Vehbi KARA Bediüzzaman’ı Görmeyen Hoca Yusuf Kaplan 1
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Bediüzzaman’ı Görmeyen Hoca Yusuf Kaplan 1
Vehbi KARA

Bediüzzaman’ı Görmeyen Hoca Yusuf Kaplan 1

Değerli yazar ve akademisyen Yusuf Kaplan’ı çok seven bir kişiyim. Düşüncelerini paylaşırken kimseye riyakârlık yapmayan ilkeli ve hakperest bir kişidir. Fakat çok üzüldüğüm bir konuda eleştirilerimi arz etmek istiyorum.

Bir konferansta kendisine şu soruyu sormuştum: “Hocam verdiğiniz örneklerde çoğunlukla “Nietzsche (Niçe diye okunur)” gibi yazarları örnek gösteriyor devamlı olarak bu ve benzer felsefecilerden referans veriyorsunuz. Hâlbuki ben sizden Bediüzzaman Said Nursi ve Necip Fazıl Kısakürek gibi yerli ve milli yazarlarımızdan örnek vermenizi beklerdim”.

Cevap olarak itiraz etti ve “sadece felsefecileri örnek vermediğini” ve “Bediüzzaman’dan da örnek verdiğini” söyledi. Bende sorularına cevap verirken memnuniyetimi ifade ettim.

Aradan yıllar geçti. Yusuf Kaplan’ın “Önümüzü açacak öncü kuşak için 100 kitaplık okuma listesi” diye yayınladığı ve beş aşamada okunmasını tavsiye ettiği çeşitli reklamları okudum. Heyecanla bu listeleri incelemeye başladım. Fakat büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı inkâr edemem.

Bu listede Necip Fazıl Kısakürek’in “Çöle İnen Nur” isimli kitabını görmüş olsam da Bediüzzaman’ın muhteşem külliyatı olan Risale-i Nur eserlerinden bir tanesini dahi görememek büyük bir eksiklikti.

O halde Yusuf Kaplan hocamız gibi âlim ve değerli zatları bir kenara koyup okuma listesi hazırlayanlara şu tavsiyelerde bulunup Bediüzzaman Said Nursi’nin hayat hikâyesinden bir kesit sunarak niçin bu zatı tanımak ve eserlerini niçin okumak gerektiğini anlatmaya çalışayım: 

Bir okul arkadaşım da Bediüzzaman’ı tanımadığını söylüyordu. Fesübhanallah, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşamış, doğru yol ve istikametten hiç ayrılmamış, harp gazisi ve madalya sahibi Bediüzzaman’ı tanımamak kadar büyük bir gaflet olur mu?

Demek ki bize bu zatı unutturmuşlar. O halde Bediüzzaman’ı hiç olmaz ise gençlik dönemini bir makale hacmi ile tanımaya çalışalım. Zira bundan bahsetmemek yazarlar için dahi suçtur, ayıptır…

Elbette sadece gençlik bölümünün yer aldığı bu yazı; onu hakkıyla anlamaya yetmez. Daha yakından tanımak için eserlerine müracaat etmek gereklidir. Şimdilik gençlik devrini 32 madde ile anlamaya çalışalım:

1. Kesinlikle hiç kimseden hediye olarak para almıyordu. Sonuçta da hiçbir maddî mülkiyeti evi, barkı, konağı yoktu. Hayatında kimsesiz ve sürgünde geçen bir tarzı vardı. Defalarca hapislerde kalmış çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde yaşamıştı. Yine de kimseden para ve karşılıksız hediye almadığı, hatta onu çok seven talebelerini dahi kırdığı fakat hediye almadığı görülmüştür.

2. Hiçbir âlime hocaya sual sormazdı. Ancak sorulanlara cevap verirdi. Bu hususta şöyle derdi ki: "Ben ulemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim." Yani “hoca olduğu halde bir soruyu bilemedi” diye kimseyi zor durumda bırakmak istemezdi.

3. Yanında bulunan talebelerini de aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men ederdi. Onları da yalnız Allah rızası için çalıştırırdı. Hatta çoğu zaman talebelerini kendi iaşe derdi.

4. Daima yalnız kalmak ve dünyada mümkün olduğunca hiçbir şeyle alâka peyda etmemeye çalışırdı. Bunun içindir ki, "Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim" demiştir. Sebebi sorulunca da, "Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıpta edecektir”. Ayrıca, “mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum" derdi. Nitekim Birinci Dünya savaşına talebeleri ile katılmış savaşta büyük yararlılıklar göstermiş madalya verilmişti.

5. Savaşta ağır yaralı olarak esir düşmüş Bolşevik devriminden istifade ederek esir kampından firar edip İstanbul’a gelmiştir. Burada Osmanlı Ordusu mensubu olarak en önemli ilmi akademi olan Darülhikmet’ül İslamiye‘ye aza olmuştu.

6. Çok kısa zamanda kitap okur ve hafızasına alırdı. Van Valisi merhum Tahir Paşanın konağında birçok ilim sahibi kişiyi ilzam etmiş yani susturmuştu. İşte pek genç yaşta olduğu halde bu hallerinden dolayı ve deniz gibi bir ilme malikiyetinden dolayı ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lâkabını vermiştir.

7. Bediüzzaman, Van'da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve düşüncelerle yeni ilmi ve ders usullerini göstermeye başlamıştı. Dini hakikatleri asrın fehmine ve tarzına uygun en yeni izahlarla ispat etmek suretiyle talebelerini yetiştirirdi.

8. Van'da bulunduğu vakit, merhum Vali Tahir Paşa, Avrupa kitaplarını araştırarak kendisine sualler tertip edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmaya başladığı halde, cevabında tereddüt etmezdi. Birgün kitapları görür ve Tahir Paşanın bunlardan sual tertip ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevasını elde ederdi.

9. O tarihlerde hatta vefatından önceki son dersinde dahi en büyük gaye ve düşüncesinden bir tanesi, Mısır'daki Câmiü'l-Ezher'e mukabil Bitlis, Diyarbakır ve Van'da "Medresetü'z-Zehra" isminde bir darülfünun yani üniversite meydana getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu her devirde tasarlayıp uygulamaya çalışmıştır. II: Abdülhamid, Sultan Reşat ve hatta Cumhuriyet döneminde bu amaç için büyük gayret sarf etmiştir.

10. İstanbul'a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa, "Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul'a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin?" demişti. O da İstanbul'a gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul'daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevaplarını doğru ve sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Doğu Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celb etmekti. Yoksa Molla Said, kesinlikle kendini beğenmişliği sevmezdi. Her türlü gösterişten uzak olarak hareket ederdi.

11. İlim, cesaret, hafıza ve zekâ itibarıyla pek harika idi. Aynı derecede, belki daha ziyade olarak, ihlaslı idi. Tasannu, riyakârlık ve minnet altında bırakmaktan hoşlanmazdı. İstanbul'daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: "Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz”.

12. İstanbul'da grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ istisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğ ifade ve harika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevk ediyordu. Ve "Bediüzzaman" ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir "nâdire-i hilkat" olarak tavsif ediyorlardı. Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü'l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi İstanbul'a bir seyahat için geldiğinde, İstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî'yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahît'ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman'a hitaben"Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?" der. Şeyh Bahît Efendinin bu sualden maksadı, Bediüzzaman'dan şüphe duymadığı ilmini ve zekâsını tecrübe etmek değil, belki, geleceğe ait fikirlerini öğrenmekti. Cevabında "Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir; o da onu doğuracak." Demişti. Bu cevaba karşı Şeyh Bahît, "Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman'a hastır" demiştir.

13. Bediüzzaman'ın İstanbul'da hayatı, siyaset yoluyla İslâmiyet’e hizmet etmek şeklindedir. Siyasî hayata karışması, İslâmiyet’e hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı yöneticilere "Siz dini incittiniz, Gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır" diye muhalefet etmekten çekinmezdi.

14. Hürriyetten sonra arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) Cemiyetini kurmuş cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamıştır. Hattâ Bediüzzaman'ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dâhil olmuştu.

15. Hürriyeti yanlış göstermemek ve meşrutiyeti meşrutiyet-i meşrûa olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor etmişti. Bu makale ve hitabeleri, emsalsiz denecek kadar beliğ ve ikna edici idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî'nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmiş milli uyanış için gerekli adımları atmıştı.

16. Bediüzzaman Said Nursî'nin Meşrutiyetin ilanının üçüncü gününde söylediği ve sonra Selânik'te Hürriyet Meydanında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutku emsalsizdir. “Hürriyete hitâp” başlığı ile “Ey vatan evladı! Hürriyeti kötü düşünmeyin ve yanlış kullanmayın” diyerek özgürlüğün elimizden kaçmamasını istemiştir. Hürriyeti de Kuran hükümlerine, şeriatın adabına uymakla mümkün olacağını ifade etmiş güzel ahlak sayesinde gelişip güçleneceğini söylemiştir.

Yazının devamı gelecektir, vesselam…

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER