İSLÂM HARFLERİNİN YASAKLANMASI ÜZERİNE
TEESSÜRÜNDEN ÖLEN SEYYİD TÂHÂ
Türkiye - 18-08-2013 13:08
İSLÂM HARFLERİNİN YASAKLANMASI ÜZERİNE
TEESSÜRÜNDEN ÖLEN SEYYİD TÂHÂ
Geçenlerde, bir dönemin İslâmcı camiasının sesi olan Sebil Gazetesi’ni incelerken bir yazı dikkatimizi çekti. Söz konusu yazıda okuduğumuz ilginç hadiseyi sizinle de paylaşmayı ettik. Yazının başlığı “İslâm Harflerinin Yasaklanması üzerine Teessüründen Ölen Seyyid Taha”.
Bilindiği üzere aziz vatanımızda dinimizin ve dünya görüşümüzün kaynağı olan İslâm Harfleri, bir emirle 1928 yılında yasaklanmış başta İslâm âlimleri olmak üzere birçok Müslüman, bu olayın teessürüne kahrolmuşlardır. Bunlardan biride Seyyid Taha’dır.
Söz konusu dergideki yazı şöyle; ibretle okuyalım:
- “Milli Mücadele yıllarında bir ara “Umûr-i Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” ni deruhte etmiş bulunan meşhur Konya Meb’usu Vehbi Hoca bu vazifede iken “Hey’et-i İftâiye Reisi” yani bir nevi “fetva emini” olarak Seyyid Tâhâ Efendi’ yi Ankara’ya aldırtmıştı. Bu zat, sadece dini mes’elelerde değil, astronomi sâhasında da son derece malûmatlı idi. Vaktiyle rasathanenin maruf müdürü Fatih Hoca’ya da bu mevzuda yardımlarda bulunmuştu. Aynı zaman da edip ve hattattı. Ama öyle sıradan bir hattat değil.
Seyyid Tâhâ Efendi Hazretleri, harf inkılabının söylentileri çıktığı sırada, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Müşavere Hey’eti’nde çalışmaktaydı. O zaman ben de vazifem icâbı Ankara’da ikamet etmekteydim. Bir gün Karaoğlan Çarşısı’ndan geçerken, Zincirli Câmii’nin yakının da kendisini ağlarken gördüm. Beyaz sakallarından aşağıya doğru yaşlar yuvarlanıyordu. Derhal yanına koştum, hürmetle elini öptüm ne niçin ağladığını sordum. Bana dedi ki:
“- Duymadın mı, İslâm harflerini değiştiriyorlar!..”
“- Bunda ne var sağdan sola doğru yazmayız da, soldan sağa doğru yazarız!” diye karşılık verdim.
Efendinin o mukadder hali birdenbire değişti. Yüzünü öfke kaplamıştı. Bana dönerek hiddetle:
“- Koca eşşek!” dedi. “Keşke bunu yapmasalar da bir kanun çıkartıp boynumuza haç taksalar!” Sonra daha çok coştu ve câli bir surette ağlamaya devam etti.
Hayretler içinde kalmıştım. Yakinen tanıdığım, ilmine, irfanına, şahsiyetine son derece güvendiğim bu Hoca Efendi’nin niçin böyle düşündüğünü bir türlü anlayamamıştım. Bu ölçüde teessür duyduğunu görünce kendisini teselli için:
“- Merak buyurmayınız efendim. Meclis’te birçok hoca efendi vardır, herhalde bu işe mani olurlar” dedim.
Hoca Efendi’nin evi, eski Meclis binasının karşısında, o zamanlar Hergele Meydanı (Hayvan Pazarı) diye anılan yerdeydi. Üstü toprak kaplı basit bir ikametgâh olan bu eve gittik. Hoca Efendi’nin teessürü bir türlü yatışmıyordu. Hala ağlıyordu. Bu durumda kendisini teselli ve teskin etmek ihtiyacını hissettim ve kendisine:
“- Benim hususi bir kartım vardır. Bununla Meclis’e dilediğim zaman girip çıkar, müzakereleri takip ederim. Dilerseniz Meb’us olan hoca efendileri ikaz edecek bir mektup yazınız. Ben götürüp kendilerine vereyim. Bu suretle şayet mes’elenin ehemmiyetini kavramamış olanları varsa, onları da ikaz etmiş oluruz” dedim. Hoca Efendi bu teklifime memnun kaldı. Eline bir tomar kâğıt alarak o zaman meb’us olan hocaların her birine ayrı ayrı kısa fakat mânidâr birer mektup yazdı. Bunda İslâm harflerinin ehemmiyetini belirtiyor ve bunların değiştirmesi hususundaki teşebbüse mânî olmaya çalışmaları rica ediliyordu.
Sarıklı meb’usların pek çoğunu şahsen tanırdım. Ancak ne yazık ki: Lâtin harflerini getirmeye çalışanlar arasında başında sarık bulunanlardan bazıları da vardı. Yazılan mektupları cebime koyarak Meclis’e gittim. Hepsini bir bir dağıttım. Dilimin döndüğü kadar da mes’eleyi şifahen anlatmaya çalıştım. Meclis’te aslen Tatar olup sakalına kına süren Fehmi Efendi adında bir hoca vardı. Bu zat Lâtin asıllı rakamların kabûlü sırasında kürsüye çıkarak:
“-Asıl değişmesi lâzım gelen rakamlar değil, harflerdir. Onları ne zaman değiştirerek Lâtin asıllı yeni bir alfabe kabul edeceğiz!” diye bağırmıştı. Hakikaten Lâtin asıllı rakamlar daha önce kabul ve tatbik olmuştu.
Fakat nihâyet az bir zaman sonra, sıra İslâm harflerine de gelmişti. Bir gece sabahlara kadar süren müzâkere sonunda İslâm harfleri yasaklanmış, onların yerine bugünkü Lâtin asıllı alafranga harfler kabul olunmuştu. Ben de Seyyid Tâhâ Efendi’ ye söz vermiş bulunduğum için buna dâir gelişmeleri günü gününe takip ediyordum. Nihâyet mâhud kanunun kabul edilmesi üzerine koşup kendisine haber verdim.
