Ahmet Doğan İLBEY Kitapsız Yaşayamayanlar
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kitapsız Yaşayamayanlar
Ahmet Doğan İLBEY

Kitapsız Yaşayamayanlar

Kitap müptelâlılığı veya kitapla yaşamak elbette gaye değil. Gaye, Müslümanca amel üzere yaşamaktır. Bu amel üzere yaşanan hayatın en güzel unsurlarından biri olan kitapla yaşamanın irfanî zevkini yok saymak mümkün değil.

 

Kimlerdir kitapsız yaşayamayanlar? Kitapsız yaşayamanların cezbeli hayatını merak edenler için Dursun Gürlek’in “Çınaraltı’nda Kitap Sohbetleri” (ilk baskıları Çınaraltı Kitap Sohbetleri adını taşımaktadır) sürükleyici ve o dünyayı yaşatıcı bir kitap... Kitabın daha “önsöz” ünde başlıyor kitap âşıklarının çarpıcı bir hikâyesi. Adı sanı zikredilmemiş bir kitap âliminin kitaplarla hemdem olduğu bir vakitte, devrin en zorlu halifesinin dâvetine icabet etmeyişinin arkasındaki irfanî tavrı öğrenmek istemeyen bir kitap tiryakisi ollabilir mi? ilim irfan ehli için ders çıkarılacak bu müthiş hâdisesinin hülâsası şöyle:

 

Kitaplarından ayrılamayıp halifenin dâvetini geciktiren âlim

 

Abbasi halifelerinden biri sohbet etmek için devrin âlimlerinden bir zatı sarayına dâvet eder. Dâveti bildirmek için âlimin evine giden saray görevlisi kitapların ortasında oturan âlime, halifenin kendisini saraya dâvet ettiğini söyler. Kitapların âşığı âlim; “Mü’minlerin Emiri’ne söyleyiniz; şu anda yanımda bulunan ilim, irfan ve hikmet ehli insanlarla sohbet ediyorum. Onlarla işim bitince dâvetine icabet edeceğim.” Bu sözleri aktaran saray görevlisine halife merakla sorar: “Onu bu kadar cezbeden âlimler kimlerdi?” “Efendimiz, yanında hiç kimse yoktu!” cevabını alınca, iyice meraklanan halife kati emrini verir: “Onu filan saatte mutlaka saraya getir!” (Çınaraltı’nda Kitap Sohbetleri, Dursun Gürlek, s. 4)

 

Halife, apar topar huzuruna çıkarılan âlime, yüksek sesle sorar: Sizi, bizim yanımıza gelmekte geciktiren âlimler kimlerdi? Âlim: Kitaplardı! Evet, her kitap bir âlimdir. Eğer yüzlerce, binlerce kitabınız varsa, yüzlerce, binlerce âlimin ilminden istifade ediyorsunuz demektir ki, bu da dünyada cennet hayatı yaşamak mânasına gelir. Hazret-i Peygamberimiz “Nerede bir Cennet ağacıyla karşılaşırsanız, gölgesinde dinleniniz!” buyuruyor. “Bu dünyada cennet ağacını nerede bulacağız?” diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: “Her âlim, bir cennet ağacıdır!” (Gürlek, a.g.e., s.4)

 

Bugün pek örneği görülmeyen bir cesaretle halifeye “her kitap bir cennet meyvasıdır” imasında bulunuyor.

 

Ağır memuriyetlerine rağmen Vefik Paşa kitaplarla yaşadı

 

İlk Türkçe Sözlük “Lehçe-i Osmânî” gibi dille ilgili birçok kitap yazan ve tercüme eden, Sadrazam Müsteşarlığından Valiliğe, Tercüme Odası memurluğundan elçiliğe kadar çeşitli devlet katlarında görev yapan Ahmet Vefik Paşa’nın (1823-1891) müfrit bir kitap âşığı olduğunu düşünmek, Cumhuriyet nesli için inandırıcı olmayabilir. Çünkü yüksek devlet memurluğunun en riskli olduğu zamanda kitap yazmak ve onbeş bin kitabı olan bir kütüphânenin sahibi olmak, bugünkü yüksek devlet memurlarının harcı değil. Velveli bir asırda onca ağır vazifelerin arasında kitap toplamak ve yazmak, kitap irfanı olmayan “muasır cumhuriyetin” devlet adamlığı zihniyetine göre akıl kârı değil. Arapça, Farsça, Çağatayca, Fransızca, İngilizce, Rusça, Almanca, İtalyanca dillerini bilen Vefik Paşa yorulmak bilmez bir kitap kurduydu. Kendi devrinde Doğu ve Batı’nın tarih ve edebiyat külliyatları dolu, İstanbul’un en zengin kütüphânesi onundu. Her kitap kurdu gibi o da ölmeden önce geçim sıkıntısı ve borçlarından dolayı kitaplarını satışa çıkarmıştı. Bunlar arasında öyle kitaplar vardı ki, bir kısmı Avusturyalı Şarkiyatçıların talebi üzerine yurt dışına satılmıştı. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, cilt: 2, s 143)

