“Civilian Resistance Against Genocide: Global Sumud Filosu and International Law (Soykırıma Karşı Sivil Direniş: Küresel Sumud Filosu ve Uluslararası Hukuk)” başlıklı uluslararası konferans, Yeryüzü Avukatları Derneği (Worldwide Lawyers Association - WOLAS) ve Küresel Sumud Filosu’nun (Global Sumud Flotilla - GSF) işbirliğinde Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi ev sahipliğinde; yoğun bir katılımla düzenlendi.
Konferans; Gazze ablukası, deniz yoluyla insani yardım, devletlerin uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleri, uluslararası ceza hukuku ve sivil direniş gibi başlıkları gündeme taşıdı.
Selamlama konuşmalarında Küresel Sumud Filosu’nu temsilen Avukat Shabnam MAYET, Yeryüzü Avukatları Derneği (WOLAS) Başkanı Av. Enes KAFADAR ve Muğla Cumhuriyet Başsavcısı Oğuzhan DÖNMEZ yer aldı.
“Gazze’de yaşananlar uluslararası hukuk sisteminin çöküşünün ilanıdır”
Sempozyumun açılış konuşmasını yapan WOLAS Başkanı Av. Enes KAFADAR, hukukun statükoyu koruyan bir tahakküm aracı olmaktan çıkarılması gerektiğini vurgulayarak şunları ekledi:
“İçinden geçtiğimiz ‘belirsizlikler çağı’, küresel sistemin ve kurallara dayalı düzenin ciddi bir kriz yaşadığı bir dönemdir. Gazze’de aylardır tanık olduğumuz tablo, sadece bir halkın maruz kaldığı ağır bir kıyım değil; aynı zamanda II. Dünya Savaşı'ndan bu yana inşa edilen ve evrensel olduğu iddia edilen uluslararası hukuk sisteminin çöküşünün ilanıdır. Soykırım ve insani erişimin engellenmesi karşısında sivil direniş; hukuksuzluğa karşı hukukun temel normlarını savunma eylemidir. Küresel Sumud Filosu, Gazze halkının sarsılmaz Sumud ruhunu hukuk zemininde temsil eden meşru bir sivil pratiktir. Bizler, filonun meşruiyetini tartışmaya açanlara karşı savunmada kalmayacak, haklılığımızı tavizsiz ve sağlam bir hukuki zeminle savunacağız. Şunu da çok iyi biliyoruz: Uluslararası hukuk, sadece ihlaller yaşandıktan sonra failleri yargılayan pasif bir cezalandırma mekanizması değildir. Aksine; diplomasi masasını kuran, devletler arası ilişkilerin seyrini belirleyen ve siyasi gündemi tayin eden son derece etkili bir güçtür.”
Enes Kafadar’ın konuşmasının ardından söz alan Shabnam Mayet, Filistin’deki soykırımın durdurulması çağrısında bulunarak Küresel Sumud Filosu hukuk koordinasyonunun 100’den fazla ülkeden katılımcıyı bir araya getirdiğini söyledi. Mayet, hukukun dayanışma ve hesap verebilirlik aracı olarak kullanılması gerektiğini vurgulayarak, bu mücadelenin Filistin’in özgürleşmesine hizmet ederken dünyanın dört bir yanındaki tüm ezilen halkların özgürleşmesi için de hukuki emsaller oluşturmayı amaçladığını belirtti.