“-Maâlesef kanun kabul edildi ve İslâm harfleri yasaklandı!” dedim.
Hoca Efendi’nin aldığı bu haber üzerine rengi sarardı. Şimdi hatırlayamadığım bu âyet-i kerimeyi mütevekkilâne bir surete okudu. Bir bardak su istedi, kendisine verdik. İçti. Sonra:
“-Çok yoğunum. Seni bekledim, uyumadım. Ben biraz yatacağım. Sen sabah namazını bekle ve beni de uyandır!” dedi.
Sabah olunca kendisini uyandırmak için yanına gittiğimde onu yatağında cansız buldum. Seyyid Tâhâ Hazretleri duyduğu kahır ve ıztıraptan göçmüştü!...
Ankara’dan geldikten sonra bu hâdiseyi merhum Fuad Şemsi (İnan) Bey’e anlattım. Pek müteessir oldu ve:
“-Hiç birimiz Tâhâ Efendi kadar doğru düşünemedik ve İslâm harflerinin ehemmiyetini anlamadık!” dedi. Yanında merhum Babazâde Naim Bey de vardı. O da bu teessür ve hayıflanmaya iştirak eden birkaç söz söyledi.
Aradan yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde hâlâ o günün te’sirinden kurtulmuş değilim. Mevlâ cümlesine rahmet eylesin ve bizlere de yüce kitabımızı yazıp okumaya yegâne vâsıta olan bu mübarek harflerin ehemmiyetlerini kavrayabilecek bir iz’an ve idrak nasib etsin!... [36]
Allah, İslâm Harflerinin ilga edilmesiyle kahrolup ebediyete göçen bu Allah dostunun anlayşıyla zihinlerimizi şekillendirsin. [37]
HARF DEVRİMİ ÜZERİNE AYDINLAR KONUŞUYOR
Rıza Nur...
Cumhuriyet sonrasında din ve millet hesabına işlenen ihanetleri görüp, “Kurucu Önder” ve dalkavuklarına isyan bayrağını çeken muhalif kimlik...
Tam mânâda “İslâmcı” sayamayacağımız fakat Anadolu insanının kadim dostu sayılabilecek derecede vatansever, Türkoloji sahasında uzmanlığı olan ve dil katliâmına eserleriyle isyan eden lisan müdafii...
Harf devrimi ve sonrasında yaşadığı ve aktardığı hâdiseler, lisan bahsimize farklı bir pencere açma imkânı veriyor bize.
Rıza Nur’un bakış açısının anlaşılması bakımından, harf devrimi arifesinde kaleme aldığı şu satırlar dikkat çekici:
- “Yine yeni bir inkılâbı... (Mustafa Kemal kastediliyor) Bu adam duramıyor. Her yıl bir inkılâp yapmak heves ve ihtiyacında. Şimdi bununla da harf gazisi oldu. Binbir lâfza-i cemaline bir daha ilâve etti!.. Hâlbuki iddiaları gibi, Lâtin harfi mes’elesi onun iş ve iddiası değil ki. Bundan altmış-yetmiş yıl evvel İstanbul matbuatından Lâtin harfi leh ve aleyhinde münakaşalar olmuştu. On yıl evvel de oldu. İki yıl evvel de oldu.
BÜTÜN ERBABI TEFEKKÜR VE DARÜLFÜNUN (ÜNİVERSİTE) PROFESÖRLERİ MÜTTEFİKAN LÂTİN HARFİ ALEYHİNE REY VERDİLER.” [23]
Rıza Nur şöyle devam eder:
- “Mustafa Kemal, ilk Sarayburnu gazinosunda bu işi yaptı ve orada nutuk verdi. Tam yeri. Çünkü gazino onun akademisidir. O esnada körkütük [24] de sarhoşmuş. Hemen kanunu da yapıp, eski harfleri yasak etti. Baktım Meclis’e bunu ilk müdafaa eden İsmet (İsmet İnönü kastediliyor) oldu. Ve: «Bu inkılâp Türkün terakki yolunda en büyük adımı» diye tefsir etmiş. Şaştım. Ben Ankara’da iken, bir gün İsmet bana Lâtin harfi hakkındaki fikrimi sormuştu. Aleyhinde olduğumu söylemiştim. Sebebini sormuştu, izah ettim. İsmet de bana «Ben de aleyhindeyim» demişti.” [25]
Milletin “geldi İsmet, kesildi kısmet” vecîz sözüyle yâdettiği -nam-ı diğer- Sağır İsmet’in tıynetini tasvir edişine bakılırsa, öncesinde Latin alfabesinin aleyhinde olması, daha sonra ise bu işin şiddetli bir taraftarı olması, İsmet İnönü’nün riyakârlığına bir diğer delildir.
