Süleyman KOCABAŞ Türkiye’de Siyasi Partiler Enflasyonu Ve Trajedisi
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Türkiye’de Siyasi Partiler Enflasyonu Ve Trajedisi
Süleyman KOCABAŞ

Türkiye’de Siyasi Partiler Enflasyonu Ve Trajedisi

Bu yazımı, 5 Şubat 2021’de  tv. haberlerinde  yer alan “Ümit Özdağ, Partisi İyi Partiden  kendi tabiriyle ‘Milliyetçilikten Koptular, Partide FETÖ’nün Etkinliği Var’ Gerekçesiyle Ayrılarak Parti Kuruyor”, “Muharrem İnce, Partisi CHP’den ‘CHP’de Çete Var. Parti, Atatürk’ün yolundan Çıktı. Biz  Bunlarla  Mücadele Ederek Kazanacağız’ Gerekçesiyle  İstifa Ederek Yeni Bir Parti Kuruyor”, “HDP’li Ayhan Bilgen’in “HDP, Terör Örgütü ile Arasına Mesafe Koyamıyor, Biz Mesafe Koyan Bir Parti Kuracağız’  Gerekçesiyle Partisinden Ayrılarak Yeni Bir Parti Kuracağı Söylentileri Aldı Yürüdü” vb.  haberlerinin iyice etkisinde kalarak   yazmak zorunda kaldım. Yine bu haberlerde yer aldığı üzere  son bir yılda ülkemizde  “21  Yeni Parti  Kurularak” yılların rekoru kırılmış. Aklına düşen ve gelen herkes parti kuruyor. Ne diyeyim!... “Sürüsüne bereket”.  “Koşun koşun bir siz eksiktiniz,   ‘yangına körük’ le giderek söndürün, geç kaldınız, siz de bir parti kurun, hasbel kader tek başınıza iktidar olabilirseniz, hem kendinizi hem de   milleti - vatanı kurtarın” demekten  başka bir şey gelmiyor  insanın aklına !...  Hepsi de genelde koptukları partilerin tıpa tıp aynıları veya az benziyorlar ya da birbirlerine benzerliği olmayan az sayıda parti var.  “Bize gel” diye herkes kolumdan çekiyor. Kolum çekile çekile “kopacak” sandım. En sonunda patladım,  “Beni yalnız bırakınız, şeytanım bir kenarda dursun, meleğim nereye gitmemi isterse oraya giderim” derken, ne yalan söyleyeyim, hiçbir partiye iktisap etmeden benim de bir parti kurmak aklıma geldi. “Affınıza sığınarak”,  şimdi bunu ve bütün olup biten “siyasi partiler trajedimiz” i, sizleri sıkmamak, monotonluğa sevk etmeden eğlenceli ve mizahi bir  üslupla   anlatacağım. Önce kısaca, günümüzün   “Parlamento içi ve Parlamento dışı” partilerinden başlayalım:

                        Parlamento İçi Siyasi Partilerin Profili        

        Parlamento içi veya  Meclis’te grubu bulunan partilerden AK Parti, Genel Başkanı ve şimdi “Devletin başı” olarak başımızda bulunan Cumhurbaşkanımız olan Recep Tayyip Erdoğan’ ı “misyonu” olarak açıkladığı “Biz milli ve yerli partiyiz” den hareketle  genelde  belli – belirsiz “Muhafazakar Demokrat” kimliği ile  18 yıldan beri süren tek başına  iktidarıyla Türkiye’yi  “karanlık” yapılanmasından az - çok “AK” a çıkaran haliyle  işleri şöyle – böyle götürüyor.

         Misyonunu,  Atatürk vârî olarak “Biz Şark medeniyetinden çıkarak Garp medeniyetinde karar kıldık, bunu kabul etmeyenlerin başları kesilecek,  ateş ve demir kullanılarak yola getirileceklerdir” ve  “Biz Atatürk’ün kurduğu ‘Devlet Kurucu’ bir patiyiz” olarak açıklayan  Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı  Kemal Kılıçtaroğlu, bu milleti   mazisi Şark’tan kopararak “köksüz bir ağaç” gibi bıraktıkları ve  bir türlü de tam anlamıyla   “Garplılaştıramadıkları” haldesi yanında, “ ‘Devlet Kurucu   Parti’, ‘Devlet Yıkıcı bir parti’ yle ittifak halinde” de denildiği halde, hakkında “ABD –FETÖ ikilisi tarafından kaset kumpası ile partisinin başına getirildi” de denilen Kılıçtaroğlu,  “ana muhalefet” ini “gerçekçi” veya “bir ana  gibi “ yapmaktan çok uzak bir profil sergiliyor.  Üslubu, 1950’lerin İnönü’sü genel başkanı gibi çok sert ve kırıcı. Bu üslup bize 27 Mayıs 1960 uğursuz Darbesi ve Rejimini getirerek İsmet İnönü’nün “Demokrasiye Geçiş ve Demokrasi Kahramanlığı” nı sıfırlamıştı. Çünkü, demokrasi ile idare edilen ülkelerde darbe olmazdı.  Günümüzdeki genel başkanı Kılıçtaroğlu’nun, partisinin  9 Eylül 2020’deki  97’in ci kuruluş (1923 - 2020) yıl dönümünü sebebiyle    sarfettiği   “Partimiz  ‘Halk’ la bütünleşemediği, ‘halkçı olamadığı’ için seçimlerde kaybetti bu yüzden tek başımıza iktidara gelemiyoruz” sözü bütün gerçekleri partisi hakkında özetliyordu. Tarihçilerimizden Mete Tuncay’ın da tabiriyle 1923’de getirdiği “Cumhuriyet” ise uzun bir süre “Militarist ve Jakoben Cumhuriyet” oldu. Tek Parti yönetiminin tek partisi CHP’nin Genel Başkanı Milli Şef ve Cumhurbaşkanı İnönü, 1945’de kendisinin de zaten bir asker olduğu için “Demokrasiye Geçiş” hususunda sarf ettiği “Demokrasiye geçileceeek!.. Geç!..” komutunu vermesi, büyük ölçüde II. Dünya Harbi sonunda  “Demokrasi Cephesi kazandı” denilen cephenin “Dıştan baskısı” ve özelikle de “Amerika’nın baskısı” ile adı geçen harpten sonra adı geçen devletin liderliğinde kurulan “YENİ DÜNYA DÜZENİ”  ne adaptasyon için oldu. “Siyasi partiler demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarıdır” denilir. Milli  Şef ve  Cumhurbaşkanı İnönü’nün bunun bir göstergesi için  buna geçişi  “muvazaalı” oldu. Partisinin karşısına muvazaalı olarak Demokrat Parti’yi Celal Bayar’a İnönü kurdurdu. İki “muvazaa partisi” CHP ve DP için genelde “muvazaa partileri” demekten olarak da “felsefeleri ve programları çok farklarla  aynı” denildi.  Sanki bu iki parti “tek parti” gibi idi. Bu sebepten  “Türkiye’de Demokrasiye Geçiş’e” “Hakiki Demokrasi” değil “Raftaki Demokrasi” veya dünyada bir örneği olan, yine  Amerikan’ın güdümündeki “Filipinler Demokrasisi” denildi.  

        Misyonu,  Anadolu’da Türkleri “Türk Milliyetçisi yapmak”  ve  giderek, kurtarır mı kurtaramaz mı pek kestirilemiyor “Dünya Türklüğünü kurtarmak”  olan rahmetli  Alparslan Türkeş’in partisi Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP)  “mirasını yemek” le   meşgul bu partinin  Genel Başkanı Devlet Bahçeli,   AK Parti ile olan  “Cumhuriyet İttifakı” na dayanarak  memleketimizi “Milliyetçi” yapmaya çalışıyor. Üslubundaki “sertlikler” i yumuşatması lazımdır. Toplum bunları kaldıramaz. 

        MHP’den, “Bunlar artık Milliyetçi değillerdir vb.” gerekçeleriyle bu partiden koparak 25 Ekim 2017’de kurulan ve genel başkanı Meral Akşener olan  İyi Parti, liderinin  Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a laf atmak ve laf yetiştirmekten vakit bulamayarak   henüz ele tutulur “ ‘İyİ’ bir program” ortaya koyamadı.

        Dikebilir mi dikemez mi tam kestirilemiyor,  kendisine “Apo’nun heykelini dikeceğiz” i misyon edinmiş  Halkın Demokrasi Partisi (HDP) zaten bilinen bir gerçek.

              Parlamento İçi 1-2 Milletvekilli  Siyasi Partilerin Profili       

          Mecliste 1-2 milletvekili bulunan partilere gelince: MHP’den “Genel Başkanı Alpaslan Türkeş ve çevresinin otoriteleşerek hiç kimseyi dinlemedikleri, Müslümanlıklarının zayıf olduğu” gerekçesiyle, bir grup arkadaşıyla bu partiden koparak 29 Ocak 1993’de  Büyük Birlik Partisi’ni kuran rahmetli  Muhsin Yazıcıoğlu’nun “mirasını yemek” le kendisini gösteren yeni genel başkanı  ve milletvekili  Mustafa Desteci de, partisine   Türkiye’nin “Büyük Birlik” inin kurulmasını sağlatamadı. Desteci Meclis’e, “Cumhuriyet İttifakı” sayesinde girdi.

      “Milli Görüş - Ȃdil Görüş” misyonu ile kendisini gösteren, rahmetli Necmettin Erbakan’ın kurduğu Saadet Partisi’nin  “mirasını yemekle” meşgul yeni genel başkanı Temel Karamollaoğlu  da, tam anlamıyla “Saadet” vaat edemiyor. Meclis’te, 1 milletvekili olarak  Abdülkadir Karaduman var. Meclis’e “Millet İttifakı” ile girdi.

      1946’da CHP’ den koparak  Celal Bayar – Adnan Menderes ikilisi tarafından   kurulan ve  adı geçen partinin “Militarist ve Jakoben Batı Medeniyetçisi”  kimliğine nazaran az-çok “Liberal –Muhafazakar  Demokrat” kimliği ile tanınan ve hatta bazı tarihçiler (benim gibi de) ve siyasal gözlemcilerin  yorumlarına göre, bazı nüans farkları ile “CHP’nin tıpa tıpı aynısı” olan günümüzün Demokrat Partisi (DP), Menderes’in   DP’sinin “devamı” olduğunu iddia  ettiği ve  birleştiği, misyonu, ekonomide  “özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi” adı altında Türkiye’yi “Küresel Sermaye’ ye açmak” yanında, “Demokrat” olarak da “dört görüşü birleştiriyorum” diyerek  geçmişin “vesayeti ve prangalarını kırmak” olan  rahmetli Turgut Özal’ın partisi  Anavatan Partisinin “çifte mirasını yemek” le meşgul.  Tarihler, “fazla mirasyedilerin akıbetlerinin iyi olmayacağı” nı yazar. Meclis’te Genel Başkanı Gültekin Uysal olan, MHP’den tasfiye ile DP’ye geçen Ordu Milletvekili Cemal Enginyur’tan ibaret iki milletvekili var. Uysal Meclis’e, “Cumhuriyet İttifakı” sayesinde girdi.

       Parlamentoda 1 milletvekili bulunan partilerden birisi de 20 Temmuz 2020’de, CHP’den ayrılan Ardahan milletvekili Öztürk Yılmaz’ın kurduğu “Yenilik Partisi’ dir. Her önüne gelen parti kurup iktidar olamaz. Biraz “popülarite” yanında asıl olarak “kariyer” lazım. Kamuoyu Sayın Yılmaz’ı, Amerika’ nın “Yaratıcı Kaos” için kurup kullandı DEAŞ’ın  Irak’ın Musul vilayetini işgali sırasında buradaki 100 küsur kişilik Türkiye’nin Konsolosluğunu basarak bunları bir kaç ay rehin almasıyla tanıdı. Kendisi başkonsolos idi. Bu sırada başbakan Ahmet Davutoğlu, Konsolosluğa MİT’e “baskın” şeklinde operasyon yaptırması sonucu 100 küsur görevli kurtarıldı. Uçakla Ankara’ya getirildiler.  Konsolos Yılmaz Esenboğa  havaalanında “bir kahraman” gibi karşılanarak kamuoyunda isim yaptı ve popülarite kazındı. Bu popülaritesiyle Dışişleri Bakanlığından istifa ederek  son seçimlerde CHP’den  Milletvekili oldu. Oldu ama, bir müddet sonra genel başkanı Kılıçtaroğlu ile iyice takışarak partisinden tasfiye edilmesi sonucu “Yenilik Partisi” ni kurdu.

     Kendisini 11 Şubat 2021’de Akit Tv. nin bir programında izledim. Partisinin serüvenini anlattı. Niçin kurduğu hakkında şunları söyledi: “CHP’nin içinde FETÖ’cüler var.  Sayın genel başkanımı bunları temizlemesi için ikaz ettim, sürekli uyardım. Uyarılarımı dikkate almadı, Partiden FETÖ’cüleri atacağı yerde beni attı. Ben de kendisi ve partisi ile daha iyi mücadele için Yenilik Partisi’ni  kurmak zorunda kaldım.” Bizden de ona “hayırlı olsun, inşallah iktidar olur Türkiye’yi kurtarırsın” ” demek düşüyor ama, pek de “hayırlı” olacağa ve “iktidar” a geleceğe  benzemiyor. Çünkü, “kariyer” için Sayın Yılmaz’ın “Musul  Başkonsolosluğu  Kahramanlığı”  yeterli değil. En az Mustafa Kemal Paşa  kadar “İstiklal Harbi Kahramanlığı” olması lazımdır.  Bu onda yok; bu yüzden partisini tutturamaz, gelecek ilk seçimde güme gider. Sonra, AK Parti ve Erdoğan’a da muhalefeti de çok “kırıcı, yıkıcı ve yakıcı” idi. Muhalefet üslubuna  bakınca, “Yarın sabah Türkiye yıkılır” zannettim. Çok şükür yıkılmadık ayaktayız.   

     Büyük partiler geleneğinden olarak  AK Parti de “doğurgan partiler” sınıfına girdi. Daha önce bu  partiden “nur topu” gibi iki evladımız olmuştu: Partiden milletvekili  olarak ayrılanlardan  tarafından İdris Naim Şahin tarafından  19 Kasım 2014’ de “Millet ve Adalet Partisi, İdris Bal tarafından  4 Kasım 2014’de  “Demokratik Gelişim Partisi” kurulmuştu.  Adı geçen ilk partinin “Makam, mevkii bölüşümüne yönelik post kavgası” ve ikinci partinin ise FETÖ’nün AK Parti ile takışmaya başlaması sonucu ortaya çıktığından bahsediliyordu. Kuruldular ama, ülke geneline yayılamayan ve  genel merkezlerinde asılı  tabelaları ile  “tabela partisi” olarak kaldılar ve kısa  zaman sonra da katılarak  güme gittiler.

     Parlamentoda ikişer milletvekilli iki parti daha var Bunlardan birisi,  Türkiye İşçi Partisi (TİP)’in iki milletvekili  Barış Atay Mengüllüoğlu ve  Erkan Baş’dır. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunlar en eskinin Aybar –Bayar ikilisin TİP’inin “mirasını yemek” meşgul görünüyorlar ama, dünyada ve  Türkiye’de artık sol bittiği için “taban” bulup yiyemezler, güme giderler. Bunlarda Meclis’e herhalde  “Millet İttifakı” ile girdiler.

    11 Temmuz 2014’de kurulan  “Demokratik Bölgeler Partisi” (DBP)’ nin iki milletvekili ise,  Mustafa Yeneroğlu ve  ve Saliha Aydemir’dir. Herhalde bunlar da “Millet İttifakı” ından seçildiler. Misyonları, tarihte Prens Sabahattin’in “Ȃdem –i Merkeziyet ve Teşebbüs -ü Şahsi” misyonuna benziyor. Osmanlı yalancı  Prensi  Sabahattin zaten bu misyonu ile güme gitmişti. Günümüzdeki  uzantısı   DBP’nin de aynı şekilde güme gideceği anlaşılıyor. 

              AK Partinin Kâbusu İki Yeni Partinin Kuruluşu

          Yukarıda AK Partiden doğduğundan bahsettiğimiz erkek evlatlardan ibaret “ikiz” iki parti, çelimsiz ve zayıf doğduğu  için ölmüşlerdi.  Fakat, aşağıda bahsedeceğimiz  erkeklerden ibaret yeni “ikiz evlat” partilerini kuracaklar  partinin daha “dişlileri” ve “kariyer” sahipleri oldukları için ona yönelik bir “büyük  kâbus” olarak değerlendirilecektir.

     AK Partinin en son olarak doğurduğu “ikiz kardeşler” denilen “Yeni Doğan” evlatlarına gelince: Bunlar, ikisi de erkek evlat oldukları halde, AK Parti’de önce Dışişleri Bakanlığı ve sonra  Başbakanlık yaparak “üstün kariyer” kazanan Ahmet Davutoğlu’nun 12 Aralık 2019’da  “Gelecek Partisi” ni kurması ve  AK Parti iktidarında  uzun süre “Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı” yapmış Ali Babacan’ın da 9 Mart 2020’de  Demokratik Atılım Partisi’ni (DEVA) kurması oldu.

