Gül Yetiştiren Adam Artık Güller Ülkesinde
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Gül Yetiştiren Adam Artık Güller Ülkesinde
25.07.2022 15:49:58

 

Gül Yetiştiren Adam Artık Güller Ülkesinde

Sana Allah'tan Rahmet Diliyoyorum Saygıdeğer Büyüğüm; Hayırlara Komşu, Nurlara Gark Ol...

Kelimeden İnsana Doğrudan Samimi İtiraflar

Veya

Edebi Dilde Rasim Özdenören

Rasim Özdenören, kendisi gibi gençlerle birlikte, memur babasının bulunduğu il olan Maraş’ta, Maraş Lisesinin yolunu tutmuş, bir okuma yazma meraklısıdır. O yıllar, Özdenören ve arkadaşları bir devlet lisesini Türkiye’nin en çok adı anılan okulu haline getireceklerinden habersiz öğrenimlerini sürdürüyorlardı. Bu liseli kafadarlar, ilgileri değişik alanlara sarkan, değişik yönelimleri olan aynı sınıfın gençlerinden oluşuyordu, bu da onların ilgilerinin bir ortak payda altında ‘kaleme’ olan yakınlıkla bitmediğini aksine çok farklı niteliklerin insanları olduğuna işaret ediyordu.

Sayacak olursak; Akif, liderlik özelliklerine sahip bir genç olarak görülüyordu, cesurdu, önde olmayı severdi, Alaeddin ise pervasız, pervasız olduğu kadar da dağınık olan, paranteze aldığı şeylerin dışında kalan ne varsa, onları tali derecede önemseyen belki de önemsemeyen bir tavra sahipti, Erdem daha farklı ilgileri olan; tasvirci, bir yapıyı kendini bulmak, kendini yaşamak için kullanmayı beceren bir yetenek, daha ziyade resmetmeyi seven biri, tablolarla oynuyor, Cahit ise derin hülyaların adamı, olmadık yerde hayalden bir eşya, bir duygu yaratmanın yetenekli mühendisi, haşa mühendisi değil mucidi diyecektim. Belki de bir deha. Rasim Özdenören, bu arkadaş grubunun içinde duruşuyla, ilgileriyle ve hayatı algılayışıyla daha farklı bir yerde bulunuyor. Birde bu arkadaşlık halkası içinde, yazıyı erken bırakan, edebiyatı üzerine kışlık bir yorgan gibi çeken Ali Kutlay var, bu yetenekli kalem ne yazık ki ilk gençlik yıllarından sonra yazıdan vazgeçmiş bulunuyor.

Liseli kafadarlar yazmayı severler ve sevmenin vermiş olduğu ivme ile okulda bir dergi çıkarırlar, aslında bu dergi, kendilerinden önce lisede bahsi geçen mevkuteyi tek başına çıkaran Nuri Pakdil dergisinin devamı mahiyetindedir. Lakin devam etmek olumsuz bir unsur değildir, çünkü yaptıkları bir bayrak yarışıdır, ve bu gençler bayrağı Maraş Lisesi’nden alıp ta Türkiye’nin zirvesine kadar taşırlar. Bahsi geçelim.

Özdenören çocuk denecek yaşta, o yaştaki eli kalem tutan her kişi, her yazarın yazısının ‘o mevkutede’ görünmesi için hayallerini süsleyen Varlık Dergisi’ne bir öykü gönderir ve bu öykü yayınlanır. Bu yazarımızın çocukluk dünyasında devrim sayılacak bir niteliğe sahiptir. Belki de Rasim Özdenören’in bir yazar olarak temelini atan en önemli hadiselerden biri de budur. Çünkü bir düşünceye, bir sanata, bir başarıya, sonu gelmez bir uğraşa ancak böyle bir iltifattan sonra geçilebilir. Bu da iltifatların en güzellerinden biridir o yaştaki bir çocuk için. Bunu da geçelim dilerseniz ve bir yazar olarak onu diğer yazarlardan ayıran özelliklere elimizden geldiğince değinmeye çalışalım.

Yazarımız, kelimelere bir simyacı edasıyla bakıp ziyadesiyle onlardan bir kavram oluşturma sevdasındadır, her kelime onun zihninde anlamını, kendi kökenlerine kadar irdeleyip oradan kullanıma uygun bir alan bulma sevdasındadır. Özdenören kelimeleri bekletip, adeta onlara kıdem vererek, bilgeleştirip onlardan yeni bir yapı oluşturmayı, onları olduğu gibi kullanmaya her zaman yeğ tutan bir yönelime sahiptir. Bu açıdan bakılınca o, bir kavram inşacısı, bir yapı ustasıdır. Bütün kelimelerin ve kavramların ne olduğuna dair soruşturan, onların adreslerini öğrenip evlerine kadar sıkıca takip eden ve bununla da yetinmeyip evinin yolunu karıştıranları, aslı adreslerine yeniden teslim ederek bir anlamda kendinden sonra gelecekler için sağlıklı düşüncenin yolunu açan adamdır. Tuttuğu yol asla kolay bir yol değildir ama o buna yazgılıdır, yapabileceği başka bir şey de görülmez.

Özdenören, kendinin de içinde bulunduğu Yedi Güzel Adam’ın filozofuydu, onun düşünmesi kavramları ele alışı bir taraftan özgün bir perspektif oluştururken diğer taraftan da benzersiz düşünce ürünlerine sebebiyet veriyordu. O söyleyeceğini, kelimeyi örselemeden, anlamı kırmadan, dökmeden söyler ve söylerken de etrafını büyüleyici bir şekilde inşa etmeyi becerir. Onu okurken sizin de kendinize çok tanıdık gelen yerlerinizi yeniden keşfettiğinizin farkına varırsınız, bende bunu böyle düşünmüştüm ama böyle ifade etmek hiç aklıma gelmezdi dediğiniz bir çok şey size tanış olarak onun kaleminde, kağıda anlam olarak dökülür.

O, düşüncelerinde Dostoyevski gibi derin olmayı önemser, denemelerinde yapmış olduğu tahliller, analitik değerlendirme biçimi ve insanın iç dünyasına dokunmasıyla, yer yer Dostoyevski’nin yaptığını yapar cümlelere, lakin davranışlarında ve yaşamsal duruşunda Tolstoy’un vakarı ve bilgeliğini her zaman üzerindedir. Dostoyevski’nin salt sanatla yapmak isteyip de yarım bıraktığı işleri o felsefi dilin imkanlarına sığınarak yeniden inşa eder. Bu sefer de Tolstoy’un o kılı kırk yaran zekasından parıltılar sunar. Bununla da bitmez Tolstoy benzerliği; sabırlıdır, suhulet sahibidir. Yedi kat yabancı birisi olarak ona soru sorsanız ve bu sorduğunuz soru saçma sapan bir soru olsa, o sadece sorunun samimiyetine bakar ve bir veli edasıyla sizi cevaplamaya çalışır. Özdenören için her kesler ve her şey ciddiye alınmaya değerdir. Çünkü o, Yunus gibi her ne ki yaratılmıştır onu Allah yaratmıştır ve o yaratılan da asgari düzeyde bunun için ciddiye alınmaya değerdir.

Özdenören, kavramsallaştırır kavramsallaştırmasına, ama o kavramsallaştırma sırasında yeniyi yeniden inşa etmek gibi beyhude ve boş bir uğraşın peşinde olmaz, bilir ki güneş altında söylenmedik bir şey yoktur. O halde aslolanın, yeni bir şeyler söylemek değil de, bir şeyleri yeniden söylemek olduğuna inanır. Ne söyleyeceğinden ziyade nasıl söyleyeceği önemlidir onun için. Bir yazar olarak böyle sancılanır, bu minvalde kavramlarla ve kelimelerle bağlantı kurmaya çalışır. Bu da onun için, bir anlamda kadim olanla kurulmuş olan, yeninin ilişkisi anlamına gelir. Özdenören bir taraftan, yenilik arayanların indinde, eskiyle olan bağları sağlam tutup, onları gelenekten koparmayarak bir güvenlik ikliminin oluşmasını sağlar, diğer taraftan ise yeninin insanın önüne açmış olduğu gizemi, geleceğin peşinde olmanın bütün imkânlarıyla tattırır insana. Büyük kırılmalardansa devam edegelen bir değişimi hedefler. Burada metinlerarasılığın nitelik bazda yeniden keşfine çıkar gibidir. Bir taraftan geçmiş ve geçmişin sağladığı metinsel zenginlik, diğer taraftan ise bu zenginliği hayata katma serüveni. Bu bahsedilenler bir anlamda insanın kendi içinde bir gerçeklikten diğerine doğru geçiş yapması ve bu kendi gerçekliği bile olsa, bu gerçekliğini diğerine göre yeniden tanzim etmek de bir ölçüde metinlerarasılık değil midir? Mesela bir romanda, katle karar veren roman kahramanı, katil olmanın sınırında, işleyeceği cinayetin bütün detaylarını düşündüğü gerçeklik düzlemini, dini gerçeklik düzlemi çerçevesinde yeniden değerlendirip bu işlemden vazgeçtiğinde içsel bir metinlerarası okuma yapmış demektir. Kanaatimizce Özdenören’in eserlerinde bu tip bir metinlerarasılık da en azından normal düzeydeki metinlerarasılık kadar bulunmaktadır.

