Yerel Yönetimlerin Demokratikleşmesi
Kentler kapitalizme özgü tüm eşitsizlikleri en keskin biçimde bünyelerinde barındırmaktadır.
Türkiye - 18-08-2013 10:11
Günümüzün kentleri temel olarak kapitalizmin ürünüdür. Daha eski dönemlerde nispeten küçük bir nüfusu barındıran, üretimi el sanatlarına dayalı ve öncelikle birer ticaret ve idare merkezi niteliğini taşıyan kentler, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte yapısal değişikliklere uğramıştır. Köylerle kentler arasındaki ve değişik bölgelerdeki kentlerin kendi aralarındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, ulusal merkezi devletlerin kurulması, büyük sanayi işletmelerinin ortaya çıkması, kentlerin toplumsal yapısı içinde büyük ağırlık kazanmalarına yol açmıştır. Yüz binlerce, bazı durumlarda milyonlarca köy emekçisinin kente akın etmesine neden olan kapitalist gelişme, kentleri toplumsal yaşamın temel merkezleri durumuna getirmiştir. Daha kapitalizmin ilk aşamalarında kent yönetimini ele geçirmiş olan burjuvazi, siyasi iktidara el koyduktan sonra egemenliğini daha da pekiştirmiş, kent yaşamının her alam, burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına göre düzenlenmeye başlamıştır. Kapitalist ülkelerde kentler, sömürüye dayanan bu sisteme özgü tüm eşitsizlikleri en keskin biçimde bünyelerinde barındırmaktadır. Kentler, toplumsal sınıflara göre bölünmüş durumdadır. Varlıklıların oturdukları semtlerle işçi ve emekçilerin oturduğu semtler birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır. Başta yol, su, elektrik, kanalizasyon olmak üzere her türlü sosyal hizmetleri varlıklı kişilerin oturduğu semtlere en yaygın ve kaliteli biçimde götürülmüş, bunların eğitim, sağlık, ulaşım gibi öteki hizmetlerden de dilediklerince yararlanma olanakları yaratılmıştır. Oysa işçi ve emekçi semtleri için durum tam tersidir. İşçi ve emekçilerden değişik ad ve yollarla toplanan paralarla varlıklıların semtlerine hizmet edilmekte, kentin geri kalan kesimlerine yapılan hizmetlerse göstermelik kalmaktadır. Kapitalist ülkelerde kentler, nüfuslarının ezici çoğunluğunun işçi ve emekçilerden oluşmasına karşın, en antidemokratik bir biçimde, bir avuç büyük burjuva ve büyük mülk sahibinin çıkarma göre yönetilmektedir.
Egemen sınıflar, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin daha iyi bir yaşam için yaptığı mücadeleyi, merkezi siyasi iktidara ek olarak yerel yönetimler eliyle de baskı altına almakta, işçi ve emekçilerin yaşam koşullarını, sömürüyü en üst düzeye çıkaracak bir biçimde düzenlemektedirler. Küçük bir azınlığın çıkarlarını kollamak pahasına, kent nüfusunun bütününe yakın bir bölümü önemli sorunlarla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu sorunların büyük bir bölümü, kapitalist gelişmenin plansızlığının, daha büyük kârlar için geniş yığınların haklarının, hatta yaşamlarının hiçe sayılmasının sonucudur.
Büyük sermayedarlar ve mülk sahiplerinin el koyup mülkiyetlerine geçirdikleri uçsuz bucaksız arsalar ve büyük mülkler, yaratılan toplam değerden bu küçük azınlığın çok önemli pay elde etmelerine, rant gelirine dayanan büyük zenginliklere sahip olmalarına yol açmaktadır.
Yeni kent topraklarının kullanıma açılması ve işçi, emekçilerden toplanan paralarla kentsel hizmetlerin geliştirilmesi sonucu bu toprakların üstün değer kazanmasıyla kentsel rantlar hızla artmaktadır. Bir toprağın kent arsası sayılması kararı buna dayalı imar planları, altyapı yatırımları ile ilgili tercihler, kentsel mal ve hizmetlerin fiyat tarifeleri, burjuvazinin egemen olduğu yerel yönetimlerce saptanmaktadır. Öte yandan, belli alanlarda getirilen sınırlamalarla, esas olarak tekelci nitelikte kâr olanakları yaratılmaktadır. Egemen sınıflar, başta büyük burjuvazi, düzenin kendilerine sağladığı bu rant ve kâr olanaklarını, sınıfsal çıkarlarına en uygun biçimde değerlendirmekte, çıkarlarına en uygun biçimde değerlendirilmekte, bu arada el konulan değerlerin bir bölümü büyük burjuvazi tarafından kendilerine yandaşlar sağlamak için kullanılmaktadır. Kapitalist kent yönetimlerinin bir diğer niteliği, işçi ve emekçileri yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden enflasyonist ekonomi politikasına hizmet etmektir. Merkezi iktidarın pahalılığı teşvik edici, tekelci ortaklıklara en geniş vurgun olanaklarını sağlayıcı politikasına ek olarak, yerel yönetimlerin de egemen sınıflardan yana işlemesi sonucu, işçi ve emekçilerin zorlu mücadelelerle elde ettikleri ücret ve maaş artışları, fiyatların yükselmesiyle fazlasıyla geri alınmaktadır. Yerel yönetimlerin fiyat yükselmeleri karşısında alır göründükleri önlemler tamamen göstermelik niteliktedir.
Öte yandan, belirtildiği üzere kent içinde varlıklıların oturdukları semtlere üstün nitelikli mal ve hizmetler götürülürken, işçi ve emekçilere barınma, beslenme, ulaşım, sağlık ve diğer alanlarda götürülen mal ve hizmetler, ancak çalışabilmelerini sağlamaya yeterli, diğer bir deyişle yaşam koşullarını alabildiğince asgarî düzeyde tutmaya yönelik bulunmaktadır. Böylece, ücret ve maaşların artırılmasını amaçlayan toplumsal baskı, hafifletilmeye çalışılmaktadır. Burjuvazi, kentlerin yoksul kesimlerindeki kötü yaşam koşullarını düşük ücret ödeyebilmenin bir olanağı olarak da değerlendirdiği için memnundur. Devlet harcamalarının ağır yükünün işçi ve emekçi sınıfların omuzlarında olması gibi, yerel yönetimlerin harcamaları da gene büyük ölçüde işçi ve emekçilere yükletilmektedir. Egemen sınıfların, kamuca yapılan yerel yatırımların finansmanındaki payı son derece düşük tutulmaktadır. Üstelik burjuvazinin, doğrudan kente yüklediği sorunlar nedeniyle, esasında, kent dışı tarafından karşılanması gereken pek çok hizmetin maliyeti de çalışan halkın sırtındadır.
Kent Yönetimi, İşçi ve Emekçiler İçin Büyük Önem Taşıyor
Bugün, ileri ve orta derecede gelişmiş ülkelerde kent nüfusu, toplam nüfusun büyük çoğunluğudur. En geri ülkelerde bile kentlerde ortaya çıkan sorunlar, geniş yankı uyandırmaktadır. Dolayısıyla kent yaşamı ve bu yaşamla ilgili sorunlar ülke nüfusunun büyük bir bölümünü doğrudan, diğerlerini de dolaylı olarak ilgilendiren sorunlar durumuna gelmiştir. Bütün bu nedenlerle kent yönetimlerinde etkin olunması ve giderek yönetimin ele geçirilmesi, işçi ve emekçiler bakımından büyük önem taşımaktadır. Büyük sermaye sahiplerinin, büyük mülk sahiplerinin yerel yönetimlerdeki etkinliklerinin kırılması ve bu yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ülke çapında demokratikleşmenin önemli parçasıdır. Kentler, bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesinin öncü gücü olan işçi kitlelerinin yaşadığı, tüm toplumun her türlü baskı ve sömürüden kurtulması için verilen mücadelenin odaklaştığı alanlardır; çalışan yığınların örgütlenme ve mücadelelerinin en ileri boyutlara ulaşabildiği yerlerdir. Bu nedenle, kent yönetimlerinin demokratikleştirilmesi için verilen mücadele, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bilinçlenip örgütlenmesinde Çok daha ileri olanaklar yaratması açısından da önem taşımaktadır. Kent yönetimleri, gelecekteki sömürüsüz ve mutlu toplumun oluşturulması için işçi sınıfı ve emekçi yığınların ilk iktidar deneyimlerini kazandığı önemli bi-rimlerdir. Kent yönetimleri, bugün işçi ve emekçilerin yaşam düzeyinin biraz olsun yükseltilmesi, belirli ferahlama olanaklarının yaratılması için kullanılabilecek önemli araçlardır.
Siyasi iktidar burjuvazinin elinden alınmadan, kapitalist sisteme son verilmeden, çalışan kitlelerin temel sorunlarının çözümlenemeyeceği bir gerçektir. Siyasi iktidar, kapitalist yapısını korudukça ve bir avuç sömürücünün çıkarma göre işledikçe, kent yönetimleri aracılığıyla elde edilebilecek başarılar sınırlı kalmaya mahkûmdur; bu nokta asla gözden kaçırılmamalıdır. Ancak bu temel ilkeye karşın, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin etkin oldukları, iktidarda bulundukları yerel yönetimler yoluyla azımsanamayacak ileri adımlar atılabileceği de bir gerçektir. Bu nedenledir ki, bu yönetimler aracılığıyla başarılabilecek, ya da bu yönetimlerde etkin olmanın üstünlüklerinden yararlanarak gerek yerel alanda, gerek merkezi yönetim üzerindeki baskıyla sağlanabilecek gelişmelerin saptanması büyük önem taşımaktadır.
Türkiye’de Yerel Yönetimler
Osmanlı dönemindeki belediye anlayışının temel dürtüsü kapitülasyonlar ve ülke içinde filizlenen kapitalist ilişkilerdir. Belediye hizmetleri yalnızca bu ilişkiler içindeki kesimlerin çı-karlarını gözeten bir anlayışla uygulanmaya çalışılmıştır. İşçi, emekçi kesimlere yönelik hizmetler ise hiç denecek kadar az olmuştur. Bunların yönetimde söz ve karar sahibi olmaları ise tartışma konusu bile edilmemiştir. Saray ve çevresi, işbirlikçi burjuvazi, bir kısım ayan ve emperyalistlerin gereksinim ve çıkarları, merkezî yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de kararlarını belirlemiştir.
Cumhuriyet dönemine Osmanlıların bu belediyecilik anlayış ve uygulamalarıyla girildi. Osmanlı belediyeciliği Cumhuriyet Türkiye’sine hiçbir önemli deney ve birikim bırakmadı. Cumhuriyet döneminde belediyecilikle ilgili ilk önemli deneyimler 1923-1930 yıllan arasında, özellikle Ankara’nın başkent olarak Yunan ve Kurtuluş Savaşı’nda yanıp yıkılan Batı Anadolu kentlerinin onarımı sırasında kazanıldı. 1930 yılında bugün de yürürlükte olan Belediyeler Kanunu çıkarıldı. Ne var ki, bu yasa Türkiye’deki yerel yönetimlerin gereksinimlerini karşılamaktan çok kapitalistleşme özleminin bir ifadesiydi ve 1884 tarihli Fransız Belediyeler Yasasının adeta tam bir çevirisi niteliğindeydi. Nitekim aynı yıl çıkarılan Yapı ve Yollar Kanunu, belediyeler için bir yönetmelik niteliğini taşıyordu. Amaç, kapitalist kent anlayışını yukarıdan aşağı dayatmaktı. Bu yasanın bazı maddelerine göre, yollar genişletiliyor, ilk kez kaldıran zorunlu kılınıyor ve çıkmaz sokak yasaklanıyordu.
1930’da kabul edilen yasayla, belediyelere altyapı yapma görevinin verilmesinin yanı sıra, bazı demokratik haklar da getirilmişti. Örneğin kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınıyor, seçmen yaşı indiriliyor, planlı belediyecilik anlayışı getirilmeye çalışılıyordu. Bu yasaya göre seçimle işbaşına gelen belediye meclisi kendi içinden başkanını seçiyordu. Ancak seçilen başkanın Cumhurbaşkanı’nca onanması gerekiyordu. Eğer bu onay alınamazsa seçim iptal edilerek, yeni seçim yapılıyordu. Bu seçim sistemi daha sonra Milletvekili Seçimi Yasasıyla birleştirilerek yü-rürlükten kaldırılmıştır.
1930-1940 yılları arasında belediyelerin görevleri durmadan genişletildi. Gene bu dönemde, başlıca nüfus artışına dayalı «büyük devlet» olma politikası nedeniyle halk sağlığına özellikle kentlerde daha önem verilmeye başlandı ve bu amaçla bir Hıfzıssıhha (sağlığı koruma) yasası çıkarıldı. Bu görev de belediyelere verildi.
Durmadan artırılan görevlerine karşın belediye gelirlerinde bir artış öngörülmüş değildi. 1933 yılında çıkarılan bir yasa ile feodal oktruva vergisi de kaldırıldı; gümrük vergisine eklenen yüzde onlarla sağlanan ek gelir, nüfus yoğunluğuna göre belediyeler arasında bölüştürülmeye başlandı. Özellikle İstanbul gibi bazı büyük kentlerde yabancı ortaklıkların elinde bulunan tesisler kamulaştırılarak belediyelere devredildi. Ancak bu sınırlı önlemler, belediyelerin yasayla kendilerine verilen görevleri yapabilmesi için yeterli geliri sağlamaktan uzak kalmaya mahkûmdu. 1950 öncesi CHP iktidarının son döneminde çıkarılan Belediye Gelirleri Yasası da kısmi bir ferahlama sağlamakla birlikte, soruna köklü bir çözüm getirmemiştir.
1946-1950 arasında DP muhalefetteyken, yerel yönetimlerin gelir kaynaklarının artırılmasını savunduğu halde 1950’de iktidara geldikten sonra eskisinden de daha merkeziyetçi bir politika izledi ve esas itibarıyla belediyelerin geliştirilmesi ve demokratikleştirilmesi bakımından olumlu hiçbir şey getirmedi
DP döneminin kentler açısından en önemli olaylarından biri de kuşkusuz «gecekondu patlaması»dır. 1923-1946 yılları arasında kentleşme hızı yüzde 6’ya varan tek kent Ankara idi. 1930’larda Ankara’da gecekondu sorunu önemli boyutlarda ortaya çıkmış, Millet Meclisi’nde çeşitli tartışmalara konu olmuştu. Ancak Ankara gibi Kurtuluş Savaşı öncesi küçük bir kasaba olan kentin Başkent olmasının sonucu olan bu özel durum 1950’lerdeki dışa bağımlı hızlı kapitalistleşme ve tarımda kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle, gerek köylerde iş olanaklarının giderek darlaşması, gerek kentlerde sanayileşmenin doğurduğu işgücü açığı sonucu, bütün büyük kentlerde kentleşme hızı, Ankara’nın olağanüstü olarak nitelendirilen hızına erişti. Kapitalist sistemin plansız işleyişi içinde kentlerde konut ve genellikle altyapı üretimlerinin bu hıza ulaşabilmesi olanaksızdı. Üstelik kapitalist ilişkiler içinde de olsa alınabilecek önlemler de alınmamış, bu konuda hiçbir ciddi adım atılmamıştı. Sonuç, çok kısa bir süre içinde bütün büyük kentlerin çevresinin gecekondu bölgeleriyle sarılması oldu. Gecekondularla ilgili ilk yasalar 1948’de çıkarıldı. Bu yasalarla gecekondular meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Çünkü gelişen sanayinin bol ve ucuz işgücüne gereksinimi vardı ve gecekondular, en az maliyetle ve üstelik devletin ve kapitalistleri kendilerinden hiçbir şey katmaksızın, işçilerin konut sorununa bulduğu bir çözümdü. Böylesine ucuz bir çözüm, özel kişüeût tapulu arsalarına dokunmadıkça, burjuvazinin çıkarlarına en uygun yol olarak görülüp, özendirildi bile. Kentlerdeki, nüfus artışı, inşaat sektörünü zorunlu olarak önemli sektörlerden biri haline getirmişti. Böylece, konut inşaatının boyutları alabildiğine genişledi ve yapı malzemesi sağlayan ve üreten sanayi tekelleri kısa sürede çaplarını birkaç kat artırma olanağını buldular. Kentlerdeki bu büyüme nedeniyle kent arsaları üzerinde büyük rantlar, spekülatif kazançlar ataymaya başladı. Bütün bu oluşumların doğal sonucu olarak da arsa komisyoncusu, yapsatçı müteahhit, taşeron ve aynı durmana ortaya çıkardığı yeni öğelerden meydana gelen yeni bir burjuva ve esnaf kesimi doğdu.
1957’de Yapı ve Yollar Kanunu yürürlükten kaldırılarak, İmar Kanunu çıkarıldı. Bu yasanın, belediye sınırlan içindeki imar faaliyetlerinde ayrıntılara kadar inmesine karşın, bu sınırların dışındaki imar faaliyetleriyle hemen hiç ilgilenmemesi dikkati çekiyordu. Bununla güdülen amaç, kent içinde, kapitalistleşmenin gereklerine ve burjuvazinin yararına olarak imar faaliyetlerine müdahale ederken, kent dışındaki alanı, burjuvazinin istediği biçimde değerlendirmesi için serbest bırakmaktı. Böylece kent toprağında ve kent içi mal ve hizmetlerin dağıtımında oluşan rantların ve spekülatif kazançların aslan payını alan burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin, bu kazançları çok daha büyük ölçülere vardırmasının yasal koşullan da hazırlanmış oluyordu.
1958’de İmar ve İskan Bakanlığı’nın kurulması ve İstimlak Kanunu’nun çıkarılmasıyla, kentleri kapitalistleştirmek yolunda önemli bir adım daha atılmış oldu. DP döneminde karayolu taşımacılığına verilen önem sonucu artan motorlu taşıt araçlarının yarattığı yeni sorunları çözebilmek için de trafikle ilgili yetkiler belediyelerin elinden alınıp, merkezi yönetime bağlandı.
Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın kurulmasıyla da belediyeler, turistik tesisler üzerindeki yetkilerini ve dolayısıyla gelirlerini merkezi yönetime kaptırdılar. DP döneminde girişilen yeni uygulamalardan biri de GİMA ve MİGROS’un kurulması oldu. Enflasyon ve hayat pahalılığına karşı, bunun asıl kaynaklarına inmeyip, büyük tekelci sermayeyi koruyan, buna karşı küçük esnafı cezalandıran, bunun için Millî Korunma Kanunu’nu uygulatan DP iktidarı, bu zincir mağazalarla bazı tüketim mallarının daha ucuza satılabileceğini, bunun da toplulaşma ve büyük işletme ile olanaklı olduğunu göstermek istiyordu. Gerçekten bu dönemde binlerce küçük esnafa meslekten men ve diğer cezalar verildi.
Millî Korunma Kanunu ve bu yasa uyarınca esnafa verilen cezalar ancak 1960’da Millî Birlik Komitesi tarafından yürürlükten kaldırıldı. Böylece bugüne gelindi.
Kentler ve Sınıf Mücadelesi
Dün olduğu gibi bugün de bir avuç büyük burjuva, büyük mülk sahibi, kentlerin bugünkü yapı ve durumlarından büyük çıkar sağlamaktadır. Kentlerle bunca yoğun uğraşın temel nedeni de budur. Bugünkü yapı ve işleyişleriyle belediyeler küçük bir azınlığın değirmenine su taşımaktan başka bir şey yapmamaktadır. Hızla ilerleyen kentleşme ve kurulan yeni belediyeler, onların bu olanağını daha artırmaktadır. Ülkede mevcut belediyelerin yansından fazlası, tam 1026 belediye son 25 yılda, 1950 ile 1975 yıllan arasında kurulmuştur. Bunlara her gün yeni belediyeler eklenmektedir.
Oysa kapitalizmin gelişmesine paralel olarak büyüyen işçi sınıfımız artık birçok kentin sayıca en kalabalık sosyal kesimidir. Bunlara, dar gelirli, kapitalizmin her geçen gün yıkıntıya uğrattığı emekçi kitleler de eklenince, kentin çok büyük çoğunluğunu işçiler ve emekçilerin oluşturduğu açıktır.
1960’larda iyice serpilen işçi sınıfımızın bilinç düzeyi ve mücadeleciliği artmış, kararlı adımlarla gelişmeye başlamıştır. Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı’nın alınmasıyla sendikalar hızla bü-yümüştür. İşçi sınıfının politik alandaki mücadelesi de öncelikle kentsel alanlarda gelişmektedir. Türkiye İşçi Partisi’nin 1961 sonrasında kent ve kasabalarda, öncelikle sanayi merkezlerinde bulduğu destek bu durumun belirtisidir.
1971’e kadar geçeri dönemde kentler, işçi sınıfının emperyalizme ve faşizme karşı ekonomik demokratik haklarının korunması ve geliştirilmesi için fabrika içi direnişlerden büyük gösterilere kadar Önemli Olaylara şahne oldu.
12 Mart döneminde özellikle kentlerde işçi ve emekçiler üzerine yoğun baskı ve terör uygulandı. Türkiye İşçi Partisi kapatıldı. Birçok demokratik kitle örgütü de, ya kapatıldı, ya da işlemez duruma getirildi. On binlerce işçi, emekçi, genç ve aydın gözaltına alındı ve tutuklandı. İşçi sınıfının grev hakkı askıya alındı.
1973 seçimlerinde öncelikle kentli nüfusun CHP’ye oy vererek 12 Mart faşizmine karşı tepkisini göstermesi ve faşizmin kitleler içinde mahkûm edilmesi, kentlerde büyük hıza ulaşan sosyal uyanışın anlamlı bir göstergesiydi.
1973 Ekim genel ve Aralık yerel seçimlerinde önceki oy oranını büyük ölçüde artıran CHP, kentlerde yoğunlaşan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bu kararlı desteğiyle iktidar olabilmiştir.
Ancak işçi ve emekçilerden gelen bu yoğun desteğe karşın merkezi iktidarda olduğu gibi yerel yönetimlerde de CHP, onlara yönelik, burjuvazinin ayrıcalıklı çıkarlarını kısıtlayacak hiçbir temel karar alamamış, bu yönde uygulamalar yapmamıştır. Bazı belediye başkanlarının daha çok konut sorununa yönelik olumlu sayılabilecek girişimleri ise CHP’nin demokratik bir yerel yönetim programına sahip olmansın değil, kitlelerin artan baskısının sonucudur. Nitekim kendi partisinden çok işçe ve emekçilere hesap vermek ve onlardan gelen baskıyı karşılamak zorunluluğunu duyan bazı CHP’li belediye başkanları, karşılarında önce kendi partilerinin belediye meclis üyelerini, onlarında da arkasında CHP örgütünü bulmuşlardır. Diğer yanda birçoğu da yürürlükteki yasalarla belediyelerin çalışmak için gelir kaynaklan bulunmadığını ileri sürüp buna karşın bu yasaları değiştirmeye yönelik hiçbir girişimde bulunmaksızın burjuvazinin yararına dönen çarklara ilişmemişlerdir. Geçen dönemde böyle olduğu gibi bugün de durum farklı değildir.
Burada, belediye meclislerinde güçlü bir biçimde temsil edilen esnaf ve zanaatçı örgütlenmelerinin niteliği üzerinde de kısaca durmak gerekir. Yerel yönetimlerin aldıkları kararlan büyük ölçüde etkileyen bu örgütler, küçük esnaf ve zanaatçıya hizmet eden örgütler değildir. Belediye meclislerine seçilmiş olan esnaf ve zanaatçılar da gerçek küçük esnaf ve zanaatçı değildir. Bunlar, kent içindeki mal ve hizmetlerden doğan rantların ve spekülatif kazançların büyük burjuvazi tarafından kendilerine bırakılan bölümünü toplayan, onunla bütünleşen çıkar gruplandır. Esnaf ve zanaatçı adı altında faaliyet göstermekle birlikte müteahhit, taşeron, birden çok taksi, minibüs, dolmuş sahipleri, nakliyatçılar ve bunun gibi işleri yapanlardır. Oysa gerçek küçük esnaf ve zanaatçı da, işçiler ve öteki emekçiler gibi büyük burjuvazinin baskısı altındadır. Her yıl on binlerce küçük esnaf ve zanaatçı iflas ederek işçileşmekte veya işsizler ordusuna katılmaktadır. Adı geçen esnaf ve zanaatçı örgütleri bu gidişin seyircisidirler. Örneğin büyük mağazalara karşı çıkarak kendi kitlesini savunuyor görünen bu dernekler, aslında onları kendi kaderleriyle baş başa bırakmaktadır. Bu örgütler küçük esnaf ve zanaatçıları bir araya getirip olanaklarını birleştirerek kooperatifleşmeye yöneltmemektedir. Çünkü böyle kooperatiflerin faaliyet alanları kesinlikle büyük burjuvaziye bırakılmıştır. Kaldı ki, bu konuda merkezi yönetimce hazırlanan kredi mevzuatı da önemli sınırlamalar getirmekte, yalnızca aralarından en kodaman olanları kollamaktadır. Esnaf ve zanaatçı örgütlerine bağlı üyeler tek tek ancak kendi işletmelerini bile biraz olsun büyütmeye yetmeyecek oranlarda kredi alabilirken, kooperatifler biçiminde örgütlendiklerinde, ne Halk Bankası, ne de Esnaf Kefalet Sandığı’ndan kredi alamamaktadırlar. Bu yol başından kapalıdır. Özellikle 1973’den bu yana büyük kent belediyelerinde iktidarda olan CHP deneyi de göstermektedir ki yerel yönetimlerin demokratikleşebilmesinin temel koşulu, belediye meclislerine, kent içi rant ve spekülatif kazançlardan, bugünkü işleyişten yararlan olanların değil, işçi ve emekçilerin, politik örgütleri eliyle egemen olmasıdır. Ancak bu takdirdedir ki belediyeler işçi ve emekçilere hizmet götüren kuruluşlar olabilirler.
Konut, beslenme, sağlık, ulaşım ve diğerleri gibi kent içi sorunlar, esas itibarıyla işçi ve emekçilerin sorunlarıdır. Diğer yandan, hayat pahalılığı yalnızca işçi ve emekçilerin belini bük-mektedir. Burjuvazi için hayat pahalılığı diye bir sorun yoktur. Konut, beslenme gibi sorunlar da yoktur. Tersine bunlar burjuvazinin sömürüsünden kaynaklanan sorunlardır. İşçi ve emekçilerin sorunlarıdır. Ve de ancak onlar tarafından çözüme kavuşturulabilir. Kent yönetimlerini ele geçirmek için verilecek mücadele de, sendikal ve demokratik mücadelede olduğu gibi, siyasi iktidar için mücadele yolunda işçi sınıfının ve emekçi yığınların önünde duran önemli bir görev olmaktadır.
Kent yönetimlerinin demokratikleştirilmesiyle, yani en başta işçi sınıfı ve emekçilerin kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda kullanmak üzere bu yönetimleri ele geçirmesiyle, burjuvazinin, merkezi siyasi iktidar kanalıyla geliştirdiği sömürü, baskı ve saldırılan bir ölçüde sınırlanabilir. Yerel yönetimlerin bugünkü yasal çerçevede dahi işçi ve emekçilere götürebilecekleri önemli hizmetler vardır. Daha ileri bir yasal çerçeve için mücadele de, bu yolla olanaklı kılınabilir. Daha da önemli olarak, bu yönetimler kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlendirilmesi yolunda, yerel yönetimlerin olanaklarının kullanılmasıyla işçi ve emekçilerin merkezi siyasi iktidar için mücadelesinde önemli atlama taşlan olabilir ve olmalıdır.
Yerel Yönetimler Demokratikleştirilmelidir
Önceki bölümlerde demokratikleşmelerinin önemi ortaya konan yerel yönetimlerin bugünkü, burjuva yapılarından olabildiğince kurtarılması, işçi ve emekçilerin sırtından oluşan kentsel rantların ve spekülatif kazançların kırılması, belediye hizmetlerinin işçi ve emekçilerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesi amacıyla aşağıdaki ilkelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.