            Sayın Davutoğlu ve Sayın Babacan, AK Patiden ayırılış sebeplerini ve parti kuruş gerekçelerini açıkladılar. Davutoğlu’nun açıklamaları ve gerekçeleri çok ilginçti: “AK Partide ‘Tek Adam’ yönetimi var. Beni başbakan atadılar ama, doğru dürüst başbakanlık yaptırmadılar, kukla, emir kulu  başbakan ve her emirlerine âmâde bir başbakanlık yapmaya çalıştıkları ve ben de buna direndiğim için, Erdoğan’ın ‘yapamıyorsun istifa et’ teklifine uyarak istifa ettim ve ülkeyi bunlardan kurtarmak ve ekonomiyi de düzlüğe çıkarmak için partimi kurdum” dedi. Kurdu ama, Sayın Davutoğlu’nun hem mazisi ve hem de halihazırına baktıkça bende,  Gelecek Partisi’nin “gelecek vaat edemediği ve  geleceği olmayacağı”, olup bitenlerin  az –çok “post kavgası” olduğu  izlenimi uyandı. 

            Sayın Babacan, istifa ettiği eski partisi AK Parti’ye “ekonomist” oluşu ile yüklendi. “Beni ekonomiden sorumlu  Başbakan Yardımcısı  olarak atadılar ama, benim önerilerimi genellikle hiç dinlemediler, beni çoğu kez dışlayarak kendi bildiklerini yaptılar, ülkemiz daha o yıllarda batmaya başladı ve ben de Başbakan Yardımcılığından ayrılınca ‘ekonomik yıkım’ daha da atak yaptı. Şimdi de ben ülkemi ‘ekonomide selamete erdirmek ve düzlüğe çıkarmak için DEVA Partisi’ni kuruyorum” dedi. “DEVA partisi” olmakla partisinin ismi de güzel ve ümit verici ama,  Sayın  Babacan’ın da geçmişi ve halihazır durumuna baktıkça, Gelecek Partisi’nin ülkeye hatırı sayılır  “gelecek vaat etmediği” gibi kendisi partisinin de “ekonominin hastalıkları” na “DEVA” olup olamayacağı pek kestirilemiyor.  Çünkü ortada iyi de olsa kötü de olsa hâlâ güçlü bir AK Parti iktidarı ve güçlü lideri Sayın Erdoğan varken gelecek seçimlerde pek varlık gösteremeyecekleri  anlaşılıyor. Eğer buna “fayda” denilebilirse,  ülkemize getirecekleri tek fayda, AK Parti’nin oylarını bölmek suretiyle Türkiye’yi  yeni bir koalisyon hükümetleri dönemine sürüklemek olacaktır ki, diğer üç dönemi ihtiva eden ( 1961 – 1965, 1973 – 1975, 1992 – 20o2 zaman dilimlerinde yaşanan) bu dönemlerin ardından      “IV. Koalisyon Hükümetleri Dönemi” ni açacağından, adı geçen üç dönem gibi bu dönem de  ülkemizin “hayrına” olmayacaktır. Çünkü, Türkiye’nin problemlerini   çözebilmesi için   tek partili ve başarılı iktidarlara  ihtiyacı vardır. 

                         Parlamento Dışı Küçük Partilerin Profili      

       “Parlamento içi ve dışı” derken, misyonları yukarıda isimlerini ve misyonlarını dile getirdiğimiz  partilerin misyonlarından az –çok farklı (bazıları Batı’dan ve Kuzey’den Komünizm –Sosyalizm taklitçi misyonu ile farklı) sıramız, parlamentonun içine girmek söyle dursun önünden bile geçemeyecek veya yaklaştırılmayacak parlamento dışı partilere gelince: Sürüsüne bereket, bunların sırf isimlerini sıralasam sayfalar tutar  ve uzun uzun okumaktan vaktinizi alacağından “vakit öldürmek” olur. “Yazık” olur.  Tabii ki, bunların “iktidar olmak” gibi “fazla” değil, belki de  “hiç” bir endişeleri ve niyetleri yok. Neredeyse hepsi de “Küçük olsun benim olsun” diyenlerdendir. “Küçüğüz” diye diye zaten hem kendilerini hem de ülkeyi “Küçük” bıraktılar. Size de ülkeye de “yazık” oluyor beyler.  Eğer varsa “enerji” niz boşu boşuna tüketmeyin, başka alanlara harcayın ki hem ülkeyi hem de kendinizi kurtarınız; “ülkeyi kurtarmak” için parti kurmak “şart” değil;  “akıllı insanlar”,  Amerikalılar ve İngilizler gibi “iki partili demokratik sistem” e adapte olmaya çalışın.  “Üçüncüsü” olmaz.  “Çok” olur. Oyları böler, ülke “koalisyon hükümetlerine mahkum ve esir” yaşadığı için Amerika ve İngiltere gibi  “süper güç” olamaz. Çünkü ülke, “birbirlerine selam  vermemeyi  bir kenara bırakınız, ‘su’ bile vermeyen bakanlar” tarafından idare edileceği  için “geri” kalır veya  her nasılsa “az gelişmiş ülkeler” yapılanması gösterir. “Çok gelişmiş ülke” olmak  varlığını  aramalıyız.

        “Küçük Partiler” den olarak, “ana doğurgan parti” CHP’den   “Yeni Doğan” bir çocuğumuz ve partimiz  daha çıktı. “Efsane” mi, “Masal” ı  veya “Başarılı” mı pek de kestirilemeyen  CHP eski Şişli Belediye Başkanı  Mustafa Sarıgül, “Efsanevi ve başarılı belediye başkanı” şişirilmesi ve “Tam Atatürkçü olması” (“Yarım” ı veya “Atatürksüz” ü” nasıl oluyorsa?) misyonu ile “partiler piyasası” na sürülerek  partisi “Türkiye Değişim Partisi” 17 Aralık 2020’de kurdu. Kurdu ama,  “CHP’ yi yıkacağı” nı pek de kestiremiyoruz. Zira ona tepki için CHP Parti Sözcüsü  Faik Öztrak,  “CHP bir çınardır” sözlerini sarf ederek, ona “sen bu çınarı yıkamazsın” mesajını verdi.  “CHP’nin miras ve post  kavgası” nda Sayın Sarıgül’ün “kaybedeceği” ve önümüzdeki ilk seçimlerde güme gideceği anlaşılıyor.   

Küçük Partilerden Türkiye Komünist Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve  Türkiye  Birlik Partisi’nin  Trajedileri

       “Küçük Partiler” den olarak, genelde hep “Kapitalist Avrupa Medeniyetçiliği” taklidi  ile temayüz etmiş, hepsi de birbirlerine  benzeyen   büyükleri ve küçükleri yanında, bir de bunlara, yine bir taklitçilik eseri olarak “Batı’dan ve Kuzey’den Sosyalizm – Komünizm taklitçiliği” ile temayüz etmiş ve birbirlerine benzeyen diğerlerinden büyük değil, tamamen büyük, ama kendi aralarında birbirlerine benzeyen  1920’de  yurt dışında Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve  1960’lı yılların başında  kurulan  Türkiye İşçi Partisi (TİP) yanında, Türkiye’ de “ilk defa mezhep esasına  göre kurulmuştur” denilen 1960’lı yıllarda  kurulan Türkiye Birlik Partisi’nden (TBP) de bahsetmekten de geçilemez.

