Mehmet Nuri BİNGÖL İbibikler Öttüğünde Ordayım!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
İbibikler Öttüğünde Ordayım!
Mehmet Nuri BİNGÖL

İbibikler Öttüğünde Ordayım!

     Bahar mevsimi malum katarına renk renk, desen desen, toy ve şenlik çiçeklerini; kırlarda, sahra ve yaylalarda uçuşan irili ufaklı böcek, böcekçik; kuzulayan “en’am” ve vahşi hayvan yavrularını doldurarak gelmiş, her vakit, her zemin ve canlı cansız her masnuya selam durmuştu.

     Genç ulak kan ter içindeki atını mahmuzlayarak bir sonraki konak yerindeki “hangah”a ulaşmaya çalışırken, bir yandan da çevreyi gözlüyor, dinliyor, hatta kokluyordu.

     Bir yandan atını mahmuzlarken bir yandan da düşündü. Geniş ve debiliydi dere. Meriç ile kavuşmaya can atan minik akıntılarının oyduğu kıyılarında oturup azığını yese ve dinlense ne iyi olurdu, ama ah zaman, ah vazife…

     Bir an önce Edirne’ye varmalı, oranın muhafazasına memur Şehzade Bayezıd’ı hadiseden haberdar etmeliydi.

     Aniden hatırladı. Güneşin, ikindideki menziline ulaşmaya ramak vardı ve kendisi öğleyi kılmamıştı daha. En iyisi, en büyük vazifeyi yapmak için diğer mecazi vazifelere ara vermekti.

     “Tevekkeltü ’Alalah” diye mırılandı.

      Zaten hangaha ulaşması için mesafe pek azalmıştı. Güneşin bulunduğu sema kısmına göz attı; öğleyi kaçırması kati gibiydi. O yüzden mola vermeli; hem Rabb’ine borcunu eda etmeli, hem Allah ne verdiyse bir şeyler atıştırmalıydı.İbibik ötüşleriyle örülen gürgen, meşe, abanoz, akasya dallarıyla örtük yemyeşil alemde vefadar atı da, kendisi de azıcık soluklanmalıydı.

     Düşündüğünü hayat sahnesine mevzilendirdi hemen. Türlü nebatların, otçukların baharda cömertçe sergilendiği ve sunulduğu eğimli araziden çaya doğru indi.   Abdestini tazeleyip öğleyi seferi olarak kılan Ulak Hasan birkaç lokma yedikten sonra, hangahta değiştireceği atına atladığı gibi cepkeninin kollarını geriye atarak tekrar yola çıktı.

     “Edirne’ye akşama varmadan ulaşmalıyım…” diye düşünürken, hadisenin koca bir “Devlet-i Aliye-i İslamiye” ( Osmanlı'nın orijinal adı) için korkulmayacak seviyede olduğu fikriyle rahatlasa da, diğer yandan “Fitne küfürden eşeddir.” Ayeti gereğince tedbirli olmanın gerekten öte azim bir şart olduğunda karar kıldı.

 

***

 

     Hangahın inşa tarihi pek eski değildi. Cennetmekan Sultan Fatih’ten sonra tahta oturan Bayezıd-ı Veli zamanından kalmaydı.

     Meriç Nehri’ne ulaşan “Kire” suyunun kenarına mütevazi bir dost yüzünü hatırlatırcasına hazırlanmıştı. Sadece misafirleri ağırlamak değil, aynı zamanda sefer vakitlerinde askere moral vermek, İstanbul ve Edirne’ye yollanılan ulakların at ve erzak ihtyaçlarını gidermek maksadıyla da inşa edilmişti...

     Hangahın işletmesi uhdesine verilmiş Musa Çelebi babacan bir kişiliğe sahipti. Gelenlerin bedi ve manevi ihtiyaçlarını gidirmek, onları huzurla doldurmak için çevrenin tertip ve düzenine de büyük ehemmiyet veriyordu.

     Ulak Hasan Edirne tarafına meyletmiş güneşi, atını ılgar ettirerek kovalarken, son mola yeri olduğunu iyi bildiği – çünkü bu yoldan defalarca geçmişti- konak yerinin etrafında Musa Çelebi tarafından hususi bir ihtimamla yetiştirilen –yetiştirilmesine ön ayak olunan- fırdolayı ağaç kümesini görünce atını rahvana aldı, gönlü bir bahar sabahı gibi açıldı. Orada da ibibik değil, cırcır sesleri duydu en kesif biçimde...

     Güneş, batı ufkuna selam vermesinden tatlı bir turuncuya kavuşmuştu. Anaşılan geceden önce varamayacaktı mahalli maksuduna.  

     Gökler sabahki gibi tamaman bulutsuz ve pürüzsüz  mavi atlas görünüşünde değildi hem; daha önce fark ettiği birkaç bulut parçacığı an an irileşiyor, durmadan renk değiştiriyor, kül rengileşiyordu.

     “Kırkikindi” yağmurlarından birine yakalmayı hiç istemezdi. Zira zemindeki çamur bataklıkla kolkola girerek hızını yavaşlatırdı sonra...

     Eğer yağmura konak yerinde iken yakalanırsa en iyisi dinmesini beklemek olacaktı. Aslında orada fazla kalmaya niyeti yoktu ama; at değiştirip karnını doyurmaya bile bakmadan ikindiyi kılarak yola koyulmaktı asıl niyeti. Şehzade Beyazıd’a vereceği haber hem “Devlet-i Aliye-i İslamiye”nin ( Osmanlı'nın) geleceği ve birliği, hem de İslam’ın ittihadı noktasından mühimdi.

     Gerçi “fitne ü fücur” hareketi Anadolu’yu yıllarca kasıp kavuran Celali şakisinin isyanı kadar geniş muhtevalı ve Fars diyarının “Şiilik” bahanesiyle Anadolu’yu ve Musul, Bağdat, Irak, Halep, Şam vilayetlerini sarsacak kadar şümullu değildi, ama “Devlet-i Aliye”nin Avrupa’nın göbeğine ulaşmasına mani olması bir yana, Roma’ya giden yolu açıcı fetihlerinin önünü alacak bir gelişmeydi; dış sınırlarını, serhadlarını Nemçe, Macar, Alman ve Avusturya kuvvetlerince tırtıklanmasını netice verecek kadar vahimdi.

     Büyüklerinden dinlediği II. Bayezıd devrindeki “Cem Sultan” hadisesi gibi Osmanlı’nın elini ve dilini bağlayacak kadar mide bulandırdırıcı bir sineği andırmıyordu.

     "Haçlı marı" Bizans'ın çökmesiyle umudunu ihtilaf çıkarmada bulmuş, Kanuni'nin öldürttüğü Mustafa'nın aslında ölmeyip, saklandığı yerden çıkarak SELANİK taraflarında bir " Devlet-i Bektaşiye" ( Gerçekte kızılbaş)   kurmak için harekete GEÇİRİLDİĞİ şeklinde müessir ve müessif bir havadisti!

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER