KINALI KUZUM yada OH BABY
Annelerimiz ne güzel severdi bizi
Köşe Yazıları - 19-09-2013 11:24
Annelerimiz ne güzel severdi bizi. Ne “prens” olmak zorundaydık, ne “prenses” . Hele annelerimiz ve babalarımız bize asla “aşkım” demezdi. Ne güzel kelimeydi, ne güzel hitaptı “yavrum”, “kınalı kuzum”. Biz kendimizi hep annemizin ve babamızın “yavrusu” olarak bilirdik ve hep “yavruları” olarak kalırdık.
“Aşkım” , “prensesim”, “prensim”…
“Aşkım” hitabının muhatabı olan bir çocuk, annesine saygı duyma konusunda sorun yaşamaz mı veya babasına? İzlediği bütün filmlerde her türlü mel’anet “aşkım” hitabının ardından gelmiyor mu? Aldatmak, ihanet, bağırıp çağırmak,kavga, öldürmek (ya benimsin ya toprağın)….. Prens olmak, hep cesur olmak, hep ejderhayla savaşıp prensesi kurtarmak, korkmamak…
Karanlıktan korkmaya hakkı yok artık oğullarımızın, korkup annesinin şefkatli kollarına atılmaya… Hele sen bir prensessin, nasıl güzel olmazsın. Şrek çizgi filminde bile çirkinlere yaşam hakkı yok, mutlu olma hakkı yok… Zavallı sarışın ve çok güzel olamayan kızlarımız… Nasıl atlatsın ergenliği yüzündeki sivilcelerle…
Nasıl annesine bağırıp çağırmasın çenesindeki sivilcenin bozduğu moralle. Çünkü önemli olan çok güzel, en güzel olmak, “prenses” olmak. Hiç sivilceli prenses olur mu?! Oysa bizim annelerimizin ayağının altında cennet vardı. Bastığı yerleri bile severdik biz, kaldı ki O’na ses yükseltmek…
Kelimelerin gücüne inanırım ben. Kırk gün ne dersen birine öyle olurmuş. “Deli” deyin deli, “veli” deyin veli olurmuş. Çocuklarımızın üzerimizdeki en büyük hakkı isim hakkıymış. Neden acaba! Günümüzde tercih edilen isimlerin çoğu akustiği güzel diye isim yapılmış. Mana ya yok yada sıkıntılı. Mesela, çocuğunuza her gün “taş” veya “toprak” diye hitap ettiğinizi düşünün veya “boran” veya “fırtına” veya “kasırga” veya “güneş” veya “ateş” veya “afet” veya “yalancı”… Bu anlamları taşıyan isimlerin yanında çocuklarınıza bir de “selim” veya “halim” veya “nezaket” veya “letafet” veya “zarafet” veya “yardım”… gibi anlamlar taşıyan isimlerle hitap ettiğinizi düşünün. Çocuğun ismi hem fırtına olacak hem düz duvara tırmanmayacak… Çocuğun ismi Ateş olacak ve kendine dokunanı yakmayacak, acıtmayacak… Mümkün mü!!! Tabi önce en yakınından başlayacak acıtmaya.
İş yerlerimizin ismini de önemsiyorum. İsimlerin kendini ifade etmede çok önemli olduğunu, güven tahsis etmede büyük rolü olduğuna inanıyorum. Mesela “lokantalarımız” vardı eskiden. Yemeğin içindeki etinden, yağından hiç şüphe duymadığımız. “Afiyetle” yerdik, “elhamdülillah” der, ustaya da teşekkür eder “eline sağlık” iltifatını garsonla yollardık. Bugün “restaurant”larımız var; yemeklerinin içindeki etinden emin olup yemeğini afiyetle yiyemediğimiz. “Katkı maddeli bir şey kullanmışlar mıdır acaba?!”, “Ne tür bir yağ kullanıldı acaba?!” gibi endişelerin hep aklımızın bir kenarında durduğu. İsim bizden değil ya, bizim hassasiyetlerimize hassas olup olmadıklarından emin olamadığımız. Hele festfudlar (özellikle okunduğu gibi yazdım) , Kafeler… Oralarda yenenler yemekten kabul edilmez bizde; zira tencerede pişmeyene yemek demezler çünkü.
Sonra Adile teyzemiz vardı bizim bir de. İyilerin hep kazandığı, iyilik yaparken şiddete bulaşmayan kahramanların olduğu masallar anlatırdı hep. “Canavarla savaşırken canavarlaşılmayan.”, yetişkinlerin mahvettiği dünyayı kurtarma görevinin, çocukların küçücük omuzlarına yüklenmediği çok güzel masallardı onlar. Sonra da hepimizin gözlerinden tek tek öper uykuya yollardı bizi. Rüyalarımızda Keloğlan olurduk, Balkız olurduk, Boğaçhan olurduk biz. Hem kendimizi öğrenirdik, hem de kendimiz kalmanın yollarını. Bugün Benten, Bakugan, Gormiti Lordu oluyor çocuklarımız. Sonra da okulda öğretmenler, evde anneler zaptedemiyor çocukları. Çünkü onlar “dünyayı kurtarıyor” her gün. Öğretmen de kim, anne de kim!!!
Benim ayakları toprağımıza basan bir hayalim var: Türkçe konuşulan sokaklar, Türkçe filmler oynayan tv kanalları, Türkçe isimleri olan mağazalar, Türkçe örf ve adetlerimizin yaşandığı ilişkiler, çok değil, 100 yıl öncelerde yaşamış dedelerimin yazdıklarını tercümana ihtiyaç duymadan okuyabileceğim bir eğitim sistemi, sabah kahvemi, akşam çayımı birlikte içebileceğim, pişirdiği keki “Burnuna kokmuştur” diye düşünüp komşusuna da bir dilim gönderen komşular, Çocuğu hastalandığında ambulanstan önce arayabileceği komşusu olabilen apartmanlar…… Benim bir değil, çooook hayalim var. Tüm hayallerimin gerçekleşmesi, her bir insanın bir başka insanın “yavrusu” olduğunu unutmamasına bağlı…
Ne diyor san atçı: “Hiç birimiz masum değiliz, bize öğretilmiş bu öfkeler. Bu hırçın, bu kalp kıran eller, bir zaman bebektiler…….”