     İlk Genel Başkanı  Mustafa Suphi olan TKP’nin misyonu, Kurtuluş Savaşı verdiğimiz o yıllarda Türkiye’yi Rusya’daki “Sovyet Şuraları” na benzetmekten olarak “Komünist yapmak” di. Mustafa Kemal Paşa, buna karşı olduğu için Mustafa Suphi ve  16 arkadaşını Ankara’ya gelirlerken sandallarını Trabzon sahillerinde alabora ettirerek öldürttü.  Ardından, ülkedeki  komünist cereyanın “kendi kontrolü” ne almak için 1920’de “muvazaalı” veya “sahte” “Türkiye Komünist Partisi” ni “en güvenilir” arkadaşlarına kurduttu. 1923’de Cumhuriyet ilan edildikten  sonra, o günden  bu güne hep “Komünizm öcüsü” ile korkutulduk. Komünizm ha geldi hal gelecekle yatıp kalktık. Hiç  kimsenin  aklına “Tamamı  Müslüman olan Türkiye’ye Komünizm nasıl gelebilirdi, nasıl gelecekti? diye  sormadı.  Soramazdı. Çünkü Türkiye, “Komünizm Öcüsü, “Rufaileri” veya “Gülyabanileri” olmayan tehdidi ile  “Amerikan Emperyalizmi” nin nüfuzuna dizayn edilmişti. 67 yıldır (1920 – 1987) “yasal” olmayan esası “masal” olan,  fakat  o günden bugün hep  bu “masal” ın olmayan “öcüsü, frankeştain , Kaf dağı arkasında yedi  başlı  devi korkusu ” ile yatırılıp kaldırıldığımız için,   Türkiye Komünist Partisi’ne kurulması iznini,   Başbakan  Özal döneminde (1983 – 1992) “Liberalizasyon” la  gelen “yasalaşmak” hak ve hukukunu,  Özal’ın Türk Ceza Kanunu’ndan “Komünistleri cezalandıran” denilen  141-142 maddeleri kaldırmak yanında, “Müslümanları cezalandıran” denilen 163’üncü maddeyi kaldırması sonucu verdik. Tabi ki ardından  “kendisinden öcü gibi  korkulan” TKP kurularak 1990’lı yılların sonunda yapılan “erken seçimler” e  katıldı. Ne kadar oy aldı biliyor musunuz? Ben söyleyeyim: 17 bin küsur oy aldı. Aldı ama, biz de içimizden bir “eyvah” çektik ve  durum böyle olacaktı da peki  niye 70 yıldır (1920 – 1990)  “Komünizm öcüsü” ile her gece hep yatırılıp sabah  “yeniden nöbete” gibi kaldırıldık ve  hemen de her gün Türkiye’nin  bütün şehirlerinin caddelerini “Kahrolsun Komünistler!... Komünizme ölüm!... Komünistler Moskova’ya!...” naraları ile hep inlettik, durduk?” diye de sürekli hayıflandık. Allah, milletimize  bir daha böyle bir misyon ve  çok kötü “planlanmış”, “algı operasyonlu”  günleri bir daha göstermesin!.. Amin!..,

        1960’ların başlarında   141 – 142’inci maddeler gereği “Komünizm yasak” olduğu için   “Komünizmin yumuşatılmış türevlerinden  olarak” denilerek  “Sosyalizm” den hareketle, genel başkanı Doç. Dr. Mehmet Ali Aybar olan “işçileri kurtarmak” a yönelik Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Aybar’ın ifadesiyle, partinin misyonu, nasıl bir şeyse tam olarak izah edemediği ve hatta neredeyse dünyada bir benzeri olmadığı halde  “Türkiye’yi Milliyetçi  Sosyalist yapmak” idi.   TİP, 15 Ekim 1965 seçimlerine girdi. “Milli Bakiye Sistemi” sayesinde 15 milletvekili çıkarabildi (Bu sistem olmaza idi 3 tane çıkacaktı). Milyonlarca oy alacağı tahmin edilirken 281 bin küsur oy aldı. Bunu da seçimlerde “Benim işçilerim, benim köylüleri, sizleri partiniz TİP kurtaracaktır” diye yoğun propagandasını  yaptığı bunlardan değil de İstanbul’un Şişlisi ve Ankara’nın Çankaya’sının  “Tatlısu Frenkleri, küçük veya büyük burjuvazi aydın seçmenleri” nden aldı. TİP,  Başbakan Demirel,   “Türkiye Milli Bakiye sistemi ile idare edilemez” diyerek kaldırmasının ardından yapılan 15 Ekim 1969 seçimlerinden   ancak 1 milletvekili (o da genel başkanı Aybar olduğu halde) çıkararak  güme gitti.

       Seçimden sonra, TİP’deki “Behice Boran Grubu”  “Aybar ve Grubu’nu rahat bırakmadılar. Ona, “Sen ‘Milliyetçi Sosyalistim’ demekle seçimleri kaybettin. Halbuki dünyada tek bir sosyalizm vardır o da “Sovyet sosyalizmi” olan ‘Bilimsel Sosyalizm’ dir. Sen de bu yola gelmelisin” diye çağrıda bulunduklarından, o da bu çağrıya uymadığından  partisinden istifa ettirilerek  yerine genel başkan olarak Behice Boran getirildi. Getirildi ama, parti güme gitti, bir daha belini doğrultamadı. Zaten beli önceden de doğruk değildi.

       12 Mart 1971  Darbesi ve Rejimi gelince TİP, “komünist propagandası yapmak” suçundan değil de “Doğu ve Güneydoğu  Anadolu’yu Kürtçülük propagandası  ile vatandan ayırmak, koparmak” suçundan Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Çünkü darbenin arifesi yıllarda yapılan  “Doğu Mitingleri” ne TİP damgasını vurmuş, “Siyasi Kürtçülük” ü, “Milliyetçi Sosyalim” i veya giderek ‘Bilimsel Sosyalizm” i getirmekte, çekirge gibi bir  “atlama tahtası” olarak kullanmak istemişti. 

      TİP, kapatılmasının ardından 1975’li yılların başında “Sosyalist Parti” adıyla yeniden kuruldu. 6 Haziran 1977 seçimlerine katılmadı. “Bütün oylarımız CHP’ye” propagandası yapılarak  ve “Bize en yakın Ecevit’in Sosyal Demokrat veya Demokratik Sol, Ortanın Solu misyonudur” da  denilerek Ecevit’in partisi CHP desteklendi. Bu partiyi   “Marksist sol” zaten, 1945’de “Türkiye’de Demokrasiye Geçiş”  yıllarından beri “Truva Atı” olarak kullanıyordu. Aslında, 27 Mayıs 1960 Darbesinden sonra da Türkiye’de “Marksist solun palazlanması” na, CHP Genel Başkanı İnönü’nün solda partisinin rakibi olarak gördüğü TİP’in yolunu kesmek için 15 Ekim 1965 seçimi ayları arifesinde “Ortanın Soldayım” demesi iyice ivme kazandırdı. Olup bitenlerin aslına bakılırsa,  İnönü’nün bu çıkışından partisi  1965 seçimlerinde “büyük yara” almıştı ama, iş işten geçmiş, ok yaydan çıkmıştı. İnönü, bu “fahiş hatası” ile kendisi zaten “Askeri Kurmay Subay” olduğu halde, bunun yanında diğer bir kurmaylığından olarak  başarısız bir “Politik –Siyasi  Kurmay Parti Genel Başkanı olamadığı” nı ispatlamış, ortaya koymuş oluyordu.   Tâ o yıllardan beri hep “CHP  Komünizmin Truva Atı oldu” dillendirilmesi almış yürümüştü.  Bu olup bitenler de Türkiye’de Siyasi Partiler Trajedisi tiyatrosu veya filminin  hazin bir diğer sahnesi  olarak tarihimize geçmiştir. 

      Yine 1960’lı yılarında kurularak 15 Ekim 1969 seçimlerine girmesi sonucu 8 milletvekili çıkaran ve Türkiye’de ilk defa mezhep esasına (Alevi vatandaşlarımıza yönelik) dayalı  olarak 1966’da kurulan Türkiye Birlik Partisi’nin (TBP) Genel Başkanı Hüseyin Balan tarafından açıklanan misyonu çok enteresan ve eksantrikti. Gazeteci Apti İpekçi ile olan “Liderler Diyor ki” başlıklı röportajında   bu cümleden olarak şunları söylemişti: “Biz o kadar Atatürkçüyüz ki, Müslümanız amma,  mezhebimiz Kemalistliktir, Kâbe’miz de Anıtkabirdir”  (Apti İpekçi, Liderler Diyor ki, Ant Yayınları, İstanbul, 1969, s. 99). Balan’ın bu misyon açıklaması,  samimi ve tarihi Alevi vatandaşlarımız arasında da tepki aldı ve  tutmadı. 15 Ekim 1973 seçiklerinde hiçbir milletvekili çıkaramayarak  güme gitti. Günümüzde siyasilerin kurdukları “lâ –dini” (din dışı) olan siyasal sistemler bir mezhep olamaz. Bu, dinlerin de kanununa aykırıdır. Sonra, Müslüman Alevi kardeşlerimiz de dahil bütün dünya Müslümanların tek bir Kâbe’si vardır. O da  namazlarımızı kılarken yönümüzün dönük olduğu Kâbe-i Muazzama’ dır. Gerisi yalan, aykırı ve boştur.  Böylece TBP de siyasi partilerimiz trajedisinde “bir çeşit diğer trajik sahne” sergileyerek çekip gitti.

         Yazılacak daha birçok şey var!...  Zaten günümüzde bunlar herkesin gözleri önünde cereyan ettiği ve sizler bunu benden daha iyi daha  fazla bildiğiniz  için üzerinde fazla durmak istemiyorum!...  Partilerimiz   bol olsun (!), “Tanrımıza hamdolsun!,  Buyurunuz,  soframız açık sofra seçin, beğenin  yiyin, için afiyet olsun beyler, bayanlar, partilerini “tutturamayıp” ve halka da “yutturamayıp” merdivenden kayanlar!”…  “Tanrı, bu olup bitenlerden sonra Türkü ve cümlemizi  korsun ve yüceltsin!” … Amin! 

Ben de Bir Parti Kurmaya Karar Verdim  ama Sonunda Vazgeçtim

       Bütün bu olup bitenlerden sonra durup dururken, şaşkın şaşkın dönüp dolaşıkken benim de aklıma bir parti kurmak fikri geldiği doğrusu. Herkes parti kurmaya soyunmuştu. Benim onlardan ne eksik yanım  vardı? Üstelik de “üstün” yönlerim bulunuyordu. Bir kere  Tarihçi Yazar olarak “tarih” biliyordum. Ünlü ve başarılı İngiliz Başbakanı W. Churchill, “Tarih bilmeyen parti idare edemez” dememiş  miydi? Artık yaşım gelmiş, geçmekte olan 50 yıllık  Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine 81 kitap yayınlamış, birçoğu yurt dışında da  yayınlanmış “ünlü” tarihçi idim.  Üstelik de bürokrasiden gelme emekli ve köylü olmam sebebiyle, bürokrasi ve köylüden (2021 yılı itibariyle Türkiye’de köylü kalmışsa) oy alacağımı tahmin ediyor ve hatta bunun için partimin adını, babamın evveliyatı  da  “işçi” olduğu için, bunların oylarını almaya yönelik “Bürokrasi Köylü ve İşçi  Partisi” koymayı düşünüyorum. Zaten, eskiden de bunun benzerleri vardı: Osman Bölükbaşı’nın “Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi”, kendisini “köycülük”  cereyanına  adamış ve “hatta “Köycülük Derneği”  bile kurmuş, merhum   Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık’ın “Köylü Partisi” gibi. Yazar olmam sebebiyle de, yazar meslektaşlarım da benim için kalemleri ile “savaşırlar” beni kazandırırlardı.  Başbakanlığa altı defa gelip altı defa giden ve en sonunda Cumhurbaşkanlığından  emekli olan köylü, Isparta’nın  “İslamköy” ünden  “Çoban Sülü” (Süleyman Demirel) köylüydü; onların oylarını alarak gelmişti – gitmişti diye düşünüyordum.

     Bunları düşünüyordum ama, kuracağım partiyi “nasıl tutturacağım” endişesi sarmıştı. Derken “imdat” ıma  rahmetli Nasrettin Hoca Efendi’nin “göle yoğurt çalmak” hikayesi   yetişti. Hoca’nın “ya tutarsa” sözleri bana teselli oldu. Teselli oldu ama, bu sefer de  devasa “parasal sorunlar” aklıma takılmaya başladı. “Toprağı bol olsun”, Fransız İmparatoru I. Napolyon “Harp para demektir” demiş miydi. Günümüzde de “parti” demek “para “ demek olmuştu. Parasızlıktan dostlarımı ziyaret için mahalleden mahalleye gidemiyorum.  Bu şartlar altında bir “siyasi parti” yi nasıl idare edebilirim? Siz okuyucularımdan “para istemek” hatırıma geldi. Geldi ama, sizler de benim gibi genelde “dar” gelirli avamdan parasız –pulsuz  ve özelde ve azınlıkta “bol” gelirli havastan   olduğunuz için  para istemeye ahlâkım elvermezdi.  Belki de bazılarınızdan ve özellikle de havastan “Süleyman Hocamızı yarı yolda bırakmayalım, verelim, yarın iktidar olursa kitabına uydurarak  birkaç ihale ve teşviki bize verir kat kat çıkarırız”  demelerine, partiyi kurunca  toplumda  daha iyi isim yapmak amacıyla  ismimi “Hafız Hakkı Hakyemez” olarak değiştireceğim için bu ismimle uyumlu olmazdı. “Milli, yerli ve ilmi” olmaya çalıştığım için de  Amerikan “Rufaileri” nden, İngiliz  “Gülyabanileri” nden, Siyonist İsrail’ den de keseme para akması mümkün değildi, derken parti kurmaktan vazgeçtim.

Parti Kurmamı Engelleyen Kötü  Örnekler ve Trajediler

        Şu iki örnek de vazgeçmem hususunda beni etkiledi:  Kendisiyle tanışık olduğumuz dostumuz ve üstadımız rahmetli Hasan Celal Güzel, Anavatan Partisi Büyük Kongresinde rakibi Mesut Yılmaz’la olan “genel başkanlık” seçimini 1991’de kaybedince,  partisinden istifa ederek “Yeniden Doğuş Partisi” ni 23 Kasım 1992’ de kurmuştu. Partinin amblemi “uğurböceği” idi. Üstadın üstüne bir “Uğur Böceği” konmadı veya kondurulmadı. Güme gitti. “Mademki bu millet beni tercih etmedi, ben  niçin onun önünden veya arkasından  gideyim”  diyerek, patisinin mührünü  kaldırıp ayaklarının altına attı. Partisini kapattı ve   ardından dergi yayıncılığına başladı. Rahmetli ile tanışırdık,  beni çok severdi.  “Yeni Türkiye  Dergisi” ni  çıkardı. Bu dergide benim de 6 yazım yayınlandı.

        Diğer bir örnek,   Kayserili hemşehrimiz, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Mehmet Yazar, bu başkanlıktan  ayrılınca  Anavatan Partisi’ne girerek siyasete atılmak istenmişti. Parti Genel Başkanı Turgut Özal tarafından “veto” yiyince kendi partisi  “Hür Demokrat Parti” yi  9 Mayıs 1986’da kurdu. Parti amblemi “ulu çınar” idi. Seçim propagandalarında herkesi “sıcaktan korunmak” için ulu çınarın altına çağırıyordu ama,  altına kendisi ve parti yönetim kurulu üyelerinde başka gelen olmadı.  Milyonlar sıcağın altında çayır çayır yanmayı tercih ederek, göze alarak ulu çınarın altına sığınmaktan imtina ettiler. Sonunda onun partisi de güme gitti.

     Bir diğerlerinden olarak da “üç kötü örnek” e gelince: Bunlara da üç yazar dostumuz ve üstadımız  Şair-Edebiyatçı Sezai Karakoç, Siyasetçi Yazar Aykut Edibali  ve   İlahiyatçı Yazar  Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztük’ün kurulduktan sonra güme giden partileri oldu.  İşin esasına bakılırsa, bular parti kurmak niyetinde değillerdi.  Bunların etrafları kendilerini seven müritleri ile dolu ve sarılı  idi. “Aman hocam, fikirleriniz çok güzel ve  ülkeyi kurtulacak fikirler. Bunlar sözle, dergi, kitap çıkarmakla olmaz. İçini doldurmak lazım. Bunun için de parti kurup iktidara gelmelisiniz. 50 milletvekiliniz benden ” diyerek onları tahrik edince, bunlar da “Ben neymişsim!…” havasına girerek partilerini kurdular ama, seçimlerde 1 tane olsun milletvekili çıkaramadan  güme gittiler. Aldıkları oylar binde birde kaldı.  Üstelik de “kirli” denilen “siyasete bulaştıkları” için varolan itibarlarını da kaybettiler, sıfırladılar. Yalnız,  Şair –Yazar Necip Fazıl Kısakürek bu “tuzak” a düşmedi. Kendisini parti kurmak için tahrik eden çevresine, “Ben kurmam, siz kurun, param yok ama kalemimle  sizi  desteklerim” dedi, kestirip attı. İşin doğrusu da bu idi. Bir yazar, zaten yazar olmakla, Hz. Ali’nin tabiriyle “rütbelerin en büyüğü ilim rütbesi” ne ulaşmıştır. Bu itibar ona yeterdi. Bir yazarın soyunacağı en son meslek ancak bir parti kurmak olurdu. Olanları da gördük, güme gittiler. Karakoç’un “Özümüze dönüş” misyonlu  “Diriliş Partisi” (26 Mart 1990’da kurulmuştu), Türkiye’nin “Diriliş” ini gerçekleştiremedi;  “tabela” partisi olarak kaldı. Evveliyatı, misyonu Diriliş Partisi benzeri “özümüze dönüş” olmasından dolayı “İnkılapçı” olan Edibalimiz, “İnkılapçı  Demokrasi Partisi” kurması beklenirken, 22 Mart 1984’ değ “Islahatçı Demokrasi Partisi” kurarak herkesi şaşırttı. “Abi, inkılapçı idiniz, niye ıslahatçı parti kurdunuz” diye sorduğumuzda, Süleyman Demirel vari gülümseyerek “Dün dündür, bugün bugündür”  yollu cevap verdi. “İnkılap” ve onun revizyona uğratılmış hali  “Islahat” yapamadan onun da partisi güme gitti. Yüzdelerle ifade edilen değil, binlerle ifade edilen binde bir oy oranında kaldı. 2000’li yıllarda “Millet Partisi” adını aldı ama, “tabela partisi” olarak varlığını sürdürüyor.  Öztürk Hoca’nın durumu daha da kötü oldu. Misyonu,  “İlahiyatçı Hoca -Yazar” kimliğinden de gelen, kendi tabiriyle “Toplumumuzu,   ‘Allah’la aldatmak’ la kendisini göstermiş bunlardan kurtarmak” tı.  Yanılmıyorsam “Halkın Yükselişi Partisi” ni 16 Şubat 2005”de  kurdu. Girdiği seçimleri kazanamadı.  “Halkın Yükseliş” ini sağlayamadan güme gitti.   Öbür dünyaya göçtü. Allah rahmet eylesin!...

