O Gücü Millete Vermek
Aslında “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye pek aşina olduğumuz bir sloganı var Türkiye Cumhuriyetinin
Köşe Yazıları - 12-06-2012 14:34
Aslında “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye pek aşina olduğumuz bir sloganı var Türkiye Cumhuriyetinin.
Ancak Cumhuriyet kurulduğundan bu güne kadar, millet adına bu gücü hep belli odaklar kullanagelmiş ve “rejimi koruma” adına, asıl hak sahibine karşı bu gücü, baskı aracı olarak kullanmış.
Bu gün bir “vesayet” tartışması yapıyor ve bir türlü bitiremiyorsak bu tartışmayı, bu, “ortada kalan, gelenekselleşmiş gücün asıl sahibine bir türlü verilememesinden” kaynaklanmaktadır.
Son on yıldır, iktidarı elinde bulunduran Ak Parti’nin “askeri vesayeti” kısmen kırmış olması dolayısıyla itiraz edilebilir bir cümledir yukarıdaki.
Bununla birlikte üretilen “sivil vesayet” kavramının, eski düzenin devam etmesini isteyenler, yeni durumla çıkarları ve kurulu çarkları akamete uğrayanlar tarafından üretilmiş olması “güç bende artık” sendromunu boşa çıkarmıyor.
Yıllarca bir kesim tarafından kullanılan gücün, şimdi halktan aldığı destekle o vesayeti kıran iktidar tarafından kullanılıyor olmasında bir sorun yok.
Sorun, iktidarın bu gücü ne kadar halk adına ve onun için kullanıp kullanmadığında.
İşte bu günlerde bu can yakıcı sorunun en bariz yansımasını “özel yetkili mahkemeler”, ” cemaat hükümet çatışması!” , “darbeciler pusuda bekliyor” gibi gündemlerde görüyoruz.
Yalın bir şekilde söyleyecek olursak. Asıl sahibine tevdi edilmemiş bir gücün elde edilmesine dair bir savaş, yapılan bunca değişikliğe rağmen sürmektedir.
Askerin elinden alınan bu güç kimin yedeğinde duracak?
Demokrasiyi ve halkın iradesini askıya alarak darbe girişiminde bulunanları muhakeme ederken, “özel yetkiye” ihtiyaç duyan yargıçların mı?
Sivilleşme ve demokratikleşme sürecinde iktidara açık destek veren liberal aydınların mı? (çünkü şu sıralar, ”hükümetin, muhafazakâr bir yapıya dönüşme emareleri sergilediği” kuşkularını gizlemiyorlar.)
“Cemaat”, “hizmet”, “cemiyet” şeklinde herkesin kendi tanımlamasını kullandığı yapının, verdiği varsayılan desteğin diyeti olarak, hükümet politikalarına müdahil olacak kadar işin içine çekilip bir güç devşirme çabasının yedeğinde mi olacak?
Her kesimin hakkı olduğunu düşündüğü bir güç paylaşımının tozu dumanı içerisinde demokrasi ve insan haklarının kurumsallaşmasını beklemek epey yorucu olmakta.
Aslında AKP’nin 2007 yılında, mevcut cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün adaylığını engellemek için çıkartılan 367 krizini aşmak için aldığı seçim kararı; Hem eski vesayetçi sistemin hamilerinin hamlelerini boşa çıkarması, hem de böylesine milletin geleceğine dair hayati bir mesele de onun hakemliğine başvurmuş olması, güç mücadelesine halkı yani gücün asıl sahibini de eklemlemiş olması, “hâkimiyeti millet” şiarının pratiğe dökülmesinden başka bir şey değildir.
Bu gün itibariyle, bu gücün tek başına, halk adına, hükümet tarafından kullanılamayacağına kanaat getirmiş olanlar, ya da hükümetin halkın faydasına değil de, kendi çıkarları doğrultusunda bu gücü kullandığı kanaatinde olanların seslendirdiği olumsuz ve halk iradesine ters, bu emaneti kullanırken gösterilmesi gereken nezahetten yoksun davranışlardan kaçınılması gerekmekte.
Bunun başka yolu yordamı yok.
Elbette halk adına bu yetkiyi birisi sembolik olarak elinde bulunduracak.
Ancak halkın olanı yine ona karşı kibirle, ben yaptım oldu ve tepeden bakan tavırlarla,
”hadi bi oyna da görelim” jargonuyla sunmak,
Yanına yaklaşılamayan, kendisine ulaşılamayan, “küçük dağları ben yarattım” duruşu ve tavrıyla halkın arasında gezen milletvekilleri ve bakanlarla, şişirilmiş egolarını, ceplerini şişirmek için kullanmaya çalışan taşra teşkilatına sığınmış adamlarla…
Halktan alınan emanete ihanet içerisinde olunmadığı söylemleri, hükümeti inandırıcı kılmıyor.
Hükümet tarafından yapılan, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş, devasa dönüşümler, önümüzdeki yüzyılı şekillendirecek hamleler, basiretsiz ve çapsız, kendi keselerini doldurmakla meşgul taşra temsilcileri yüzünden. “Güç (para)kimde olacak” kısır döngüsüyle malul olmakta.
Onca emek, onca çaba ziyan olmakla kalmayıp, umutlarımız, kendini bilmez mal toplayıcılarının arsız iştahlarına kurban gitmektedir.
Genel başkanı kefen giymiş olarak dolaşan bir iktidar partisinin taşra temsilcilerinin, ne giyeceklerine dair marka belirleyememiş olmaları, kendi şehirlerinde üstüne yakıştıracağı, eşine takıştıracağı kostümü bulamadığını ve başka büyük şehirlerden tedarik ettiğini “bir sosyal statü “ zannederek şişinerek anlattığı bir yapının, ne kadar daha devam edebileceği artık sorgulanmalıdır.