“Soykırıma karşı durmak insani bir zorunluluktur”
Shabnam Mayet’in konuşmasının ardından Muğla Cumhuriyet Başsavcısı Oğuzhan Dönmez söz alarak açılış bölümünün son konuşmasını yaptı. Dönmez şunları söyledi:
“Bugün burada, Gazze’de yaşanan ve insanlık vicdanını derinden yaralayan trajediyi sadece siyasi değil, uluslararası hukukun ve insan haklarının temel ilkeleri ışığında değerlendirmek üzere toplandık. Bir hukuk adamı olarak ifade etmeliyim ki soykırım, insanlığın ortak mirasına karşı işlenmiş en ağır suçtur ve hiçbir gerekçe bu suçu meşrulaştıramaz. İnsan hakları sadece metinlerde birer vaat değil, her bireyin her şart altında sahip olduğu dokunulmaz bir kalkandır. Hukuk, suskun kalmak için değil, haksızlığa karşı durmak ve hesap verebilirliği tesis etmek için vardır. Bu konferans, sivil inisiyatiflerin hukuk zemininde nasıl bir direnişe dönüşebileceğini göstermesi bakımından tarihî bir öneme sahiptir. Adaletin coğrafyası yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun soykırıma karşı durmak, bir hukukçu için sadece mesleki değil, insani bir zorunluluktur.”
“Gazze’de sivil alanlar askeri hedef gibi gösteriliyor”
Xi’an Jiaotong-Liverpool University’de Öğrenme ve Öğretimden Sorumlu Dekan Yardımcısı olarak görev yapan Prof. Mohsen Al Attar, konferansın ana konuşmasını gerçekleştirdi.
Al Attar, göre çoğu zaman özgürlük alanı olarak görülen açık denizleri, tarihsel olarak sömürgeci şiddet, emperyal ticaret ve askerî tahakkümle iç içe anmak durumunda kalındığını belirtti. Al Attar, bu nedenle İsrail’in Gazze ablukasının da gıda, ilaç ve hareket serbestisi üzerindeki baskısıyla bu tarihsel tahakküm mantığının güncel bir devamı olarak okunması gerektiğini ifade etti.
Ablukayı yalnızca hukuka aykırı bir uygulama değil, aynı zamanda aşırı kalabalıklaşma, yoksunluk ve umutsuzluk üreten bilinçli bir hukuki strateji olarak tanımlayan Al Attar, sivil alanların askerî hedef gibi gösterildiğini ve hem İsrail’in hem de Avrupa’nın sorumluluğunun görünmez kılındığını belirtti.
Konuşmasının sonunda, Küresel Sumud Filosu’nun sembolik değil, denizi tahakküm alanı olmaktan çıkarıp dayanışma alanına dönüştüren doğrudan bir eylem olduğunu vurguladı.
“Devletlerin sorumlulukları var”
İlk oturumda Gazze ablukası, deniz savaşı ve uluslararası hukukta insani erişim ele alındı. Küresel Sumud Filosunun hukuk ekibinden Bader Al Naoımı, Küresel Sumud Filosu’nun, hem insani yardım girişimi hem de hukuki hesap verebilirlik mücadelesi olduğunu söyledi. Konuşmacı, filo katılımcılarının yalnızca aktivist değil, ihlalleri belgeleyen, tanıklık oluşturan ve farklı ülkelerde yürütülecek hukuki süreçlere katkı sağlayan “hesap verebilirlik aktörleri” olduğunu vurguladı. Bu nedenle filonun, Filistin’in özgürleşmesi, yaptırımlar, tazminatlar ve adalet arayışı açısından uzun vadeli bir mücadele zemini oluşturduğunu ifade etti.
Ali Osman Karaoğlu, İsrail’in mevcut savaştan çok önce Gazze’de kara, hava ve deniz üzerindeki kontrolüyle; ekonomiyi, sağlık sistemini, suya erişimi, sanitasyonu ve sivil altyapıyı zayıflatarak yaşanamaz koşullar oluşturduğunu söyledi. Karaoğlu daha sonra üçüncü devletlerin sorumluluğuna değinerek, Uluslararası Adalet Divanı’nın devletlerin hukuka aykırı işgali tanımama, bu işgale yardım veya destek sağlamama ve hukuka aykırı durumların sona erdirilmesi için iş birliği yapma yükümlülüklerini açıkça ortaya koyduğunu vurguladı.
“Barış Kurulu Gazze üzerinde dış kontrol mekanizması üretiyor”
M. Beheşti Aydoğan, Barış Kurulu’nun kendisini insani yardım ve yeniden inşa mekanizması olarak sunduğunu, ancak pratikte Gazze üzerinde dış kontrolü yeniden ürettiğini belirtti.