Parti Kurmayı “Tutturabilen” Necmettin Erbakan

       Parti kurmayı tek “tutturan”,  Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı ve özellikle  de “Makine Profesörü” unvanıyla Türkiye’nin ilk motor fabrikası “Gümüş Motor” u kuran, “muhafazakar” kimliğiyle de tanınan ve bunlarla  “üstün kariyer” e de sahip  Prof. Dr. Necmettin Erbakan oldu. Odalar Birliği Başkanlığından  sonra  “siyasete atılmak” için Adalet Partisine başvurdu. Parti Genel Başkanı Mason Süleyman Demirel’den “veto” yiyince, ilerleyen yıllarda “Milli Nizam Partisi” ni 20 Mayıs 1971’de  (Erbakan misyonunun bu “ana partisi”, 12 Mart Darbesi ve Rejimi sürecinde, nasıl bir şeyse tam olarak kestirilemediği halde  “Laikliğe aykırılık” tan Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca,    türevleri partilerden olarak yine aynı kapatılma gerekçeleri ile kapatılmaları sonucu Milli  Selamet Partisi, Refah Partisi ve Saadet Partileri isimleriyle  ardarda partiler kurulacaktır)  kurarak siyasete atıldı ve az veya çok kendisini “Selamet” ve “Refah” a erdirecek, “Saadet” e ulaştıracak  hatırı sayılır oylar aldığından  koalisyonlarla da olsa,  başbakan yardımcıları, başbakanlığa kadar yükselebildi. Erbakan Hoca’nın “taban” ı vardı. Ayakları yere basıyordu. Yıllardır Erbakan gibilerin “Milli Görüş ve Ȃdil Düzen Misyonu” na susamış  “Muhafazakar” bir kitle mevcuttu.  Benim ise, Erbakan’ın kimliğine benzer misyonun olmasına rağmen, onun gibi “popülaritem” ve “kariyerim” bulunmadığı için  ayaklarımın yere basamayıp  “havada” kaldığını görünce parti kurmaktan vazgeçtim. Şimdi ise ,”Parti kurarak ülkemi kurtarmak” yerine, “parasızlık” yanında etrafım   “Korona Virüs Tehlikesi” yle de sarılı olduğum halde “kendimi kurtarmak” a çalışıyorum. Dua ediniz, sizlere değerli kitaplar ve daha çok makaleler  yazmak için biraz daha ömür süreyim!...

      Allah’a çok şükür (!)  dünyada bizim kadar “parti zengini” bir ülke yok!... Benim, bu kadar zenginlik sebebiyle de bir parti kurmama  gerek kalmadı.  Genelde hepsi koptukları partilerden olarak birbirlerine benzeyen veya  az benzeyen ya da benzemeyen, “ Bu partiler sürüsünden seçebildiğin birisini seç ve ona iktisap et” diyor “şeytan” ım  bana. “Meleğim” nereye yönlendirirse  oraya gideceğim.  Amerika’da veya İngiltere’de olsa idim, iki partiden birinden olurum. Çünkü genelde bunlar dışında partiler olmadığı için seçeneğim yoktur. Adamlar sistemlerini çok iyi kurmuşlar; bu ülkelerde 200 yılı aşkın süredir yalnızca  ikili parti, Amerika’da  Cumhuriyetçi Parti  ve Demokrat Parti, İngiltere’de  Liberal Parti ve İşçi Partisi ile idare edilen bu iki ülke bizden çok geri. Yazık ki, yazıklar olsun ki geri kalmışlar.  Onlara tavsiyem, zaten kendileri birçok alanlarda dünyanın süper güçleri olarak   “dünyanın birinci zenginlikleri” ne  sahip oldukları halde,  hiç olmasa Türkiye’den daha çok parti kurarak bu “zenginlik” i  elimizden alarak, bu alanda da “dünyanın birincileri” olmalarını onlara acizane tavsiye edeyim mi, etmeyeyim mi diyor, göbeğimi kaşıyor, düşünüyorum!... Bizim gibi çok çok partili olurlarsa,  “süper güç” olarak kalabilirler  mi? Kestiremiyorum!...  Sizler kestirebiliyorsanız teşekkür ederim!...

      Yazılacak a daha  birçok şey var!...  Zaten günümüzde bunlar herkesin gözleri  önünde cereyan ettiği ve sizler bunları benden daha iyi ve  fazla bildiğiniz  için üzerlerinde  fazla durmak istemiyorum!...  Partilerimiz bol olsun (!) “Tarımıza hamt olsun!  Yemeklerimiz çok çeşitli,  açık büfe ve açık sofra, buyurun beğendiğinizi yiyiniz, içiniz afiyet olsun!”… “Tanrı Türkü ve  cümlemizin korsun!”      Amin! 

EK

SİYASİ LİDERLERİN HATA İTİRAFLARI VE PARTİLERDE MİRAS KAVGALARI

 

Turgut Özal  Trajedili Parti   İtirafları

 

       Turgut Özal, hayatta iken, hemen her politikacıya sorulduğu gibi, kendisine de sorulan “Siyasi hayatınızda hiç hata yaptınız mı?” sorusuna şu cevabı vermişti: “Siyasi hayatımda üç büyük hata yaptım: Mesut Yılmazı tercih etmeyecektim;  karım ve çocuklarımın politikayla uğraşmasını engellemeliydim ve Cumhurbaşkanlığını kabul etmeyip partimin başında kalmalıydım.” Cumhurbaşkanı Özal, bu görevinden istifa ile politikaya geri dönmenin hazırlığı içinde idi. Kardeşi Yusuf Bozkurt’la “Yeni Parti” yi bunun için kurdurmuştu. Ama ömrü vefa etmedi. 17 Nisan 1993’de öldü. Allah rahmet eylesin. Borkurt da “Yeni Partisi” ile kardeşinin misyonunu devam ettiremedi, Türkiye’yi “Yeni” Türkiye yapamadan güme gitti.

           

      Onun ardından, “Cumhurbaşkanlığı sırasını bekliyor” denilen Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel için, “en eski ve duayen politikacı” olması sebebiyle, kıdemli gazeteci yazar Mehmet Barlas tarafından  “Cumhurbaşkanlığı siyasiler içinde en çok ona yakışır” denilerek, kendisinin başbakan yardımcısı İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün aktif desteğiyle  Cumhurbaşkanı seçildi. Çankaya Köşkü’ne  minder atınca, “Arkama dönüp bakmam” diyerek partisinin başına “güvendiği” denilen   Tansu Çiller’i getirdi. Çiller, kötü yönetimiyle DYP’yi bitirdi.  Bu sebepten bir hata itirafı da Çankaya Köşkünden Demirel’ den geldi. Bunu, onun basın danışmanı Gazeteci Yazar Cüneyt Arcayürek’ten öğrendik: Demirel ona,  “Tansu Çiller’i tercih etmemeli, partimi ona teslim etmemeliydim” demiş. Yine Arcayürek’ ten öğrendiğimize göre, Çiller Çankaya Köşküne gelince, Demirel’in ona kızgınlığından dolayı  “pencereden atası” gelmiş.   Zaten Özal da “Mesut Yılmaz” ı “yanlış tercih” ettiğinden o da kendisinin kurduğu Anavatan Partisini batırmış, bütün bu olup bitenlerin ardından, “Türkiye’de Merkez Sağ”, “Merkez Sağ Partiler Çöktü" gerçeği tarihe geçmişti. Bu  “çöküş” ün (3 Kasım 2002 seçimlerini kazanamayan DYP ve ANAP güme gitti) ardından iktidar olan ve halen 18 yıldır iktidarda bulunan AK Parti için “Merkez Sağ”, “Çöken klasik Merkez Sağ’ın yerini AK Parti aldı” denilebilir mi, denilemez mi bunu sizlerin taktirine bırakıyorum.