İşçi Sınıfı ve Emekçiler Yerel Organların Yönetimine Gelmelidir
Kent yönetimlerinin demokratikleşebilmesi için temel koşul, bunların başına işçi ve emekçilerin geçmesidir. Doğaldır ki, yerel yönetimlerde işçi ve emekçilerin yönetime gelmesi demek Burjuva partilerinin, listelerinden bu meclislere girecek işçi ve emekçi kökenli üye sayısını artırmak demek değildir. Geçen seçimlerde oldukça çok sayıda işçi ve sendikacı CHP listesinden seçilmiş bulunuyordu. Ama bu kişiler, partilerinin yapısına bağlı yerel meclislerde kendi sınıf sal çıkarlarının tutarlı bir biçimde savunulması yönünde etkinliğe sahip olmamışlar, hatta bu yolda öneriler getirip mücadele de etmemişlerdir. Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi, ancak çalışan halkın çıkarlarının bilinçli ve kararlı savunucularının, bu nitelikteki işçi ve emekçilerin kendi sınıf partilerinin listelerinden seçilerek yerel yönetimlerde etkin ve giderek egemen olmalarıyla olanaklıdır. Geçmişte özellikle İstanbul Belediye ve İl Genel Meclislerinde, az sayıda olmalarına karşın, Türkiye İşçi Partililerin işçi ve emekçilerin lehine etkin muhalefeti hatırlanmalıdır. Yerel yönetimlerin bugünkü örgütsel yapıları içinde, yerel meclislerde işçi ve emekçilerin çoğunluğu sağlamalarına ek olarak yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için kitlesel ağırlık ve mücadeleleri de gerekmektedir. Bu amaçla, yerel meclislerin kararlarını yönlendirebilmek ve yaşama geçirebilmek için yerel yönetimlerde mahalle düzeyine kadar inen yeni bir örgüt ağı geliştirilmelidir. Böylece belediye semt organları denebilecek bu örgüt ağı eliyle, işçi ve emekçilerin somut istem ve önerileriyle yerel yönetime ulaştırılabilecek, karşılık olarak yapılabilirlerle yapılamayanların nedenleri onlara anlatılacak ve burjuvazinin girişebileceği her tür baltalama hareketi daha başından önlenebilecektir.
Yerel yönetimler, burjuva merkezi yönetiminin malî ve İdarî vesayetinden kurtarılmalıdır. Bugün belediye gelirlerinin büyük bölümü merkezi iktidar tarafından ve hükümet kararlarıyla sağlanmaktadır. Dolayısıyla yerel yönetimler ağır bir mali ve politik baskı altındadır. Gelirlerinin önemli bir dilimini merkezi yönetimin topladığı vergilerden sağlayan bir belediyeye karşı, özellikle merkezi yönetimle karşıtlıkların doğduğu, hele bu karşıtlıkların sınıfsal çelişkilerle çakıştığı durumlarda, merkezi iktidarlarda olan burjuvazinin, bu kaynakları kendi iradesini kabul ettirmek üzere bir baskı aracı olarak kullanması kaçınılmazdır. Merkezi yönetimin vesayeti, bu tür kaynakların yerel yönetime aktarılması sırasında ortaya çıkmaktadır ve burjuvazinin kendi yararına kullandığı son derece etkili bir araç olmaktadır. Bundan dolayı, emlak vergileri bütünüyle belediyelere bırakılmalıdır. «Şerefiye vergisi» bugün ya hiç işletilmemekte veya etkinliği ortadan kaldırılmış sözde bir vergi olarak kullanılmaktadır. Kent toprağının kamulaştırılmasında son derece önemli olan bu verginin saptanması yetkisi belediyelere ait olmalı ve bu vergiden elde edilen gelir bütünüyle belediyelere bırakılmalıdır. Belediye meclisleri kentlileri temsilen seçilmiş olmalarına karşın, kentte yaşayanların yararına önemli hiçbir kural koyma yetkisine sahip değildir. Verdikleri kararlar daha çok yürütme ile ilgilidir. Belediyeler, ürettikleri mal ve hizmetlerin tarifelerine, hiçbir vesayet olmadan kesinlikle egemen olabilmelidir. Diğer yandan yerel yönetim organlarının tüm kararlan, merkezi yönetimin yerel temsilcileri tarafından dahi engellenebilmektedir. Belediyelere kadro açılması ve istenmeyen kadroların değiştirilmesi dahi merkezi yönetimin onayına bağlıdır. Bu idari vesayet de kaldırılmalıdır.
Stratejik mal ve hizmetler, belediyeler eliyle üretilmelidir. Daha önce de değinildiği üzere, burjuvazi, kentsel mal ve hizmetlerin üretiminden iki yönlü çıkar sağlamaktadır. Birincisi, kentsel mal ve hizmetlerin üretiminden doğan rant ve spekülatif kazançlar yoluyla olmakta, İkincisi ise, en düşük ücret düzeyini belirleyecek asgari yaşam koşullarının üstüne çıkmaktan kaçınılmasıyla sağlanmaktadır. İşçi ve emekçilerin elindeki yerel yönetimler, esas itibarıyla bu iki alandaki burjuva çıkarlarına set çekerek işçi ve emekçilerin yaşam düzeylerini yükseltebi-lecektir. Bunun için belediyelerin halen sürdürdükleri, yol, su, elektrik, kanalizasyon, havagazı gibi altyapı hizmetleri olanca ağırlığıyla işçi ve emekçilerin semtlerine yönlendirilmelidir. Ula-şımda oluşan tekelci kârların ortadan kaldırılabilmesi için toplu kamu taşımacılığı geliştirilip, işçi ve emekçi semtlerinin temel ulaşım sistemi haline getirilmelidir. Un, ekmek ve sırayla diğer temel besin maddelerinin üretim ve dağılımı özel sektörün elinden alınıp kamulaştırılmalıdır. Kentlerimizde bugün en yüksek spekülatif kazanç kentsel topraktan doğmaktadır. Kent çev-resindeki topraklar yerleşmeye açıldıkça ve kamusal altyapı bu yörelerde geliştirildikçe bu topraklarda kendiliğinden çok büyük fiyat artışları olmaktadır. Bu artışlar, hiçbir katkıları ol-madığı halde bir avuç mülk sahibinin kasasına girmektedir. Konut kiralarının durmadan artışının ve dayanılmaz boyutlara ulaşmasının en önemli nedeni, kent toprağı üzerindeki spekülatif fiyat artışlarıdır. BU nedenle kent topraklan kamulaştırılmalıdır. Bugün yürürlükteki yasalar İşçi ve emekçilerin konut sorununun çözümü için, kent topraklarının kamulaştırılmasının yanı sıra, kiralık konut yapımı ve çeşitli kamu kuramlarının konut kredisi olanaklarının kullanılarak konut yapımının kolaylaştırılması ve etkili bir kira denetim sisteminin uygulanması gibi yollar bulunmalıdır. Beslenme sağlık ve kültür alanlarında da kamulaştırma ve kooperatifler yoluyla bu alandaki mal ve hizmetler bollaştırılıp ucuzlatılmaya çalışılmalıdır.
Yerel yönetimler, işçi ve emekçileri kent yaşamı için örgütlemelidir: İşçi ve emekçilerin daha sağlıklı ve daha ileri bir yaşam düzeyine kavuşturulabilmeleri için kentsel temel mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtımında spekülatif kazançları ortadan kaldırabilmek, yerel yönetim organlarının etkinliğini artırabilmek ve sürekli bir kamu denetimini sağlayabilmek üzere Belediye semt örgütleri gerçekleştirilmelidir. Bunun yanı sıra yerel yönetimlerce, tüketim mallarının elde ediliş ve dağıtımını ucuzlaştırmak ve yaygınlaştırmak amacıyla üretici ve tüketici örgütlerinin kurulup geliştirilmesi için işçi sendikaları ve öteki demokratik kitle örgütleriyle işbirliği sağlanmalıdır.
Belediye birlikleri geliştirilmelidir: Günümüzde kentlerin hızla gelişmesi karşısında ve bilimsel teknik devrim aşamasında kentleri, birbirinden tümüyle bağımsız, tek başlarına yerleşim birimleri olarak düşünmek olanaksızlaşmış bulunmaktadır. Tersine kentler arası ilişkiler de giderek artmakta ve güçlenmektedir, ortak kentsel alanlar oluşmaya başlamıştır. Bu alanlar büyük kentlerin çevresinde çok açık olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, kent yönetimini işçi ve emekçilerden yana başarılı bir biçimde yürütebilmek için kent yönetimleri arasında işbirliği yapılması hem olanaklı, hem de zorunlu hale gelmiştir. Kentsel hizmetlerin alan ve kapsamının genişlemesi nedeniyle kimi sorunları belediyeler arası birlikler içinde ele almak gerekecektir.
Bu tür bir «birlikçilik» anlayışının gelişmesi, belediyelerin üreticilik gücünü de yükseltebilir ve verimliliklerini artırabilir. Örneğin, karşılıklı üretim ve tüketim kooperatifleri ve ortak makine parkları kurulması, diğer gereksinimlerde de karşılıklı yardımlaşmanın ve eşgüdümün sağlanması olanakları doğacaktır. Böylece, belediyelerde mevcut ve kullanılmayan kapasitenin, araç-gereç, teknik eleman ve benzerlerinin ortaklaşa kullanımını sağlayarak belediyelerin daha geniş çapta ve daha ucuza hizmet görmeleri olanaklı kılınabilecektir.
Ayrıca belediyeler arası birliklerin geliştirilmesi, belediyelerin demokratikleşmeleri açısından da önemli görevler üstlenebilir. Böylece oluşturulacak büyük güç, siyasal engellerin aşılmasında önemli destek olabilir. Merkezi yönetimin vesayetinden kurtulma mücadelesinde, birlikler halinde bulunmanın, iktidarın karşısına tek tek çıkmaktan çok daha başarılı olacağı kuşkusuzdur.
http://www.maltepeplatformu.biz/?page_id=337