İkinci oturumda devlet sorumluluğu, uluslararası ceza hukuku ve üçüncü devletlerin yükümlülükleri tartışıldı. Mehmet Emin Büyük, asıl mücadelenin uluslararası hukuku kimin, hangi çıkarlar doğrultusunda ve hangi yönde şekillendireceği üzerine olduğunu söyledi. Büyük, hukuki değişimin çoğu zaman küçük, belirsiz ve ilk bakışta zayıf görünen adımlarla başladığını, ancak bu adımların zamanla kalıcı etkiler oluşturabildiğini vurguladı. M. Hamza Ünal, soykırım ve kıtlıkla karşı karşıya olan bir halka giden yardımın engellenmesinin, transit devletler bakımından soykırımı önleme yükümlülüğünün ihlali ve hatta suça ortaklık riski doğurabileceğini vurguladı.
Ayşe Didem Sezgin ise konuşmasında, çevresel yıkım, aç bırakma ve soykırımın hukuki değerlendirmesi arasındaki ilişkiye odaklandı. Filistin’de zeytin ağaçlarının sökülmesi ve hasadın engellenmesi örnekleri üzerinden, sivillerin hayatta kalması için gerekli ekolojik koşulların sistematik biçimde ortadan kaldırıldığını anlattı.
“Sumud, uluslararası topluma sorumluluklarını hatırlatıyor”
Üçüncü oturumda sivil direniş ve denizde insan hakları başlıkları öne çıktı. Amina Sherazee, Küresel Sumud Filosu’nun insanlığın vicdanını temsil eden ve devletlerin, Birleşmiş Milletler’in ve uluslararası kurumların temel insan haklarını korumadaki başarısızlığına verilen doğrudan bir cevap olarak değerlendirdi. Soykırım, kölelik, işkence, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları yasağı gibi hakların devletlerin tanıdığı ayrıcalıklar değil, hiçbir hükümetin görmezden gelemeyeceği bağlayıcı normlar olduğunu vurguladı. Sherazee, filonun İsrail’in cezasızlıkla hareket etmesine imkân tanıyan hükümetlere meydan okuduğunu ve uluslararası topluma terk ettiği yükümlülükleri hatırlattığı için önem taşıdığını ifade etti.
Hüseyin Dişli de, İsrail’in Gazze ablukası ile sivilleri gıdadan, yardımdan ve temel yaşam imkânlarından mahrum bıraktığı belirtti. Dişli, Barış Kurulu’nun Filistinlilerin iradesini ve insani erişimi dış aktörlerin kontrolüne bırakan bir mekanizma olduğunu söyledi.
“Abluka ve işgal sona ermeli”
M. Emre Gökmenoğlu ise, İsrail’in iç güvenlik yasalarının, insani yardım aktivistlerini önceden “güvenlik tehdidi” olarak çerçevelemeye imkân tanıdığını; düşmana yardım, yabancı ajanla temas veya terör örgütüne hizmet sağlama gibi suçlamaların uzun süreli gözaltıları meşrulaştırmak için kullanılabildiğini belirtti. Gökmenoğlu, insani yardımın, İsrail hukuk pratiğinde teröre maddi destek gibi gösterildiğini; gizli deliller, kapalı yargı süreçleri ve avukata erişimin kısıtlanması ise alıkonulan kişilerin kendilerine yöneltilen suçlamaları öğrenmesini ve bunlara itiraz etmesini zorlaştırdığını vurguladı.
Konferansta katılımcılar, hukukun kâğıt üzerinde kalmaması için ihlallerin belgelenmesi, tanıklıkların korunması ve sivil toplum ile hukukçuların birlikte hareket etmesi gerektiği mesajını verdi.
Program, Gazze’ye yönelik abluka ve işgalin sona erdirilmesi ve insani yardımların engelsiz biçimde ulaştırılması çağrısıyla sona erdi.