   

    28 Şubat Darbesi’nin Gediği Partiler Trajedisi ve Tasfiyesi  

 

         Özal’ın partisi Anap’ı genel başkanı  Yılmaz’ı elinde  güme götüren en “büyük gelişme” 28 Şubat 1997 Postmodern Darbesi’nin yıktığı Başbakan Erbakan hükümetinin ardından 16 Haziran 1977de adı geçen darbenin “ilk Başbakan” olması oldu. Darbenin 18 maddelik muhtırası   Başbakan Yılmaz  zamanında uygulandı. Yılmaz  özellikle, maddeler arasında yer alan ve “İmam - Hatip Okullarının önünü kesen” denilen “Temel Eğitimin 8 yıla çıkarmak için”  bu uğurda  neredeyse “başını koymak” statüsünü kabullenmesi oldu . İmam –Hatip camiası adı geçen  “8 Yıllık Kanunu” nun çıkarılmaması iççin bütün şehirlerde  protesto gösterileri yapmaya başladılar. Başbakan Yılmaz, bunlara tepki olarak onları suçlamak ve karalamak  için “Yarasalar” demesi ve ardından da “Siyasi hayatımın bitmesi pahasına 8 yılı çıkaracağım” da inadı  ve adı geçen kanunu çıkarması gerçekten de kendi istediği  halde siyasi hayatını bitirdi.  ve çıkardı. “Yarasalar” ifadesiyle muhafazakar halkı ve seçmeni aleyhine çevirdiği için 3  Kasım 2002 seçimlerinde  % 10 barajının altında kalarak hem kendisini ve hem de partisini güme götürdü. Rahmetli Özal, “Yılmaz’ı tercih etmekte hata yaptım” sözünü bu günler için söylemişti. Zaten Yılmaz, Anavatan partisinin kurucu listesine darbe lideri  Kenan Evren tarafından dahil edilmiş, ardından da 28 Şubat’ın darbeci  beş generalinin “hizmetine girmek” le de “darbeci misyonlar” a hizmet ederek siyasi ömrünü tamamlamıştı.

       “Darbeler geleneği” nden olarak işin esasına  bakılırsa  önce birçok defalar Başbakanlık görevlerinde  bulunmuş ve son olarak cumhurbaşkanı olmuş  Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel’in de “40 yıllık kazanımları ve siyasi hayatı” nı sıfırlayan 28 Şubat Darbesine aktif desteği olmuştu. Bu darbe yıllarında Başbakan  Yılmaz’ın  imamlara ve hatiplere “Yarasalar” diye saldırması yanında Cumhurbaşkanı olarak Demirel’in de üniversitelerimizde türbanlı okumak isteyen kızlarımızı tenkit ve ötelemek için n “Türbanlı okumak isteyen kızlar Suudi Arabistan” a gitsin demesi de onu bitirdi, güme götürdü.

          28 Şubat’ın güme götürdüğü  Demirel gibi “Yılanmış liderlerden” birisi  de  adı geçen darbenin Yılmaz’dan sonra “İkinci Başbakanı” olan Demokratik Sol Parti  Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit oldu. Başbakan Bülent  Ecevit’in, Refah  Partisinden   Milletvekili türbanlı Merve Kavakçı’yı  yemini yapmadan  Meclis salonundan koçması oldu. Ağzı köpürerek ve elleri titreyerek Melis kürsüsüne çıkan Ecevit, Merve hakkında “Burası gösteri yeri değildir; bu bayanın haddini bildiriniz” deyince Kavakçı yaka paça, bir daha girmemek üzere Meclis  toplantı salonu dışına atıldı. Attılar ama,  ama, bu millet de  3 Kasım 2002 seçimlerimde başta Ecevit olmak üzere, partisini ve bütün milletvekillerini    Meclis’ten attı. Bir millet vekili bile çıkaramadı. Önceki seçimde aldığı  % 21’lik oy oranı % 1’e düştü.  Ecevit, “yenilginin sebebi benin”  dercesine genel başkanlıktan  istifa etti. Yerine,  yüzü sarı olduğu için  “Sarı Oğlan” denilen birisi (şimdi ismini hatırlayamadım)  genel başkanlığa getirildi. Kendisiyle Ankara kitap fuarında görüştüm ve tanıştım. Kendisine, Sayın Genel başkanım siz de Selefiniz “Karaoğlan” Ecevit gibi 28 Şubat Misyonu benzeri bir misyonu kabullenirseniz güme gidersiniz” dedim. “Ben partiye yenilik getireceğim” dedi. Getirmeye gücü yetmedi.

         28 Şubat Darbesinin güme götürdüğü liderlerden birisi de Saadet Partisi Genel Başkanı  ve Başbakan Necmettin  Erbakan oldu. Bunun anlatılması uzun hikaye.  Adı geçen darbe “Milli Görüş – Adil Düzen” misyonunu tam ortasında  da “çat” diye ikiye bölen süreci başlattı.  Refah Partisi içinde kendilerine “Yenilikçi Hareketiz” diyenler  ondan ayrılmak suretiyle  Adalet ve Kalkınma Partisini kurarak, 3 Kasım 2003 seçimlerde Erbakan’ın % 21 cıvarında olan oy oranını  % 2’ye indirdiler. Kendileri % 37 oy alarak tek başlarını iktidar oldular ve o günden güne hep iktidardalar. İncelememizin ilgili yerlerinde  bundan yer yer bahsetmiştik.

 

          Cumhurbaşkanı Demirel’in Hata İtiraflarının  Trajedisi

 

        Partili olarak misyonu, kendi tabiriyle  “Batı trenine bindik, bu trenden inemeyiz” olan  Anglo –Sakson ve Kıta Avrupası ekseninde “Kapitalist –Batı Medeniyetçisi ” kimliği  ile az – çok temayüz etmiş olan Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, adı geçen partisindeki  başbakanlık yıllarında,  kendi hatasıyla  partisi Adalet Partisi’ni nasıl bir zayıflatma  sürecine soktuğuna dair erkenden bir “hata itirafı” nı “sırdaşı” ve dostu gazeteci yazar Yavuz Donat’a şöyle dile getirmişti: “Etrafımı Yeminliler Grubu  sarmıştı. Beni, Demokratik Partiyi (misyonu, AP’nin misyonu ile az bir farlılıkla aynı idi ve  18 Aralık 1970’de kurulmuştu))  kuracaklarla görüştürmediler. Eğer görüşebilse idim, bu partiyi ben kurdurmazdım veya benimle görüştükten sonra kendileri kurmazlardı. Adı geçen partinin kurulması sonucu oylarımızın bölünmesi sebebiyle bir daha hiçbir zaman tek başımıza iktidara gelemedik.”

     Demirel’in oylarını bölen bir parti de Erbakan’ın Milli Nizam ve onun ardından gelen Milli Selamet Partisi ve diğerleri olmuştu.  Bu sebepten, Demirel’in herhalde bir hata itiraflarından olarak da ” Erbakan konusunda da  aldatıldım, yanıldım, Erbakan da oylarımızı böldü” demesine yönelik bir hata itirafı olabilir. Buna henüz ulaşamadık.

    Demirel’in Erbakan’dan “büyük korkusu”, “Erbakan  benim yerime oynuyor ve kendisi  partimde benim yerime genel başkanı olur” korkusunda da kaynaklanıyordu. Zaten, Demirel de bütün partilerinde hep “Tek Adamı” olmuş, bunu korumak için kendisine   rakip olabilecekleri sürekli tasfiye etmiş, bu sayede Cumhurbaşkanlığı makamına  kadar terfi ve rütbe almıştır. I7 Haziran 2015’de öldü. Vaziyeti üzerine doğduğu İsparta –İslamköy’ye gömüldü.  Allah rahmet eylesin ve  “tasirat” ın affetsin!...