Harf devriminin memlekette açtığı “irfan fetreti”ni şöyle gözler önüne serer Rıza Nur:
- “Yeni harf için her tarafta mektepler açtılar. Halkı cebren bu mekteplere sevk ettiler. Birden gazete satışları durdu. Kitap neşriyatı durdu. Hâlâ böyle. Hükûmet bunlara tazminat veriyor. Mektep kitapları kalmadı. Yeniden basılmaları milyonlar ve uzun zaman istiyor. Bizde millî bir matbaa sanatı vücuda gelmişti. Harfleri İstanbul’da döküyorlardı. Şimdi tuttular, Avrupa’dan harf satın aldılar. Sade Fransa’dan yirmibeşbin kilo aldılar. Bu da yetişmedi. Laipzig’deki meşhur kütüphane ile kontrat yapıp, mektep kitaplarını orada bastıracaklarmış, bu da milyonlar istiyor. BU İŞİ BÖYLE BİRDEN HİÇBİR DELİ YAPAMAZDI. Yaptı. Fakat herşey alt üst ve mahvoldu. Bir irfan fetretidir başladı. Bu fetret yıllarını bilmem ne ile tazmin edecekler. Başka milletler irfân sâhasında dörtnala koşuyorlar. Biz ise gerideyiz. Şimendiferle koşmamız, hattâ tayyare ile gitmemiz lâzımdı. Bil’akis durduk. Durduk değil, eskisini de mahvettik.” [26]
Devrimin “önder”leri; harf devrimini diğer devrimler gibi empoze edebileceklerini ve bu işi çarçabuk başarabileceklerini zannederek en büyük ahmaklığı göstermişlerdi. Öyle ya, şapkayı milletin kafasına zorla takabilirlerdi ama yepyeni bir yazıyı zihinlere hemen yerleştiremezlerdi. Çocukluğundan beri Fransızca okuyup yazabildiği hâlde, “ben bile Türkçe’yi hâlâ Latin harfleriyle doğru dürüst ve sür’atle okuyamıyorum” diyerek, durumun vehametini şâhitlik eder Rıza Nur. Mahut devrim sonrasındaki Türkiye’nin vaziyetini de şöyle nakleder:
- “Mekteplerde cebr ile bir kısım memurlar bu yazıyı öğrendiler; fakat yine doğru dürüst yazıp okuyamıyorlar. Devlet idaresinde işler durmuştur. Derkenarları ne diğer memurlar ne de hattâ bizzat yazan memurlar okuyamıyorlarmış. Henüz memlekette stenografi bilinmediğinden, mahkemelerde, Millet Meclisinde zabıtlar tutulamıyormuş. Yeni yazı, telaffuzu aynen zapt edemiyor. Böyle hafifmeşrabâne ve bir günde yapılan iş böyle olur. Hiç olmazsa bunu evolüsyona, tedrice terk edeceklerdi. Yazı yapılacak ise, evvelâ münakaşaya arz edilecek, mütelealar toplanacak, sonra bir komisyon yıllarla uğraşacak, bir iyi yazı meydana gelecekti. Sonra bununla ticaret işleri, Hükûmet işleri görülmeğe, bazı gazeteler çıkarılmağa başlanacak, kırk-elli yılda eskisi bitecek idi. Buncağızı olsun düşünemediler. Bu yazıdan irfanî ve iktisadî büyük zararlar olmuştur.” [27]
“Basra harab olduktan sonraki” durumu böyle aktarıyor Rıza Nur…
Memleketin irfan hayatına, kültür hayatına, tamiri mümkün olmayan çok büyük bir darbe indirilmiştir artık. Eser yayınlanamamakta; mevcut ilim adamları ve öğretmenler yeni yazıyı bilmedikleri için, bir ânda “cahil” durumuna düşmektedirler. Hattâ işin daha da vahim ve trajikomik tarafı, böyle bir devrimin yapılacağını duyan bir kısım öğrenciler öğretmenlerinden önce yeni yazıyı öğrenmişler ve öğretmenler eğitim sahasında kendi öğrencilerinden daha cahil duruma gelmişlerdir.
O yıllarda, yaklaşık 15 bin kadar eser yayınlanmaktadır Avrupa’da. Bizde ise durum içler acısıdır. Yeni yazıyı birçok ilim adamımız bilmediği ve eski yazı da zorla yasaklandığı için, ülkemizde uzun müddet eser neşredilememiştir.
Üstelik, devrimi yapanlar bile şaşkınlık içindedir. Kendileri bile yeni yazıyı bilmemekte; mektub ve telgraflarını eski yazıyla yazıp, bilâhare yenisine tercüme ettirmektedirler. “Kurucu Önder”in bu mevzu çerçevesindeki cehaletini tesbit etmek üzere, Rıza Nur’un şu yazdıklarını ibretle okuyalım:
- “Mustafa Kemal, «Kaf-q harfini kabul etmem. Lüzumsuzdur» dedi. Bir mektep muallimi, Milliyet gazetesinde, «Aman Paşam, etme, bu (Kaf) lâzımdır. Kabul et!» diye yalvarıyor. Mustafa Kemal, Kaf harfi hakkındaki cevabında «Olmaz, aklım ermiyor, kabul etmem» dedi. Etmedi. Şu onun cehaletinin dehşetine delildir. Zavallı millet böyle bir cahilin elinde oyuncak. Derken bir İmla Lûgati yaptılar. «D»leri «T», «Kalmıyor»u «Kalmayor» yaptılar. Bunlar hep Selânik Dönmesi dilidir. Mustafa Kemal’in dili. Türkçe berbat edildi.” [28]
Evet, berbat edilen, Türkçemiz ile beraber, Müslüman Anadolu insanının herşeyi idi aslında. Maddesi, mânâsı, ruhu, vicdanı, fikri, hissi, hâsılı herşeyi.
Ve karşımıza çıkan vahim tablo…
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, zihinler iğdiş edilmiş ve fikirden yoksun kavruk nesiller çıkmıştır ortaya. Harfler ve kelimeler “düşüncenin resmi” olduğuna göre; gerçekte bu hareket, dilimizle beraber düşünce dünyamızı da katletmiştir.
Dil hassasiyetimiz çerçevesinde ele alınması gereken bir diğer konu da, “Güneş Dil Teorisi” ismini verdikleri ve bizi dünyaya rezil kepaze eden ilim dışı harekettir. İleride tafsilatıyla ve çeşitli belgeler ışığında ele alacağımız Güneş Dil Teorisi, tam mânâsıyla bir faciadır.
Teori, 1930’lu yıllarda Mustafa Kemal tarafından Avusturyalı dilbilimci Hermann Kvergiç’in kitablarından derlenerek alınır. İşin garib tarafı ise; Mustafa Kemal ve ekibinin “Türk dili” (!) ile alâkalı tüm kaynaklarının genellikle Batı kökenli olmasıdır. Bu teori, tüm dillerin Türkçe’den çıktığını iddia etmekte, daha doğrusu uydurmaktadır. O kadar gayr-i ilmî ve gayr-i millî bir harekettir ki, hâmisi Mustafa Kemal henüz hayatta iken, ilim camiası tarafından çöpe atılır.
Rıza Nur, 25 Ağustos 1932 tarihli “Güneş Dil Skandalı” başlıklı yazısında, Güneş Dil Teorisi hesabına yapılan cahilâne faaliyetleri şu şekilde sergiler:
- “22 Ağustos Milliyet’te «Türk Kültürünü bütün dünyaya tanıtacağız» ve yine «Yeni Türk lûgati hakkında Gazi Hazretleri’nin gösterdikleri en küçük bir misâl» büyük serlevhalarıyla bir makale var. Bu gazeteciler, dalkavukluğun artık çok çirkin ve son devrine vardılar. Zavallı millet! Nelere kaldın? Gazi, Yunus Nadi’ye buyurmuş ki: (Hülâsaten): Şeyh Süleyman’ın Çağatay lügatinde «Kilturmak» var, «Mak» lâhikasını kaldır, «Kiltur» kalır. Bu işte Frenklerin culture kelimesinin aslıdır. Bu kelime hars mânâsındadır. Bizden onlara geçmiştir. İmdada koşun, ayol! Ağlayayım mı, güleyim mi, öleyim mi? Yahu! Bu adamın bu safsatalarını okudukça Paris’te ben utanıyorum. Böyle cehalet görülmemiştir.” [29]
Oysa bu trajikomik izah (!) ve icadın (!) aslı şudur:
- “Bu KİLTURMEK kelimesi, bizim (getirmek) mastarının Çağatay şivesiydi.”
Hakikatte Çağatay şivesinden haberi olmayan zümre, lisanımızı cahillerin tecrübe sahası yapmışlardır.
Daha neler var neler, ama sonra...
Peyami Safa
Peyami Safa… Merhum Mehmet Akif’in “gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” diye tenkid ettiği Batı hayranlarına ilmî sahada hemen daima cevab vermiş nadide değerlerimizden…
Harf Devrimi yapıldığı sıralarda çılgına dönen Peyami Safa, 1959 yıllarında çıkardığı dergide mahut devrimin toplum hayatımızdaki menfi tezahürünü şu dehşetli sözlerle nakleder:
- “YERYÜZÜNDE BİR TEK MEMLEKET GÖSTERİLEMEZ Kİ, ORADA GENÇLER KAZARA MİLLÎ KÜTÜPHANELERİNE GİRERLERSE BİR TEK ESER OKUYAMADAN ÇIKIP GİTSİNLER. BÖYLE BİR KATLİAM HİÇ BİR MEMLEKETTE VE HİÇ BİR MEMLEKETİN TARİHİNDE YOKTUR.” [30]
Düşünce dünyamızı tuğla yığınına çeviren, hayatımızı kum taneleri gibi elekten geçirmek suretiyle katleden bu devrim, Anadolu insanına karşı işlenen ihanetlerin en büyüğü olarak tarihin kara sayfalarına geçmiştir artık.
Peyami Safa, “Yunus Emre’nin dilini anlamayan Türk zümrelerinin kafasında Voltaire’nin Fransızcası hâlâ saltanat sürüyor” sözleriyle ilân eder dil şuurundan yoksunluğumuzu. Aradan geçen zaman sonunda, Batı medeniyetinin “kalaslar”ı andıran Latin alfabesinin kafamızdan bir ânda silinip atılmasını istemenin de safdillik olduğunu farkeder Peyami Safa. Bu yüzden, Harf Devriminin ilk yapıldığı dönemdeki şiddetli muhalefetine rağmen, gördüğü manzara karşısında kısa bir sükût yaşayarak yeni bir teklif sunar Babıali muhitine.
Peyami Safa, bu teklifinde, okullarda Latin alfabesinin yanında İslâm harflerinin de okutulması gerekliliğini savunur. Böylece, hem kültürel devamlılık sağlanacak, hem de yeni yetişen nesil Fuzulîleri, Bâkîleri rahatlıkla okuyup anlayacak diye düşünür. İşte o sözleri:
- “Latin alfabesinin tatbik şekillerindeki ifrat ve hatalar, aceleler, yanlış istikamet ve hareketler daha ziyade o zamanki Maarif makamlarına aid olmalıdır. Hele Lâtin harfleri tamamile yerleştikten sonra liselerimizde Arap Harfleri okutulmasında hiçbir kanunî mahzur yoktur. Bu gün de yoktur. Almanya’da Latin harfleriyle birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik hareketi saymak hiçbir Alman’ın veya başka bir medenî millet mensubunun hatırından geçmez. Bizdeki devrim yobazlığının eşine cihanda rastlanmaz. Gençlere dünyanın hayran olduğu, Rusya’da heykeli dikilen Fuzuli’yi aslından mı okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk tarihinin en büyük faslı olan Osmanlı tarihinin başlıca eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz... Devrimbazlar mugalata yapmasınlar. Latin harflerini atıp Arap harflerini getirmek istemiyoruz. Üniversitelerimizde okutulan Arap harflerini ve Osmanlıcayı liselerimizde de öğretmelerini istiyoruz. Buna Türk kanunları engel değildir. Akıl kanunları da bunu emrediyor.”
Peyami Safa, İslâm harflerini öğrenmenin önemine her eser ve yazısında dikkat çeker ve “Arap harfi bilmeyen bir genç için Türk tarihinde ve Türk edebiyatında orta seviyeyi bulacak kadar derinleşmek imkânsızdır” der.
