düştüğünü, insan olma konusunda bilinçli bir gayretin içinde bulunulması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta da fayda olduğu kanaatindeyim. Yaptığımız işi en iyi şekilde yapmaya çalışmak, sorumluluk alanlarımızın hakkını vermek, insan olma yolunda atacağımız önemli adımlardandır. İnsan iyiye eğilimli, ama zayıf bir varlıktır. Kolayı seçer, işte o zaman da farkında olmadan insanlığından her gün bir parça kaybeder. Bu nedenle diyorum ki, insan olmak zordur. “İliğin en lezzetlisi kemiğin en sertinin içindedir.” gerçeği unutulmamalıdır. İnsan olmak bir onurdur. İnsan olmanın onuru da zoru başarmaktadır. İnsan bedeni ve onuru her şeyden değerlidir. İşte bunun farkında olan insan hem kendi onuruna, hem de diğerininkine saygı duyar. Ötekileştiremez kimseyi. O halde ne kadar insanız? Ötekileştirmediğimiz kadar insanız.
Başkalarında görmek istediğimiz güzellikleri önce kendi nefsimizde yaşamalıyız. Her şeyin iyi ve hoş tarafını görmeliyiz. Kötü olarak tanımladığımız kişilerin dahi mutlaka iyi bir tarafı vardır. Yeter ki biz ona iyi gözle bakalım. Kişinin hatalarını, kırıcı ve yıkıcı bir şekilde değil de yapıcı ve olur tarafından kendisine münasip bir lisanla anlatırsak, her şeyin çok güzel olacağından emin olabiliriz.
Hoca Ahmet Yesevi, Hünkâr Hacı Bektaş-i Veli, Hz. Mevlana, Yunus Emre ve nice tasavvuf erleri adeta insanlığın şifrelerini tanımlamış ve duygu DNA’sının şifrelerini belirlemişlerdir. İşte bize düşen görev, bu şifreleri çağımızın gözüyle okuyup özünü koruyarak günümüz insanına sunmaktır. İnsanın en üst düzedeki gereksiniminin “kendini gerçekleştirme” arzusu olduğunu biliyoruz. Bu arzu, insanı daima bir arayışa sürükler. Arayışa girilince soyut bir amaç ortaya çıkar. İnsanı geliştiren ve diğer canlılardan ayıran yanı budur. İnsan sıfırı keşfedince onun vahametinden korkmuş ve sonsuzluğu keşfederek rahatlamıştır. İnsanın en büyük arzusu ölümsüzlüktür, daima hatırlanmak ister. Bunun için ölmez eserler bırakmak ister. Ölmez eserler bırakabildiğimiz kadar insanız.
Yazının devamı için tıklayınız:
http://www.akasyam.com/kose-yazisi/540/insan-olmak.html