 

Kitaplarının kaderinde Frenk gurbetlerine gitmek varmış. Cins bir adam olan Vefik Paşa’ya soru sormuşlar, cins bir cevap vermiş. Paşam bu muazzam kütüphâneye nasıl sahip oldunuz? “Okumak için ödünç aldığım kitapları iade etmeyerek, böyle bir kütüphâne meydana getirdim.” (Gürlek, a.g.e.,s. 140)

 

Bu ifadesiyle, kitap kurtları arasında her devirde olagelen ödünç kitap alıp da vermemeyi hicvettiği veya nükte yaptığı kanaatindeyiz. Çünkü onun hayatında böyle hâdise pek yok. Aksine, parasıyla en çok kitap alan birisidir.

 

“Tövbe… hiç kimseye vermem kitap”

 

Mehmed Âkif’in, Safahat’ındaki (s.126) “Köse İmam” şiirinde “Köse İmam” diye hitap ettiği Ali Şevki Hocayı, okuyanlar bilirler. Âkif’in sevdiği bir dostu olan Ali Şevki Hoca müfrit bir kitap müptelâsıdır ve kitaplarını taassup derecesinde başkalarına ödünç vermeyen bir huyu vardır. Kütüphânesinden ödünç kitap alıp da getirmeyenlere pek sitem edermiş. Dostlarından Şuayb ondan kitap alıp getirmeyince sitemkârâne bir beyit, kendi ifadesiyle “tövbe” yazıp kütüphânesinin duvarına asmış: “Dest-i gadr-i musta'ıradan ziyanım bîhisap / Tövbe erim ariyet hiç kimseye vermem kitap.” (Gürlek, a.g.e., s. 46)

 

Ödünç kitap isteyenlere, yine kendi ifadesiyle “münasebetsiz teklif” de bulunanlara bu beyti gösterirmiş. İlginçtir, bütün kitap kurtları gibi Köse İmam da hiç evlenmemiş. Mithad Cemal Kuntay’ın anlattığına göre “Buna ihtiyacı yoktu, onun tek aşkı kitaplarıydı. Onun için kitap önce ciltti. Ciltlenmedikçe hiçbir kitap evinin üç duvarını kaplayan kütüphâneye giremezdi.” (Gürlek, a.g.e., s.46)

 

“Asım Şiiri” nde Köse İmam’ın oğlu olarak gösterilen Asım muhayyel bir kahramandır. Âkif’in, Asım’ı Köse İmam’ın oğlu olarak göstermesi ona olan sevgisinden kaynaklanan bir kurgudur.

 

Kitapla konuşanlar

 

Beşir Ayvazoğlu’nun “kelimenin asıl mânâsında bir hezarfen, tıp ve sanat tarihçisi, şair, yazar, etnograf, ressam, nakkaş ve müzehhip” dediği Prof. A. Süheyl Ünver’in kitap sevgisine imrenmemek mümkün değil. “Kitabın yüzüne baktıkça gönlüm eğlenir, kitap emdiğim şeker kamışının sütü gibidir, sakın kitabımı benden isteme çünkü bu, elimden sevgilimi almaktır” diyen Ünver’in kitaba dair yazdıkları Züleyha’ya yazılmış bir sevda mektubu âdeta. Züleyha ile konuştum, diyorcasına “Kitapla konuştum” diyor. Gürlek’in adı geçen kitabındaki (s. 47) “Kitapla Konuştum” yazısından hülâsa ettiğimiz onun şu cümleleri kitap sevenlere şevk verecektir:                                                

“İnsanlardan uzaklaşmak beni kitaplara yaklaştırdı. Ben artık enis ve celîsimi buldum, insanlardan nihayet bin kişi tanıyabilirdim, amma bunlardan kaçı bana dost olabilirdi? Fakat dünyada ve bizde ne kadar kitap varsa hepsiyle dost olabilirim. Yaklaştığım nisbette onlardan yakınlık gördüm. Daima bildiklerini bana öğretmeğe çalıştılar. Yalnız benim onlara bir göz atmam kâfi geldi. Kitaba minnettarız. Benim herşeyim, saadetim, neşem kitap. Sen olmasaydın beşeriyet ne olurdu? İnsanları ve yazanları ebedileştiren kitap. Sen birçok insanları, kurtardın. Birçok yenilikleri, sen keşfettirdin. Sen onlara ipucu verdin. Âlimler ve kâşifler sana neler borçlu olduklarım unutamazlar. Sen olmasaydın medeniyet olmazdı. Sen pek cömert ve mütevazısın. Elverir ki sen dilinden anlayacak birisinin eline geçmiş bulunasın. Onun için biz kitapları bizden malûmatını esirgemiyen âlimlere benzetebiliriz. Onu açtık mı yalnız o bize söyler, biz de dinleriz. O söylediklerimize bigâne. Tenkidlerimizi bile duymaz. Duymadığından gücenmez. Kitap yaşını başını almış bir çocuk gibidir. Ona ihtimam icabeder. O da kurtlanarak hasta olabilir. Rutubet onu da çürütebilir. Horlamak kendisini incitebilir. Sahibine daima sadık kalan ve el üstünde tutulan kitaplar artık tozlu raflarda ihmale maruz kalmamalıdır.”

 

İlk roman yazarlarımızdan Ahmet Midhat Efendi dostlarına dahi ödünç kitap vermeyen bir kitap tutkunu. Kendisini kınayanlara emniyetsizlikten değil, kitaba aşırı düşkünlüğünden kaynaklandığını söylerdi: “Ben kütüphânemden dışarıya kitap vermem! Çünkü siz onu geri getirinceye kadar zihnim devamlı o kitapla meşgul olur. Ve benim başka işlerle uğraşmama imkân kalmaz. Eğer okumak istiyorsanız buyurun; kütüphânem emrinize âmâdedir. İstediğiniz kitabı çekip okuyun. Fakat alıp götürmemek şartıyla…” (Gürlek, a.g.e., 22)

 

Şair Mehmet Emin Yurdakul, ömrünün son günlerinde evi ve içindeki kütüphânesi yanan, evine değil, kitaplarının yanmasına çok üzüldüğünden hastalanıp vefat eden bir kitap sevdalısıydı. Osmanlı Devleti’nin bozgun yıllarında mebusluk ve Hicaz Valiliği yapan, Anadolu’da yüksek memuriyetlerde bulunan Yurdakul’un binlerce kitaptan oluşan kütüphâne sevdasını, ortalama bir tarih ve dilbilgisine bile sahip olmayan bugünkü mülkî amirler ve üst siyaset erbabı anlayabilirler mi?

 

Hayatının iki gecesinde kitap okuyamayan âlim

 

Evlendiği ve babasının vefat ettiği iki gecede kitap okuyamadığını söyleyen ve hayatı boyunca her gece kitap okuyan, ilmiyle Müslüman Doğu’yu ve Hıristiyan Batı’yı tesir altına alan Endülüslü âlim İbn Rüşd’ün (1126-1198) hayatı kitapsız modern dünyanın esiri olmuş sözde “bilim” adamlarına heyecan veriyor mu?

 

Müderris ve şair Kethüdâzâde Arif Efendi (1771-1849) okuma ve kitap biriktirme müptelâsı bir âlim. Başından geçen bir hâdise onun kitap düşkünlüğüne dair herşeyi anlatıyor: Evine gelen misafir, ayrılırken bir kitabını çalar. Arif Efendi görmezden gelir. (Gürlek, a.g.e, s. 147) 

 

Ne güzel bir hassasiyet bu? Kitabının peşini bırakmayan bu âlimin kaç örneği var zavallı asrî Cumhuriyetin üniversitelerinde? Bugün evinde kütüphânesi olan üniversite allâmesi ve devlet adamı sayısı ne kadardır sizce? (ilbeyali@hotmail.com)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Advert
GALERİLER