Devrimin yapıldığı ilk günlerde, “millî kütüphanelerimizdeki yüzbinlerle eser ne o olacak? Yarınki nesiller kendi edebiyatlarını, tarihlerini, dil ve lügatlerini, felsefe, din ve hukuk eserlerini okumak imkânından mahrum kalınca, onlara millî kültür nasıl verilecek?” sorusuyla isyanını yükselten Peyami Safa, devrimbaz kafanın icraatlerinden dolayı nasıl bir hayâl kırıklığı yaşadığını ise şu veciz sözlerle ifâde eder:
- “Mahkeme zabıtlarının daktilo ile tutulabileceği, mektepte muallimlerin daha ağır ders takrir edecekleri ileri sürüldü. Arap Harfleri ile yazılmış eserlerin yeni harflerle çevrilip basılabileceği iddia edildi. Gerçekler bu ümitleri suya düşürdü. Mahkemelerde yazı makineleri, dâvacı ve davalıların sözlerini aynen değil, adalet mefhumuna aykırı olarak ancak hulasa halinde zapt edebilmektedir. Bugünkü mektep ve üniversite notlarının perişanlığı malum. Latin harfleri ile yazılmış mektupları okumakta çekilen zorluğu, Arap Harflerinin bir sayfa yazıyı birkaç bakışta kavramak imkânını veren kolaylık ve aydınlığını bilenler daha iyi takdir ederler. Eski Türkçe eserlere gelince, bunların yeni harflerle çevrilip bastırılmalarının da hayal olduğu anlaşıldı. Pek az birkaç eser müstesna, en lüzumlu edebî eserler, divanlar, Tanzimat eserleri, koskoca Hamid’in, Recaizade’nin, Muallim Naci’nin, İsmail Safa’nın, eski ve yeni daha birçok şair, tenkitçi ve romancının eserleri, yüzlerce büyük tarih, Kamusulalâm gibi eşsiz ansiklopediler ve böyle saymakla tükenmeyecek eserler Latin Harflerine çevrilip basılamamıştır.” [31]
Böylesi bir irfan fetreti yaşayan bir milletin hâlâ ayakta kalması dahi son derece calib-i dikkat bir hâdise. Bir milletin alfabesinin değişmesi demek, o milletin kültür ve düşünce hayatının da değişmesi demektir ki, tüm bunlara rağmen iman ateşimizin hâlâ sönmemesi, Murad-ı İlahiye’nin bize bir diğer lütfu olsa gerek…
İbrahim Hakkı Konyalı
Siyonist emperyalizmin içteki ajanları vasıtasıyla kültürümüze en büyük darbenin vurulduğu yıllardı… “Kurucu Önder”, Dolmabahçe Sarayı’nda dil-tarih (!) kongresi ve sergisi düzenlemişti. Kongreye davet edilen misafirler ise, genellikle Paşa’nın dil ve tarih görüşlerini benimseyen Batılı müsteşrik ve Türkologlardı.
O sıralarda bizi biz yapan İslâm Medeniyetinin enfes yazısı yasaklanmış, yerine Batı Medeniyetinin kadim Lâtin alfabesi kabul edilmişti.
Merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın “Kurucu Önder”in topladığı dil ve tarih (!) kongresinde aldığı notlar, bu hareketin zihin dünyamızı nasıl perişan ettiği kadar, bizi dünyaya nasıl rezil kepaze ettiğini de -bir nebze de olsa- göstermektedir.
Merhuma kulak verelim:
- “Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Dil ve Tarih Kongresi bitmiş, bu münasebetle açılan sergi gezilmişti. İtalyan müsteşriklerinden Prof. Rosso yanıma geldi ve:
- Sizin Akdeniz hakkında yazdığınız yazıların hepsi İtalyanca’ya çevrilmiştir. Topkapı Sarayı kütüphanelerini çok iyi tanırsınız, birkaç kitap inceleyeceğiz. Vaktimiz çok dar, bize yardım eder misiniz? dedi.
Bunu memnuniyet ile kabul ettim. Yanındaki bir başka İtalyan profesörle beraber saraya gittik. Kütüphane memuru Latin harfleriyle kargacık-burgacık yazılmış kocaman bir fihrist defteri önümüze koydu. Bu fihristte birçok kitap ve müellif isimleri yanlış yazılmış, âdeta uydurulmuş gibiydi. Saray kütüphanelerinde bulunan Arabça, Farsça ve Türkçe birçok kitabın ve müelliflerinin adlarını doğru okuyup yazacak kimselerin Türkiye’de sayıları maalesef iki elin parmakları kadar azdır. Birlikte oraya gittiğimiz bu yabancı profesör Türkologlar, bu fihristin sahifelerini açtılar. Sonra birbirlerinin yüzüne baktılar. Prof. Rosso kulağıma eğilerek:
‘İbrahim Bey!..’ dedi. ‘Siz harf inkılabı yaptınız, Lâtin harflerini kabul ettiniz. Eski yazınızla yazılmış fihrist defterleri varsa onları istesek, bir suç işlemiş olmayalım!..’
‘Hayır!..’ dedim
Hâfız-ı kütübden İslâm harfleriyle yazılmış fihristleri istedim. Gitti, getirdi. Profesörler çeyrek saat içinde aradıkları yazma kitapları buldular.
Prof. Rosso:
- KUZUM İBRAHİM HAKKI BEY! DÜNYANIN EN GÜZELİ OLAN YAZINIZI NİYE ATTINIZ, O GAYET KOLAY YAZILAN ÇİÇEK GİBİ YAZI ATILIR MIYDI? GARBIN SEÇKİN OTORİTELERİ, İLİM ADAMLARI, KOLAY YAZILIR VE GÜZEL BİR YAZI ARIYORLAR. HENDESÎ VE ÇİRKİN LÂTİN HARFLERİNİ NİÇİN KABUL ETTİNİZ. BEN LÂTİNİM, LÂTİN HARFLERİ DE BİZİM MİLLÎ HARFLERİMİZDİR. FAKAT ONUNLA KÖKLÜ BİR İLİM YAZISI YAZILAMAZ!..”
Bu hatırayı nakleden merhum, başından geçen daha garib bir hâdiseyi şöyle nakletmekte:
- “İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı Hükümeti arasında bilhassa Taşlıca havalisi hakkında ihtilaflar vardı. Avusturya-Macaristan Hükümeti bazı ülkeleri topraklarına katmak istiyordu. Bu maksatla bir basın toplantısı yapılmıştı. Bu toplantıya dünya matbuatının belli başlı mümessilleri katılmışlardı. Türkiye basınını da Hüseyin Cahit Bey temsil ediyordu. Fransızca konuşan İmparator’un beyanatı daha ziyade Türkiye’yi ilgilendirdiği için Hüseyin Cahit Bey’in beyanatlarının hepsini tespit etmek istiyordu. Konuşması bittikten sonra Hüseyin Cahit’e:
- Söylediklerimi siz de aynen kaydedebildiniz mi? Meslektaşlarınız sahifeler doldurduğu halde, sizin elinizde bir tek sahifecik var! dedi.
Hüseyin Cahit Bey:
- Evet, majesteleri, söylediklerinizin hepsini kaydettim. Dinlerken serî bir surette Türkçe’ye çevirerek yazdım. İsterseniz, Türkçe olarak yazdıklarımı Fransızca’ya çevirerek okuyayım…
Hüseyin Cahit Bey iyi Fransızca bilirdi. Yazısını da çok ince yazardı. İmparator’un beyanlarından tuttuğu notları Fransızca’ya çevirerek ifade edince İmparator onun elindeki bir tek varak(kâğıt)tan ibaret kâğıdı almış, yazıya bakmış ve hayretle:
- Bu kadar laf, şu kadarcık küçük kâğıda nasıl sığdı. Bu ne güzel yazıymış demiş ve kâğıda uzun uzun bakmıştır.
Hüseyin Cahit, bana bu hikâyeyi naklettikten sonra:
- BİLİYORSUNUZ, BİZ DE LATİN HARFLERİNİ TERVİC EDİYORDUK. BÜYÜK GÜNAH İŞLEMİŞİZ!.. BU HARFLERLE YAZI YAZAMIYORUM, ELİME KALEMİ ALINCA LATİN HARFLERİ FİKRÎ İNSİCAMIMI BOZUYOR, demiştir.”
Merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın anlattığı bu hatıra, dil devriminin, su katılmamış bir İslâm düşmanı olan Hüseyin Cahit nezdinde bile ne kadar gayri ilmî olduğuna mesned teşkil etmekte.
İslâm Düşmanı Hüseyin Cahid’in, İslâm yazılarının aleyhinde gözükmesine rağmen, 1947 yılında Hakkı Tarık Bey’e yazdığı İslâm harfleriyle mektubu ve Lâtin Alfabesini bir türlü benimseyememesi, durumun vehametini göstermiyor mu?
Bilinen bir gerçek: O yıllarda neredeyse bütün basın erbabı, yazılarını eski yazı ile yazmaktaydı. Hattâ Abdullah Cevdet bile bunların içindeydi. Bu gerçeği İbrahim Hakkı Konyalı şu şekilde belirtmekte:
- “Refiî Cevad Ulunay gibi Türk matbuatının kıdemli kalemşörlerinden olup eski yazımızı bilenlerin hepsinin, daima bütün yazılarını İslâm harfleriyle yazdıkları bir gerçektir. Hatta o kadar ki; dini mübâtâtsızlığı ve İslâmı inkârı ile meşhur İçtihad Mecmuası sahibi Abdullah Cevdet bile böyle yapardı. Hâlbuki bu zat her mânevi kıymete karşı çıktığı gibi İslâm yazısına da karşı çıkmış ve bu mevzuda pek çok yazı kaleme almıştır. Mecmuasında Hristiyanlık Âleminin kullandığı rakamları kullanırdı. Çok cimri, paracı bir bedbahttı. Yeni harfler kabul edilince mecmuasının satışı sıfıra inmişti. Zarar ediyordu. Benim çalıştığım ‘Son Posta’ gazetesi onun matbaasının yanındaydı. Komşu idik. Sık sık bana yeni harflerin kötülüklerinden bahsederdi. Bir gün beni matbaasına çağırdı. Çay içtik. Diyordu ki:
- İbrahim Bey, bu harfleri tavsiye ve müdafaa ederken büyük günah işlemişim! Tövbeten Nasûhâ!..”
Arapça bilirdi. Nasuh tövbesiyle tövbe ediyor, Allah’tan günahlarının affını diliyordu. Koyu bir Latin harfleri düşmanı olarak ölüp gitmişti. Tabutu Ayasofya Camii’nin musallasına konmuştu. Müslümanlar bu münkirin cenaze namazının kılınmayacağını söylüyorlardı. Ben:
- O, yeni harfleri kabul ettirme günahını işlediği için bütün günahlarından tövbe etmiştir! dedim. Bu sözüm üzerine namazı kılınabildi.”
1896 yılında hayata gözlerini açıp 1984 yılında ebediyete uğurlanan merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın mevzuumuz ile alâkalı şu hatırasına kulak vererek bitirelim:
- “Rahmetli Zeki Velidî Bey’den dinlemişimdir. Meşhur Türkolog Rosso Viyana’da verdiği bir konferansta; ‘Güzel Türkçe’yi hiçbir kuvvet yıkamamıştır. Yeni harfler yıkacaktır. Bu harfler Müslüman Türkler’in geçmişleriyle, tarihleriyle gelenekleriyle alâkalarını koparacaktır’ demiştir.”
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu…
Türk basın hayatının çok yakından tanıdığı simalardan…
Babıali merkezinden “ESKİ HARFLERİMİZ İÇİN UMUMİ AF İSTİYORUM” sayhasını kopartıp, İSLÂM HARFLERİNİN cesur müdafiliğini meslek edinen bahtiyarlardan…
Kültür dünyamızın katledilmesinin en müessir zeminini hazırlayan harf devriminin menfi dünyasını şu şekilde beyan eder merhum;
- “Türk dilinin fonetiğine pek uygun olduğu iddia edilmiş olan bu harfler, Türk millî hançeresini bozmuştur. Yirminci asrın ilk çeyreği içinde doğmuş olanların dillerindeki şive kıvraklığı, Lâtin harfleri ile yetişen nesillere sirâyet ettirilememiştir.” [32]
Evet…
Merhumun sözleri, son derece doğrudur. Türk Dilinin fonetik yapısının, Latinize harflerle sağlanamayacağı son derece aşikâr olan hakikatlerden…
Fonetik yapısı bozulan dilin, musikisinin de, tiyatrosunun da, edebiyatının da, hâsılı tüm hayatî sahalardaki eserlerinin de bozulacağı hakikatini, bizlere şu şekilde beyan ve ihtar ediyor Nizamettin Nazif:
- “İstanbul hanımefendisinin dudaklarındaki o bülbül şakıyışlı Türkçe uçup gitmiştir. Türk dilinin hatibi kalmamış, Türk sahnesinin aktörü, Türk müziğinin hânendesi, dilin sihrini kaybetmiştir. İnanmayan, radyosunun düğmesini çevirir ve dinler. İnanmayan, Büyük Millet Meclisi’ne gidip dinleyiciler balkonunda oturur, kürsüye çıkanlara kulak verir. İnanmayan, dilediği tiyatronun gişesine gidip bir bilet kestirir, sahnede konuşanlara kızabildiği kadar kızar.” [33]
Nizamettin Nazif’in de beyan ettiği bu haince ve cahilce teşebbüs; nihayetinde, Türkçemize en büyük darbeyi indiren hareket olmuştur. Bunun bir diğer tabiî neticesi olarak, Türkçemizi ilmî hakikatleri anlatamaz hâle getirmiştir. Bu gerçeğe bir misâl vermemiz, mevzuumuz açısından son derece faydalı olacaktır.
Ankara Ortadoğu Üniversitesi’nde rektör olan Kemal Kurdaş’a “Niçin İngilizce ile tedrisat yapıyorsunuz” diye bir soru geldiğinde; Kemal Kurdaş, şu cevabı verir:
- “Türkçe ile tedrisat yapılamaz, çünkü bu dil kifayetsizdir.”
Bunu diyenler, gün gelip de “İngilizceyi ikinci resmî dil kabul edelim” derlerse hiç şaşırmaya gerek yoktur. Zira lisan meselesinde idarecilerimizin ve çoğu entellektüellerimizin kifayetsizliği ve umursamamazlığı inanılmazdır. En büyüğünden en küçüğüne kadar iş çevreleri da hâliyle bu açılan çığırının peşinde sürüklenmektedir ki, şirket isimleri ve sokaklarımızdaki tabelalar, yarı İngilizce yarı Türkçe vaziyettedir artık bugün. Bu hadisenin vehametini kestiremeyecek kadar duyarsız idarî ve siyasî çevreler, harf inkılabını yapanlar kadar mesuldür.
Lisanımızı Latinize harfler ile bozup İngilizceye peşkeş çekenlere, Nizamettin Nazif şu sözleriyle tepki koyar:
- “Lâtin harflerine meydanı boş bırakmak için eski harflere karşı (sanki lâzımmış gibi) savrulmuş olan aforoz yüzünden, öz medeniyetimizin asırlar boyu kâğıda dökülmüş nice nice hazineleri umumi harsımızdan âdeta saf dışı edilmiş gibidir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin hâlis Türk ve Müslüman vatandaşlarının yüzde doksan dokuz onda dokuzu eski Türk harflerini bilmemektedir ve bunların hepsi, Türk kitaplık ve arşivlerindeki kıymetlerin hepsinden gâfildir. Bu neticeyi hâlâ bir millî kazanç gibi görenler varsa alınlarını karışlarım. Latin harflerini tutturabilmek için pek sert konuşan bir ihtilal, belki beş yıllık bir kültür mahrumiyeti
emredebilirdi. Ama bir millete öz kültür hazinesinin kapılarını sittin sene kapamak, en hafif ifade ile hüzün verici bir insafsızlık olurdu. Olmuştur da. Ve bu insafsızlık devam etmektedir de.”
Peyami Safa’nın kültür devamlılığı sağlanması için okullarda Osmanlıca’nın da okutulması gerektiği fikrini Nizamettin Nazif şu sözleriyle doğrular:
- “Eski harflerin resmî ve klâsik tahsil kadroları için de ciddi surette ele alınması zamanı gelmiştir. Zerre kadar korkulmasın: Eski harflerin okutulması ve Osmanlıca’nın bilinmesi Lâtin harflerini ne ortadan kaldırır, ne de zedeler.”
Hem Peyami Safa’nın, hem de Nizamettin Nazif’in bu teklifi yerindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beş yıl sonra yapılan Harf Devriminden günümüze kadar 85 yıl geçmiştir. Peyami Safa’nın ve Nizamettin Nazif’in okullarda Osmanlıcanın da okutulması teklifi, çok çok sınırlı bir çerçevede de olsa, seçmeli bir ders olarak Osmanlıcanın bazı okul müfredatlarına eklenmesi suretiyle hayata geçirilmeye başlanmıştır. Ama çok yetersiz, ama çok geç; tüm bir dil ve kültür dünyamız harab olduktan sonra...
Unutmayalım ki, bugün Latin alfabesinin DERHÂL kaldırılması gibi bir fikir beyan edilemez. Zira zihin dünyamız artık bu harfleri benimsemiştir ve bu harflerle de çok geniş bir “birikim” sözkonusu olmuştur.
Şu hâlde bizlere yâni Müslümanlara düşen aslî vazife; Lâtin harflerinin yanısıra İslâm harflerini de öğrenmek, millî ve ilmî hazinemiz olan Osmanlıca’yı da derhal öğrenmek, ancak bu arada TEDRİCÎ bir şekilde de olsa İslâm harflerine geçiş için kampanya yürütmek olmalıdır.
İsmail Karakuzu
İsmail Karakuzu… İslâmcı camianın dikkat çekici simalarından… Gerek Milli Gazete’de gerekse diğer yayın organlarında yazdıklarıyla kendisinden oldukça söz ettirmişti bir dönem…
Lisan bahsi ve harf devrimi üzerine kaleme aldığı yazılar; zihin dünyamıza farklı zenginlikler aksettirmekte. O hâlde daha fazla uzatmayalım ve İsmail Karakuzu’ya kulak verelim:
- “Harf değişikliği bir milletin daha önceki kültürünü reddederek sil baştan işe koyulması demektir. Bu haliyle içtimai değişikliklerin –hiç şüphesiz- üzerinde en fazla durulmaya değeridir. Halbuki bizde bu inkılâbın yapılmasından önce leh ve aleyhte pek çok yazı çıkmış, münakaşalar yapılmış bulunduğu halde, bilahare bu neşriyat bıçak gibi kesilmiştir. Zira Hârf İnkılabını tervic eden ve onu kuvveden fiile çıkaran siyâsî otorite, aksine bir mülâhazaya tahammül edebilecek olduğunu bugüne kadar aslâ göstermemiştir. En basit muhâlefetlerin en ağır şekilde tecziye edildiği otoriter şeflik devrinin dimağlardaki acı intibaları, böylesine derin ve köklü bir değişiklik hareketi üzerinde gerektiği şekilde durulmasına imkân vermemiştir. Elli yıl önce ne umulduğunun ve bugün ise neye ulaşıldığının muhâsebesinin yapılmasındaki zarûret ise âşikârdır. “ [34].
Vatanımızın “millî” köklerini sökerek tüm maddî-manevî kurumlarını siyonist emperyalizmin kucağına atan Kemalizmin bu istikametteki en tahribkâr davranışıdır belki Harf Devrimi… Bugün “antiemperyalist” olduğunu iddia eden “kemalist ulusalcı” kesim, ne o gün bunun farkındaydı ne de bugün farkında. Daha doğrusu, “tepedekiler” herşeyin farkındayken, tabanlarındaki dalkavuk ve ahmak kitle hararet ve cehaletle alkışlıyordu bunu.
Evet. Harf İnkılabı; Anadolu insanını İslâmî ruh ve düşünceden uzaklaştırmanın ve onu kendi köklerine yabancılaştırmanın adıydı. Bu gerçeği şu şekilde beyan eder İsmail Karakuzu:
- “Üstelik Türk Milleti için bu mesele sırf millî ve tarihî kültürü alâkadar etmekle kalmayıp, aynı zamanda dinî veçheleri de ihtiva etmektedir. Zira terk ettiğimiz alfabe, mukaddes kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim’in okunabilmesi için yegane vasıtaydı. Hakikaten bugün kullandığımız Lâtin asıllı harflerle Kur’ân-ı Kerim’in doğru olarak yazılıp okunamadığı münakaşa kaldırmaz bir gerçektir. Bu itibarla, bizde harf değişikliği aynı zamanda ve evveliyatla dinî bir mes’ele teşkil etmekte olduğu halde, bugüne kadar mes’elenin bu veçhesi üzerinde gerektiği şekilde durulmamıştır.” [35]
Tarih boyunca milletler iki sebeble alfabe değiştirmişlerdir:
1) Din Değiştirme.
2) Esâret
İsmail Karakuzu şu şekilde doğrular bu gerçeği:
- “Umûmiyetle yeni bir din kabul ederek onun tâyin eylediği asabiyete dahil olan milletler, o din için umûmi ve müşterek olan alfabeyi de kabul etmişlerdir. Bunun tarihte pek çok misali vardır. Türk Milleti’nin İslâm harflerini kabulünde bu sâik rol oynamıştır. Fakat İslâmlaştıktan sonra bu dinin bir nevi alamet-i farikası mevkiinde bulunan harfleri benimseyip kabul etmek, Türk Milleti’ne mahsus bir hareket değildir. Gerçekten Çin ve Endonezya Müslümanlarından Slâv asıllı Boşnaklar’a kadar İslâmlaşan her unsur, aynı yolu takip etmiştir. Hıristiyanlık câmiası için de aynen vaki olan bu hareket tarzını kınamaya ise, imkan olmadığı meydandadır. Tarih boyunca bir dinin mensupları arasındaki en büyük yakınlaşmayı sağlayan, daima yazı beraberliği olmuştur. Esaret sebebiyle yazı değiştirmenin zamanımızda bile misalleri mevcuttur. Mesela bugün Moskof idaresi altında yaşayan Türkler, Kiril asıllı çeşitli alfabeler kullanmaktadırlar. Hıristiyanlaşmadıkları halde bu alfabeleri kabul ve tatbik etmeleri hayretle karşılanabilir. Fakat bunda kendi irade ve ihtiyarlarının bir rolü olmadığını söylemeye hacet yoktur. Gerçekten Ruslar, idaresi altındaki Müslümanların birlik ve beraberliğini imkansız kılmak için onların her birine –hepsi de Kiril yazısından çıkarılmış olan– çeşitli alfabeler kullanmayı mecburî kılmaktadır. Hatta bu dessâsâne harekete, sadece muhtelif Müslüman unsurların birbirleriyle anlaşmamalarını sağlamak için baş vuruyorlar. Üstelik aradan onbeş yirmi sene geçince alışılmış olan yeni alfabeleri de tekrar tebdil ve tağyir ederek nesiller arasındaki asgarî anlaşma ihtimalini de bertaraf etmekten geri kalmayan Ruslar hesabına son derece akıllıca bir hareket teşkil eden bu hususun, Türkiyemiz bakımından dehşet verici bir ibret tablosu teşkil ettiği muhakkaktır.”
Sözlerimizi İslâm Harflerinin kullanılışının son günü, Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir karikatürün altında yazan şu hainâne sözlerle bitirelim;
- “Bugün gömdüğümüz Arap harfleri ile yarın kullanacağımız Türk Harfleri arasındaki fark, deve ile otomobil arasındaki fark kadar büyüktür. Arabistan’ın çöllerinden gelen deve iptidâiliğin, gericiliğin, betaetin remzi, Batı’dan aldığımız otomobil ise, terakkinin, medeniyetin, sür’atin timsalidir. Deve o ağır, battal ve mütevekkil yürüyüşü ile bizleri senelerce çöllerde dolaştırdı, bir türlü medeniyet vahasına ulaştıramadı. Şimdi çöllerden yıldırım sür’ati ile geçen, her mâniayı kolayca aşan o medeniyet vasıtası bizi çabucak istediğimiz yere eriştirecektir. Deveyi çoktan bırakıp otomobile atlayarak bizi geride bırakmış olan milletlere artık sür’atle yetişeceğiz. Deve, fariza-i haccı ifa edenleri Kabe’ye götürdü. Otomobil de terakki ve tealiye teşne olan milletimizi medeniyet kabesine götürecektir.”
“Mürteci” dediğiniz İran “deve” dediğiniz o İslâm harflerini kullandıkları hâlde uzaya gidiyor, atom bombası yapıyor ve binlerce kilometre menzilli füzeler yapıyorken, siz Batıdan aldığınız “son model otomobil”le (!) 80 yıldır yerinizde sayıyorsunuz, neden acaba?!
Neyse, “deveye sormuşlar...” hesabı, nereleri doğru ki ve doğruydu ki bunların?..
Yazının tamamı için:
http://www.yeniakademya.org/yazarkonu-78-metin_acipayam-722-harf_dil_devrimi_etrafinda.html
METİN ACIPAYAM – YENİ AKADEMYA