SEVİYORUM BU ŞEHRİ

Gençlik yıllarımızın bir dönemini beraber geçirdiğimiz Türkiye’ nın ve dünyanın incisi yedi tepeli bu şehirde 90 lı yılların öğrencisi, 2 binli yılların siyasisi ex dostlarım başta olmak üzere hayatının bir kısmını bu şehre vakfetmiş olanlar iyi bilirler İstanbul aşkının sevdalısını yavaş yavaş yorduğunu, üzdüğünü, zehirlediğini, hasta ettiğini ve sonunda öldürdüğünü

Köşe Yazıları - 19-08-2013 12:20

Gençlik yıllarımızın bir dönemini beraber geçirdiğimiz Türkiye’ nın ve dünyanın incisi yedi tepeli bu şehirde 90 lı yılların öğrencisi, 2 binli yılların siyasisi ex dostlarım başta olmak üzere hayatının bir kısmını bu şehre vakfetmiş olanlar iyi bilirler İstanbul aşkının sevdalısını yavaş yavaş yorduğunu, üzdüğünü, zehirlediğini, hasta ettiğini ve sonunda öldürdüğünü.

Ne güzel demişti şair,

“ İstanbul’a dönüşünü seviyorum …”

Ben de seviyorum bu şehre geri dönmeyi. Yorulmak, üzülmek, hasta olmak ve sonunda bu şehrin kucağında ölmek pahasına da olsa sevdalıyım, aşığım ben bu yedi kocalı zalim güzele.

Seviyorum, çünkü Eyüp el Ensari, Yuşa Aleyhi selam, Mehmet Emin Tokat-i, Aziz Mahmut Hüdai, Zuhurat ve Somuncu baba, Sümbül, Merkez ve Yahya Efendi Hazretleri ve adını sayamadığım için bana haklarını helal etmelerini umduğum diğer Allah dostlarının birçoğu bu şehirde.

İşte bu yüzden seviyorum ruhumun manevi açlığa yenik düştüğü ve ceset bedenimin yüreğime ve ruhuma dar geldiği, basiretimin kelepçelendiği zamanlarda ruhumu doyurmak ve basiretimi boğan prangalardan kurtulmak, gönül ağrılarımı dindirmek  için gidecek bir çok manevi sofra ve gönül şifahanesine sahip olmasından dolayı seviyorum bu Şehirlerin Sultanı’nı.

Hatta kimi zaman çeşmesinden akan aynı İski suyunu içtiğim, mecburiyetten dolayı aynı metrobüsde yan yana oturmak zorunda kaldığım, kahpe, yavşak, vatan haini,  dünyalık makam ve para için ruhunu şeytana satmış dünün mazlumu, bugünün zalimi olmuş  bazı “Esfel-ii Safilin” ler ile aynı toprağa basmaya mecbur olduğum halde seviyorum…

N’oldu? Şaşırdınız değil mi?

Kiminiz içinizden, bir kısmınızda sesli bir şekilde,

“Bu adamın kafasına taş mı düştü acaba, durup dururken İstanbul sevdasını yazıyor”

Diye düşünmeye başladınız.

Elhamdülillah başımıza taş falan düştüğü yok. Vücut sağlığımız gayet iyi hamdolsun.

Ama…

İstemeden de olsa bir süre ara vereceğiz bazı okuyucularımızın bizi sevmese de “yine ne yumurtlamış bu adam” merakından ötürü kafa yorarak okumak ve zaman ayırmak zorunda kaldığı,için önce kendisine kızıp, sonrada nefsine hoş gelmeyen ifadelerimizden ötürü sırtındaki pardösüye, çarşafa ve başında ki başörtüsüne aldırmadan arkamızdan okkalı bir küfür ve beddua savurduğu; bazı okuyucularımızın ise “Helal olsun adama, kelli felli meşhur yazarların yazamadığını yazıyor, bizim sıkıntılarımıza tercüman oluyor Allah razı olsun ondan” diyerek arkamızdan dua etmelerine vesile olan “derin yırtmaçlı cehennemlik müenneslerden bahsettiğimiz  yazılarımıza”

Neden mi?

Neden olacak mecburiyetten.

Çünkü,

Patron öyle istiyor…

Biliyorsunuzdur herhalde bu ülkede patron ne derse doğrudur.
Patron her zaman haklıdır.

Patronun haksız olduğu durumlarda birinci madde geçerlidir.

Bizde mecburen emir telaki ediyoruz sevgili patronumuz  Recep YAZGAN’ın tavsiyelerini.

Ama bu konuda ne kadar başarılıyız siz verin kararı.
Çünkü,

“ Kırk yıllık Kani olmuyor bu saatten sonra Yani…”

Börtü böcek, yemek tarifi veya aşk hikayesi yazalım diye çıktık yola ama birde baktım ki farkında olmadan da olsa giydirmişiz biyerlere…

Neyse idare edin artık bir süre bu iflah olmaz doğrucu Davut’u…

Son bir söz, yazmazsam içime dert olur.

Okuyucularımızın yazılarımıza istinaden bizi kafalarında nasıl bir şablona oturttuklarını, hakkımızda ne kadar suizanda veya hüsnü zanda bulunduklarını bilmiyorum ama azda olsa tahmin edebiliyorum.

Fatiha suresinin tefsirine bir daha bakın bir zahmet “yürüyen leşler”

Gıyabımızda,

Hüsnü zanda bulunan Allah kullarından Rab’bim razı olsun.
Suizanda bulunanlara da Allah hidayet nasip etsin…

(Amin)
Günün Diğer Haberleri
haber yazılımı