  

I2 Eylül 1980 Darbesinden Sonra Siyasi Partilerde Miras Bölüşümü Trajedileri

 

      12 Eylül 1980 Darbesi ve Rejimi, bütün siyasi  partileri “potansiyel tehlike” olarak görmesi sonucu kapatmıştı. Adı geçen rejim tarafından yeni partilerin kurulmasına izin verilince,  CHP’nin mirası, İnönü’nün oğlu Erdal İnönü ile   Bülent Ecevit tarafından paylaşıldı. İnönü, daha birçok merhalelerden geçtikten sonra en sonunda 3 Kasım 1985’de  “Sosyal Demokrat Halkçı Parti” yi kurdu.  Ecevit, “Demokratik Sol Parti” yi 12 Eylül Darbesinin “siyasi yasaklısı” olduğu için eşi Rahşan Ecevit’e “emanetçisi” olarak  14 Kasım 1985’ de kurdurdu. 1987’de yasak “referandum” la kalkınca partisinin başına geçti.   Bu iki partinin de misyonu, adları üzerinde, isimlerinden de anlaşılacağı üzere,  “Amerikan -Batı Kapitalist taklitçiliğinden ‘Amerikan Solculuğu’ ve  ‘Batı Sosyalist taklitçiliği’ ne evrilmekten ibaretti. İkisi de tek başına iktidar olacak kadar oy alamadılar. “Koalisyon hükümetleri” ile  yarım –yamalak, ülkeye iyi hizmetler veremeyerek, veremeden iktidar oldular. 3 Kasım 2002 seçimlerinde % 1-2 oy alabilen bu iki parti de güme gitti. Tahminimce günümüzde “tabela” partisi olarak varlıklarını sürdürüyorlar. SHP, CHP ile birleşti.  12 Eylül Darbesinin  kapattığı partilere  de yeniden açılma izni verilince, CHP “ikinci defa” olarak genel  başkanı Deniz Baykal olduğu halde 9 Eylül 1992’de kuruldu. Baykal, “Amerika - FETÖ ikilisi” nin kendisine kurduğu “kaset kumpası” sonucu partisinden istifa  edip yerini  22 Mayıs 2010  Kemal Kılıçdaroğlu’na bırakana kadar partisinin başında “Atatürkçülük  ve Laikliğin yılmaz savaşçısı” misyonu ile  kaldı. Kılıçdaroğlu’ nun “iç ve dış güç odakları” tarafından  CHP’yi “Atatürkçülük  ve Laiklikten tedrici olarak uzaklaştırmak için getirildiği” üzerinde durdu. Sanki gerçekten de o bu misyonunu yerine getirdiği yorumları yapıldı.  Baykal’ın  şiddetle ret ettiği “türban –başörtüsü  serbestisi” ne Kılıçdaroğlu rahatlıkla “evet” dedi. Hatta bu  yapılanması ile  CHP’ ye “Yeni CHP” diyenler de oldu.   

     MHP lideri Alpaslan Türkeş,  5 Nisan 1997’de  ölünce, partisinde oğlu Tuğrul Türkeş ile  Devlet Bahçeli arasında “miras kavgası” başladı. Bahçeli oğul Tuğrul’u  “tuş” ederek partinin genel başkanı oldu. Tuğrul Bey,   “ pes” etmedi. Partinin isminde yer alacak T ve A harfleri ile “Alpaslan Türkeş çağrışımı” yaptırılan “(A)ydınlık (T)ürkiye   Partisi” ni 20 Kasım 1998’de kurdu. Tutmadı. Türkiye’ yi “Aydınlık” a” çıkaramadan güme gitti, kapattı. Zaten babasının partisi MHP de yeterli oy alarak tek başına iktidar olamamıştı. Ara sıra koalisyonlara takılması sonucu, yapabildiyse Türkiye’yi yarım - yamalak “Milliyetçi” yapabildi.  Tuğrul Bey, sonunda, AK Parti’de makes buldu. Onun iktidarında bir ara bakan oldu. Böylece Erdal İnönü ve Tuğrul Türkeş’in babalarının “kariyerlerine, miraslarına”  dayalı siyasette “erdem” arayışları, buna  Başbakan Menderes’in oğulları ve  bunların içlerinde ön planda Aydın Menderes  olduğu halde, adları geçen bu üçü de birden güme gitti değerlendirmesi yapılabilir.

 

        “Uluslararası  Arena Tepişmesi” nden olarak ,  “Milli Görüş - Ȃdil Düzen Misyonu”  2000’li yılların başlarında ortasından tam “çat” diye ikiye bölündü. “Arena hakemleri”,  “Erbakan – Recai Kutan” ikilisini değil, “R.T. Erdoğan – Abdullah Gül” ikilisini tercih edince,  Refah Partisinden istifa eden bu son ikili ve çevresi  Adalet ve Kalkınma Partisi’ni 14 Ağustos 2002’de kurdular (şimdi AK Parti deniliyor). Bunun sonucu Erbakan’ın oyu, 3 Kasım 2002 seçimlerinde neredeyse sıfırlanmaya yakın  % 2’ye inmişti. “Sağ” ın bütün oyları AKP’ye gitti. Erbakan bu olup bitenler karşısında küplere biniyor,  Erdoğan – Gül ikilisi ve çevresine ver yansın ederek,  “Bunlar Siyonizm’in çocukları, İsrail’e hizmet ediyorlar vb. ”  diyerek ateş püskürüyordu.

        Necmettin Erbakan vefat edince, oğlu Fatih Erbakan babasının mirası Saadet Partisine konmak istedi ise de konamadı.  Bu başarısızlığının ardından o da  Anayasa Mahkemesi tarafından babasının kapatılan “Refah Partisi” nin bir türevi olarak “Yeni Refah Partisi” ni 23 Kasım 2018’de  kurarak, babasının  misyonu ve mirasını  devralmış profiline girdi. Partisini tutturup iktidar olacağını  zannetmiyoruz.  Babası Erbakan da zaten partisi Refah Partisi için yeterli oylar alamamış, koalisyonlarla  “oyalanmış”, bu sebepten ülkeye “Ȃdil Düzen”i getirememişti. Hattat bu düzenin yolunu kesmek adına 28 Şubat 1997 “Postmodern Darbesi” yapılmış, koalisyon hükümeti olmakla yarım yamalak  Başbakan olan Erbakan ve Hükümeti  bir yılını bile doldurmadan adı geçen darbe ile 10 Haziran 1997’de  güme gitmişti.

        

Bir Kısım Küçük Partilerde Yaşanan Trajediler ve CHP’nin Akıbeti Ne Olacak?

        

         Bir zamanlar Besim Tibuk’in, ismi İngiltere’den taklitle 26 Temmuz 1994’de kurduğu “Liberal Parti” si vardı ama, nereye gitti, şimdi meydanlarda görünmüyor.  İngiliz Liberal Partisi, ülkesini “libere” etti ama, Tibuk’ in partisi  Türkiye’yi “Liberal” edemeden gitti. Türkiye hâlâ her alanda “Liberalizasyon” bekliyor.

     Ömrü boyunca misyonu, “Marksist – Maoist Solculuk”  la  ‘Kemalist Batıcı Sağcılık’  arasında nöbetleşe gidip gelen  Doğu Perinçek’in “Vatan Partisi” nin (15 Şubat 2015’de kurdu)  de  “Vatan” ı kurtaracağına  “pek” değil “hiç” inanasım gelmiyor, boşunu kürek çekiyor, “yerli yapım” olmayan kör – topal gemisini yürümez.    

    Türkiye’nin halen en eski “ana doğurgan” partisi  CHP’ nin karnından öncelikle iki parti,  Ali Fethi Okyar’ın “Serbest Cumhuriyet Fırkası” (12 Ağustos 1930’da kuruldu) ve  Adnan Menderes – Celal Bayar ikilisinin  6 Ocak 1946’da  “Demokrat Parti” si (DP’ den de güme gidecek olan 1957’de  “Hürriyet Partisi” doğmuştu) çıkmıştı. CHP’nin karnından 1970’li yılların başında  iki parti daha çıktı: Kayserili  Turhan Feyzioğlu’nun   1967’de kurulan “Güven Partisi” ve Adanalı Kemal Satır’ ın  4 Eylül 1972’de kurduğu “Cumhuriyetçi Parti” si. Güven Partisi, Türkiye’ye “Güven” veremeden ve   Cumhuriyetçi Parti de Türkiye’ye  “Cumhuriyetçi” lik getiremeden güme gitmişlerdi. Güme gitmeden önce bu ikisi, 1973’de   “Cumhuriyetçi Güven Partisi” adı altında birleşmişler, bu birleşke de bir işe yaramamış, çekip gitmişlerdi. Adları geçen bu iki partinin misyonları ortak olup şöyle idi: “Az – çok olarak Atatürkçülük – Kemalizm’den sapmış ve  Amerikan - Batı Solculuğuna evrilmiş, terfi etmiş  CHP’nin bunlarından sıyrılarak  ‘Klasik CHP’li’ misyonu devam ettirmek” ten ibaretti. 

     CHP, hâlâ “Devlet Kurucu” parti olarak yaşıyor ama, onun da artık bu misyonunun “iyice aşındığı” ve  “Devlet Yıkıcılar’ la  işbirliği bilindiği halde” denilerek, onun da yakında  “Kurduğu Devleti Yıkmak”  sürecinde güme gideceği  yorumları yapılıyor.

     İşte  Cumhuriyet dönemi   98 yıllık (1923 – 2021) “Siyasi Partiler  Hayatı ve Tarihleri” , “trajik sahneleri” ile  tarihe  hep böyle malolarak bir filim şeridi gibi  gelip gitmişlerdir. Allah, hepsinin  “taksiratlar” ını affeyleye ve milletimizin  geleceğini de  hayreyleye!... Amin! 14 Şubat 2021

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Advert
GALERİLER