Özdenören, romanını, hayal dünyasını gerçek dünya ile eşitleyen bir düzlemde oluşturur, bunu başkası yaptığında sırıtan bir şey fakat o yapınca normal olduğunu görürsünüz. Onun romanında gerçekten hayale geçerken zorlanmaz, aksine, hayalin içine gerçeği olanca kolaylığıyla taşımış olursunuz. Büyülü Gerçekçilikle ne kadar farklı olsa da, ülkemizde o anlamda, Latin Amerika yazarları edasında yazabilecek rahatlığı kalemine bahşeden ender yazarlardandır. İfadeleri pijama giyinmiş birinin rahatlığında ve bundan dolayı da hiçbir tedirginlik taşımamakta, fakat bütün dünyanın çektiği çileyi bir defasında sırtlayacak kadar da endişe sahibi. Bununla birlikte o, hayatı en sade haliyle ve çıplak yakalamayı seven ve de o şekilde tasvir eden bir özelliğe sahip. Ona göre, kendi yasalarının haricinde dünyanın fazladan bir ahlaka ihtiyacı yok. Çünkü dünyada zaten olduğunca muntazam bir zenginlik var, bundan dolayı sizin iyi bir gözlem sahibi olmanız yeter, dünyaya bir şeyler katmanın romandaki yapaylığına katlanmanın da hiç bir gereği yok. Herkes kendi oyuncağıyla oynasa, herhalde fazladan herhangi bir sorun çıkmaz. Yazarımız adeta bir insanı, bir halden diğerine geçerken kararsız bir anda kavrar, bu insanın hazırlıksız yakalandığı bir durum olmakla birlikte en gerçekçi fotoğrafını da vermiş olur.

Yazarımız birçok şeyi dener; bu denemelerindeki buluşlarını paylaşmak, onlardan tanıdık bir tablo oluşturmak ister. Bu aslında onun ve diğer yazarların bir türden paylaşma şekli ve aslına bakılırsa yeniden bir paylaşım aracıdır. Edebiyat aslında unutma mülkünde bir hatırlayış değil midir? Bir gerçekliğin kendini insana sunma biçimi. Yazar da bütün adanmışlıkların ötesinde, kendini tekrar tekrar aranan o gerçekliğin yolunda kaybetmek değil midir? Böylelikle bir düşü imkanlı kılmak, bir rüyayı gerçekte temize çekmek, bir olayın bir olguya dönüşmesi için hakikati imge düzleminde yeniden kavramaktır.

Rasim Özdenören varlığın ve varoluşun nerede başlayıp nerede bittiğini, insanın kendini yetiştirmesi ve etrafına değer vermesi bazında oldukça iyi bilen bir yazar, bu bağlamda kendine has bir stil oluşturmuş, düşünceyle sanatı bir arada mezceden ender yazın adamlarından biridir. Lakin her usta sanatçıda olduğu gibi ne sanat düşüncenin hakkını yer onun eserlerinde ne de düşünce sanata sarkıntılık etmeye kalkışır. Çünkü bağlam gereği gerçek adalet, ancak sanatı olgunlaştırır.

Mustafa KARAOSMANOĞLU

 

Gül Yetiştiren Adam Artık Güller Ülkesinde
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Web Tasarım
iş güvenliği malzemeleri