Abdulkadir MENEK Geçmişten Günümüze Ayasofya III
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Geçmişten Günümüze Ayasofya III
Abdulkadir MENEK

Geçmişten Günümüze Ayasofya III

Mütareke yıllarında, İstanbul’un işgal edilmesiyle birlikte Ayasofya’nın tekrar kiliseye çevrileceği şayiaları İstanbul’da yayılmaya başlanınca, bu durum halkta büyük bir tedirginlik meydana getirmiş, gönüllü vatandaşlar bu durumun önüne geçmek için kendi aralarında tedbirler almaya başlamışlardı. İstanbul’da oturan ve Ayasofya’nın tekrar kiliseye dönüştürülmesinin ve çan takılmasının büyük özlemini duyan Rumlar ve Ermeniler, Müslüman halkın arasına bu dedikoduyu yayarak, halktaki kuvve-i maneviyeyi kırmak istiyorlardı. Hatta Sultan Vahideddin,  böyle bir ihtimal karşısında kendisini korumakla görevli askerlerden bir kısmını Ayasofya’yı korumakla görevlendirmiş ve böyle bir teşebbüs halinde ateş açma emri verilmişti.

Aslında bu koruma görevi de sembolik bir anlam taşımaktan öteye geçmiyordu. Çünkü sayıca ve silah gücü açısından üstün işgal kuvvetlerine karşı yapılacak fazla bir şey olmamakla birlikte, alınan bu tedbir bu konuya gösterilen hassasiyetin ifadesinden başka bir şey değildi.

Ayasofya Camisinin kiliseye dönüştürülmesi gayretleri ile ilgili olarak Emekli General Cemal Karabekir’in bir hatırası da şu şekildedir:

’’Mütareke yıllarında ‘İstanbul’un gayr-ı Müslimlerinin Müslümanlara yapmadıkları şımarıklık ve münasebetsizlikler kalmamıştı. Bu meyanda Rum tebaamız, Patrikhane ve İstanbul’daki Yunan kuvvetleri Ayasofya’ya çan takma sevdasında bulunmuşlardı. Bu arzularını müttefiklere bildirmişler, onların bazıları da Yunanlıların bu çılgın arzusunu hoş görmüşler ve muvafık bulmuşlardı. Yunan kuvvetleri başta olmak ve diğer bazı müttefik devletlerin kuvvetleri de onların arkası sıra gelmek üzere, günün birinde ansızın Ayasofya’yı işgal etmeğe ve çan takarak kiliseye çevirmeye karar vermişlerdi. Bu kararı biz Fransızlarda öğrendik. O sırada Ayasofya’nın bahçesinde bir tabur piyade askeri yerleştirilmişti. Bu taburun vazifesi cami-i şerifi muhafaza ve icabında müdafaa etmekti.’’

‘’Tabur kumandanı Binbaşı Muhtar Bey’di. Ben de Harbiye Dairesi 2. Piyade Şubesi Müdürü idim. Bu haberi alır almaz gittim. Muhtar Bey’i de bu durumdan haberdar ettim. Muhtar Bey’in fikrini sordum. Arkadaşlarımla görüşeyim, dedi. Görüştü. Bir gün sonra verdiği cevap şuydu: Taburumuzun zabitleri ile uzun uzadıya görüştük ve şu kararı verdik: ‘İçinde dört yüz seneden beri namaz kılınan bir cami-i şerifi, bahusus Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri gibi, Peygamberimiz(S.A.V) Efendimiz Hazretlerinin medh-ü senasına mazhar olan bir Padişahın, pek büyük ve emsalsiz bir kumandanın emanetini nankör, namert, zebunkuş düşmanlara teslim etmekten ise kahramanca ölmek hayırlı bir vazifedir.’

‘’Bölüklerin zabitleri bütün efradın fikir ve kanaatlerini sordular. Taburun son neferine kadar ölümü tercih ettiklerini öğrendik. Hepimiz, yani tabur kumandanından neferine kadar bir tecavüz vukuunda sağ olarak camiden çıkmamaya, Kur’an-ı Kerim’e el basarak yemin ettik. Allah’a karşı ahdettik. Biz öleceğiz, fakat ölünceye kadar da öldüreceğiz. Yalnız bir arzumuz var. Biz öldükten sonra cami de yaşamasın. O da bizimle beraber ölsün. Bunu da siz temin edin. Ben şimdi Fatih Hazretlerinin türbesinden geliyorum. Koca Sultanın manevi huzurunda durdum. Taburumun zabitan ve efradı namına ona kararımızı arz ettim. Son nefere kadar öleceğiz, bir tek nefer kalmayıncaya kadar emanetini müdafaa edeceğimize söz veriyoruz, müsterih ol koca Fatih, dedim ve geldim, dedi. Hem kendi ağladı hem beni ağlattı.’’

‘’Vakıayı amirlerden bazılarına anlattım, muvafık buldular. Derhal taburu takviye ettik,  bol miktarda uzun namlulu parabellum tabancaları ile otuz iki fişekli şarjörlerden verdik. Bu suretle o tabancalar dakikada doksan altı fişek atan birer hafif makineli tüfek vazifesini gördüler. Çok miktarda el bombası da verdik. Bundan maada cami-i şerifin münasip yerlerine yuvalar hazırlandı. Oralara tahrip kalıpları kondu. Müdafaa son haddine kadar yapılacak, artık ümit kalmayınca tahrip kalıpları ateşlenecek, hem o anda henüz sağ kalanlar hem de cami binası berhava edilecekti. Bu fedai kahraman tabur, camii içinden müdafaa ederken, hariçten de asker ve ahaliden yardım görmeleri de ayrıca temin olundu.’’

‘’Pek çok fedai vardı. Bu tertibat bir iki gün zarfında tamamlandı. O günden itibaren tabur zabitanı evlerine izinli olarak gitmekten sarf-ı nazar ettiler. Bu hal ve hazırlığı Fransızlara haber verdirdik. Şayet böyle bir şeye teşebbüs edilirse İstanbul’da büyük bir facia, çok kanlı bir vaka olacak, belki de sebep olanlar herkesten ziyade zarar görecek. Buna emin olmalıdırlar denildi. Öyle tahmin ederim ki, Fransızların ikazı üzerine bunu yapmaya cesaret edemediler.’’

‘’Muhtar Bey, Sakarya Harbinden biraz evvel Anadolu’ya gitmiş ve harbe iştirak etmiş. Sakarya boyunda bir top mermisinin tam isabeti ile şehit olmuş ve mükâfat-ı maneviyesini görmüştür. Tabur arkadaşlarından birçoğu da aynı rütbe-i şehadeti ihraz etmişlerdir. Cenab-i Allah cümlesini rahmetine gark eylesin.’’(1)

Ayasofya’nın Cami iken müzeye çevrilmesi ile ilgili bir başka görüş de İngiliz gazeteci Grace Mary Ellison tarafından ifade edilmiştir. 1922 yılında Lozan Barış Konferansı’nın başladığı sıralarda Ankara’ya gelip Mustafa Kemal Paşa ile görüşen Grace Mary Ellison bu görüşmede Papa II. Piul’un bir talebini şöylece aktardığını ifade etmektedir:

“Ankara’da M. Kemal Paşa’ya Papa’nın barış için büyük isteğini söyledim. Paşa’ya Hıristiyanlara karşı cömert davranışının ne olacağını sordum. Ayasofya bir Hıristiyan kilisesi olduğuna göre, Hıristiyanların ruhani lideri Papa’ya geri verilip verilmeyeceğini araştırdım. M. Kemal Paşa cevap verdi: ‘Eğer Hıristiyan kilisesinin bir tek kolu olsaydı, Ayasofya şimdi, bizim Müslüman geleneklerimizin bir parçası olmasına rağmen, bu mümkün olabilirdi. Hıristiyan kilisesi o kadar çok bölündüğüne göre bu, imkânsızdır. O takdirde Ruslar, Yunanlar ve Anglikanlar bizim topraklarımızda Ayasofya için birbirleriyle dövüşmeye kışkırtılacaklardır. Ve sizin barış için öğütlediğiniz iyi davranış, sonsuz bir çatışmaya yol açacaktır. Ama yine de Hıristiyanlara dünya gözünde layık olan onuru vermek için, elimizden ne gelirse yapmaya çalışacağız ve Ayasofya’yı bir cami olarak korumakla, Katolik kilisesinin gerçekten haysiyetini incitiyorsak, onu, ya bir müzeye çevireceğiz, ya da tamamen kapatacağız. Hiç kimse bizim, bilerek, planlı Hıristiyan kilisesini incittiğimizi söyleyememelidir.’ Paşa’ya Hıristiyan dinine karşı gösterdiği içten duygularından ötürü teşekkür ettim.”(2)

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesinden sonra minarelerinin de yıkılması kararı alınmıştır. Kararın uygulanmasından bir gün önce Arkeoloji Müzesi Müdürü Kemal Altan’ın ağlayarak durumu Tarihçi-Yazar İbrahim Hakkı Konyalı’ya anlatması üzerine, bir rapor hazırlayarak ilgililere teslim eden İbrahim Hakkı Konyalı, minarelerin yıkılması halinde ana kubbenin yıkılacağını bildirmiş ve bu rapor üzerine minarelerin yıkılmasından vazgeçilmiştir.

Cami içinde yer alan “Allah”, “Muhammed” ve dört halifenin isimlerinin yazılı olduğu hat levhaları sanat cihetiyle çok ayrı ve önemli özelliklere sahip bulunmaktadır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan bu levhalar, 7,5 metre çapında olup İslâm hat sanatının bu ebattaki en büyük örnekleri olarak kabul edilmektedir. Restorasyon çalışmaları sırasında yerlerinden indirilen bu muhteşem levhalar büyüklükleri sebebiyle kapılardan dışarı çıkarılamadı. 1951 senesinde bu hazin durumu öğrenen dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in emriyle tekrar yerlerine konuldu.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER