Kâzım ALBAY:Hakikat-İ Ferdiyye Ve Allah Resûlü'nün Hakikatini İnkâr Edenler
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kâzım ALBAY:Hakikat-İ Ferdiyye Ve Allah Resûlü'nün Hakikatini İnkâr Edenler
20.10.2021 12:01:19

 

Kâzım ALBAY:Hakikat-İ Ferdiyye Ve Allah Resûlü'nün Hakikatini İnkâr Edenler

İBDA Mimarı sayın Mirzabeyoğlu'nun Allah Resûlünün hayatı ile ilgili bir eseri çık­tığında şöyle düşünmüştüm: Allah Resûlünün hayatını destansı bir üslupla anlatan ve bugün hâlâ 20 sene önceki heyecanla okuduğum "Çöle İnen Nur" gibi bir eser varken Sayın Salih Mirzabeyoğlu acaba neyi anlatacak? Aynı destansı üslüpla anlatsa bile bu Çöle İnen Nur'un tekrarı olmaz mı?

 

Bu duygular içinde eseri okumaya baş­layınca yanıldığımı gördüm. Eserin tarzı de­ğişikti ve Çöle İnen Nur'un niçin buudu idi? Yani, çöle ve bütün zaman ve mekana inen nurun nedenini izah ediyor.

İBDA'nın Büyük Doğunun intikal ve doğrulayıcılık mihrakı olduğunu ve teorik dil alanı kurduğunu hatırlayınca eseri daha iyi anlamaya başladım, Salih Mirzabeyoğlu, eserin tak­diminde, Üstadın, "Çöle İnen Nur" adlı eserinin, "Has ve hususi nisbetimin iç yüz gı­dalarından biri" olduğunu belirtir. Demek ki, gıdasını ora­dan almış ve bu eserini vermiş.

Hakikat-i Ferdiyye'yi okuduktan sonra şunu da gördüm ki Üstadın altbaşlığı “Çöle ve Bütün Zaman ve Mekâna” olan Çöle İnen Nur'unu layıkıyla anlamamışım. Şiir gibi ve belkide sü­rükleyici bir macera romanı gibi okumuşum. Ama Çöle İnen Nur’unda hakikatini bana "Hakikat-i Ferdiyye" gösterdi. Ve şunu bir kere daha anladım ki İBDA olmadan BÜYÜK DOĞU anlaşılamaz. Büyük Doğunun nasıl an­laşılması gerektiğini bize gösteren İBDA'dır... İBDA olmadan BÜYÜK DOĞU olmaz.

Yukarıda, "Allah Resûlünün hayatı ile ilgili bir eser" ifadesini kullanmıştık. Hayat denince, "nerede doğdu, nerede yaşadı ve ne gibi olay­larla karşılaştı ve nerede öldü" gibi hayat hi­kayesi anlaşıldığı için bu ifadeyi açmak ihtiyacı duydum. Çöle İnen Nur ve Hakikat-i Ferdiyye adlı eserlere bu manada "Allah Resûlünün hayat hikayesi" demek onun hakikatini görmemek olur. Tarih kitabı, siyer kitabı okur gibi, "ne­rede doğdu, nasıl yaşadı, ne zaman evlendi, Peygamberliği, savaşları ve ölümü" gibi sadece olaylar zincirini görüp olayların ardındaki key­fiyetini görmemek Allah Resûlünü bilmemek olur. İslam tarihi kitaplarında "Hz. M.....d’in ha­yatı” diye genelde böyle bir tarihi-kronolojik bilgiler vardır. Kainat, yüzü suyu hürmetine ya­ratılan ve geçmiş, şimdiki ve gelecek bütün ha­yatların da sahibi olan nasıl belli bir tarih di­limiyle sınırlanabilir ki? Allah Resûlü, sadece, çölde yaşayan, kızlarını diri diri toprağa gömen bedevi ya da soylu Arablara hakikati göstermiş değildir. O, topyekün insanlığın Peygamberidir. Allah Resûlünün Bedr cenginde dövdüğü kılıç bütün insanlığa şifa dağıtmıştır.

Allah Resûlünün savaş yönünü görmezden gelerek devamlı Ona iftira edenler "Medine sözleşmesi"nden bahseden uzlaşmacı, sivil toplumcular da Allah Resûlünü hristiyan ve yahudilerle -haşa- kardeş kardeşe yaşayan bir peygamber olarak sunarlar. Laik kâfirlerle diyalog yolları arayan işbirlikçi hallerine Allah Resûlünü alet ederler.

Allah Resûlü için "cömertti, alçak gö­nüllüydü, merhametliydi" derken "Mâhî-kü­fürleri mahvedici" isminden bahsetmemek, diğer vasıflarını bu ismiyle çelişir bir şekilde sunmak Allah Resûlünün hakikatini örtmektir. Ve bu şuurlu olarak yapılırsa küfre kadar varır. Münafık ve işbirlikçiler tarafından Allah Resûlünün hakikati şuurlu olarak saptırılır. Bu sapıklardan kimi O'nun kul planında mutlak tatbikçiliğini görmez ve sanki başka İslâm varmış gibi "Kur'andaki İslâm" der, kimi "Savaş Pey­gamberi" gerçeğini gözardı eder, sapıkların birçoğu da O'nun hadislerine şüphe çamuru atmaya kalkar..." İslama Muhatap Anlayış”a sahip ol­mayanların Allah Resûlüne bakış açıları da yan­lışlıkla dolu olacaktır.

Hikmetleri devşirici İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Allah Resûlünün "Kelam ve mânâ toplayıcılığı” vasfından aldığı payı O'nun ümmetinin bir ferdi olarak gösterir. Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadeleriyle "Allahın Sevgilisine bağlı en hakir bir fert liyakatini temsil mesuliyetiyle..."

"Hakikat-i Ferdiyye" İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Allah ve Rasulüne aşkının tezahürü. Akıl bir yana aşkla okunacak bir eser... Vecd bahsinde dendiği üzere:

"Aşk, atom bombası... Atom bombasıyla çukur açmak dururken, iğneyle kuyu kazılır mı? Bomba aşk ve akıl iğne!..” Bu eser, akıl iğ­nesi ile kuyu kazmak değil, aşk kanatlarıyla yükselmek ve yüksekliklerden hikmetler dev­şirmek... Akıl iğneyle kuyu kazarken aşk, atom bombası ile saray inşaının temellerini açar...

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu Ha­kikat-i Ferdiyye adlı eserinde Allah Resulünün hakikatini bize gösterir. Bu eser, Allah'ın Sevgilisi'nin hakikatini göstererek O'na nasıl iman edileceğini ifadelendirirken Allah'a imanın da hakikatini gösterir. "Allah'a Resulünün gös­terdiği yoldan iman" zarureti... Allah’ın Re­sulüne imanın hakikatini bilmeyenlerin Allah'a imanın hakikatinden bahsetmeleri boşunadır. Çünkü, Allah'ın Resulüne iman etmeden Allah inancı olmaz...

Üstadın Çöle İnen Nur adlı "aşk des­tanı”na vurgulama yapan Salih Mirzabeyoğlu, Üstadın o "aşk destanı"na muhatap olarak, "O var diye varolunduğumuz "Gaye insan ve Ufuk Peygamber"e aşkımın ve vecdimin destanını yazmaya "özendiğim bu eser" der... Bu eserin alt başlığı da "Çöle İnen Nur"...

“Eşya ve hadiseler karşısında ruhun "nasıl?" tavrını gösteren ve fikri sanat edasında veren Büyük Doğu Mimarı'na mukabil işin "niçin?" buudunu gösteren ve tecrid tavrını temsil eden ben" diyen Salih Mirzabeyoğlu aşk ve vecdinin usûl, üslûp ve sistemini göstereceğini belirtir. Fakat "kovan"ın bir olduğunu ifade eder.

Takdim'de şöyle deniyor. "O’na (Allah Resûlüne) "yakin", getirme usullerinden biri de belirttiği liyakat nisbetinde, tefekkürdür; ve te­fekkürün öyle çeşitleri vardır ki, has ve hususi ibadet neviindendir... Böyle bir tecrübe üzerindeyim!.. "İsim ve muhtevasının özelliğine nisbetle bu eser. "Hikemiyat" planındadır; hikemiyat usûlüncedir..."

Allah'a ve Resûlüne imandan bahsederken önce "iman nedir?" sorusu: "İman, "zevken idrak" demektir; demek ki "sezgi", keşif me­lekesidir ve keşfin sıhhati de İslâmî öl­çülerde..."... İnsanın ahlakî bir varlık olması, Bütün Fikrin Gerekliliği davası, severek yap­manın sır idrakinin bahsi içinde olması, "dır" ve "tır" lere yer yok, kesin hükümden sa­kınmak, basiret ve feraset gibi bahisler üze­rinde durulur.

"İman" mevzuu ile ilgili başka bir alıntı:

"Basar... İman, "Kalb gözü" ile görme işi, "zevken idrak", sezgi ve bedahet davası... İma­nın bu vasfı, onun hiç bir rasyonel ve aklî ope­rasyonla kategorileştirilemeyeceğini ve an­laşılabilmesini sağlayacak hiçbir kategori bulunmadığını gösterir; imanı kategoriler içine sokmak, onun imhasına yönelmiş bir zu­lümdür."

İman davasına bitişik kelimeler basiret, fe­raset... Ve bir hadis meali: "mü'minin fe­rasetinden korkunuz, zira o Allah'ın nuruyla nazar eder!"

Anlaşılamayan ve sadece tekerleme gibi söylenen bu hadisin manası eserde hissedilir bir şekilde anlatılıyor. İman, feraset, basiret, "kalb gözü", nur, nazar, sezgi... vs. gibi kav­ramlar idrak ettirilir. Kalbe ve sınırlarını bilen akla gösterilir. Tabiî ki, selim akıl, aczini idrak eden akıl... İslâmı, akla tasdik ettirmek değil, akla acizliğini göstererek İslâmın önünde diz çöktürmek ve bağlı akılla faaliyette bu­lunmak... Kaba akıl değil, "zevken idrak"e tâbi akıl... Aklın üstünde ve önünde birçok değer var; İman, aşk, vecd, bedahet, basiret, feraset, sezgi, vahiy, ilham, keramet, göz ve görmenin hakikati, rüya, ruh, ruhaniyet, kalb gözü vs. Kim bunların hayatın belirleyicisi olmadığını iddia edebilir?..

İnanmanın kıymeti, inanma olmadan in­sanın kendisi ve kainatı bilemeyeceği hakikati;

İBDA mimarının ortaya koyduğu "İman metodoloji" davasının izahı, kuru akılcıların inanmakta zorlandığı miraç hadisesiyle ya­pılıyor.

Şu hususa da işaret ediliyor: "Devrimizde her zamankinden daha çok dış düşman ve iç sa­pıklar olduğundan fikir, nazar, delil ve ispata gerek vardır. Çünkü ihtilaf noktalarında kişi li­sanını muhafaza etse de işittiği hususlarda kal­bindeki hislere mani olamıyacaktır..." Bu ese­rin neden "hikemiyat plânında" olduğu da ortaya çıkıyor...

Ayrıca şu nokta: "Lisanı ile iman eden, fakat kalbi ile iman etmeyen kimse Allah ka­tında mümin olamaz!"

Tilki Günlüğü gibi emsalsiz ve orjinal bir eserin sahibi, bu eserinde de yeri geldikçe bazı kelimelerin iştikak ilmi-kök ilmi alakalarını ve­rerek lisanın "ruh kökü"ndeki birlikteliğini gös­terir. Bizi, zengin bir tedailer hazinesiyle başbaşa bırakır. Lisan denizinde manaların, bir girdaba doğru aktığını hisseder gibi oluruz. Öyle bir girdap ki, kâinat mahşer gibi, ana baba günü gibi hummalı bir faaliyetle ak­makta... Binbir türlü yollarda, asıl yolu arayan insanlığın uğultusu kulaklarımıza gelir gibi olur. Sanki kâinat binlerce arının vızıldadığı bir arı kovanı... Kâinat, bir kovan uğultusu... Nedir bu hayat? İnsanlardaki bu didişme nedir, bu bitmez tükenmez enerji nereden geliyor?.. Giden-gelen, doğan-ölen, yıkan-yapan sa­yısızca renk ve şekilde insan, sayısızca olay; binbir dekor... Bu kâinatı kim yönetiyor... Elbet bir yöneten var!.. Eserdeki teşbihle belirtildiği gibi, Allah için bu, çocukların çelik çomak oy­naması gibidir... Allah buyuruyor; "Ben âlemi insan, insanı kendi marifetime ulaşması için yarattım"... Rabbini bilmenin hakikati Allah Resulünde tecelli ediyor... Hakikat-i Ferdiyye bu marifete ulaşmanın eseri... İBDA budur zaten.

Kainatın Efendisi, Allah'ın sevgilisi... Gaye-insan-Ufuk Peygamber. O ki, o yüzden varız!.. Allah Resulünün bu hakikatleri apaçık meydanda iken "Kur'an varken başka bir şey aracı olamaz" diyen, Allah Resûlünün ha­dislerine şüphe atan, sahabilerine dil uza­tanlarla Hristiyan ve Yahudilerin Allah Resûlünü inkârı arasında bir fark yoktur... Biri küfrünü açıkça söylerken, diğeri İslâm maskesi altında sunuyor ve dış düşmana nazaran iç düş­man daha tehlikeli: Çünkü, İslâm diye diye İslâmsızlaştırma sözkonusu.. Böyleleri, Allah sevgilisini, sıradan bir insan ve Allah'tan haber getirmekten başka bir değeri olmayan, adeta postacı derecesine indirerek inkar etmiş olurlar. Ne kadar lafta kabul ediyoruz deseler bile... Onların kabul ettiği "Kainatın Efendisi, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber" değildir. Kendi akıl­larına ve sapık emellerine göre icad ettikleri bir mevhumedir. İleride böylelerine bir misal ve­receğiz.

Akıl mevzusunda Hakikat-ı Ferdiyye'den bir ik­tibas:

"Şeriat üstünlükleri akıl ile anlaşılamaz; çünkü akıl işi tahdid ile tek bir esasa bağ­ladığından, (ki akılsız akılcılar kendi halleri bu iken bunu anlamaz) akıl kâfi gelmiyor... Batı tefekküründe, aklın son takatinin kendini iptal olduğunu farketmiş ve işi feraset ve basiret ha­linde bedahatlerle idrak şeklinde sezgiye bağ­lamış Bergson'a, onun ruhçu metoduna, şöyle bir tenkid yöneltiliyor:

— "Sen aklı iptal ettin ama; akılla iptal ettin!"

Onun da cevabı şudur:

— Demek ki aklın vazifesi kendini iptal et­mekmiş!"

Kaba akıllarına uymadı diye tasavvufu inkar eden idraksizlere:

"Akl: İp ile bağlamak ölmek... İslâm tasavvufunu en mahrumu oldukları şey olan akıl adına inkâra yeltenen ve böylece kalb ha­kikatini ve böylece de topyekün varlığı red­detmiş olduğunu anlamaz akılsız akıllar, işte bu soydan üstün akıl dilinden mahrum olanlardır... Mânâları bu... A'raf suresinde bu idrak çi­lesizlerinin haline işaret eden bir ayet meâli:

— "Onlar için kalbler var ki, o kalblerle an­lamazlar."

Allah, insanı, kendi marifetine ulaşması için yarattığını belirtiyor... Allahın güzel isim­lerinden Mübdi, kul plânında "Mutlak Mübdi" Allah'ın Sevgilisi ve mübdi manasındaki İBDA... İBDA'nın ismi ve yaptığı işin ilahi ma­rifete nisbeti görülüyor herhalde...

Çocuk hikmeti... "Çocukluğundan Tab­lolar" bahsinden:

Bedi: Başlama başlayış, ilk... Bedâ': Çöle çıkmak. Bedâ’: Fikir, rey. Bedâ': Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme. Bediilik... Bedî. Bedi ve güzel olan İlahi ve güzel eserlere müteallik bulunan.

Cuma günü... Bedîi... Bedahet... İbda... Çocuk... Birdenbire zuhur... Şehid... Şahid... Mezar taşı... Örtü perde... İcâz, muciz... Aşk, ışık, nur!.."

Allah Resûlünün isimlerinden "MÂHİ- kü­fürleri mahvedici". Bu başlıkta, Mâhi'nin lü- gatçemizdeki karşılıkları tedai halinde veriliyor. Mâhi'nin balık manasına da geldiğini gö­rüyoruz. İBDA'nın mânâlarından olan, "bir şeyi izhar etmek" mânâsına da gelir.

Allah Resûlünün bir önemli hususiyeti de, diğer peygamberlerde olmayan "Kelâm ve mânâ toplayıcılığı"... O'nun en büyük mucizesi Allah'tan getirdiği Kur’an...

"Hakikat-i Ferdiyye" hikmetini bu baş­lıktaki bahisten izleyelim:

"Bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, "tek ferk"te tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, "tek fert"in kadrosudurlar. Bu tek fert, topyekün zaman ve mekanın emrine verildiği, varlığın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı, Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber olarak Allah'ın Sevgilisi’dir; Hakikat-i Ferdiyye Ferdin Hakikati- Fert hakikati... Her Peygamber'de her birinde her birinin hissesi bulunmak üzere, bir hikmet tecelli etmiştir; Resûller Resûlü'nde ise bütün hikmetlerin toplamı... Ferdin Hakikati... Ferdî hikmetin aslı!.."

Allah Resûlünün, "sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve gö­zümün ışığı namaz" hadisi bu bahiste uzun uza­dıya değerlendiriliyor ve Hakikat-i Ferdiyye bahsi noktalanırken sadece Allah'ın Sevgilisi'ne ait hikmetlerden biri belirtiliyor:

— "Hiçbir Peygambere başka bir Resûl tâbi değilken, Allah'ın Sevgilisi’ne bütün pey­gamberlerin bağlı olması, belirttiği şeref ba­kımından tekdir."

Bedr Gazası ve Savaş Peygamberi...

"İslâmın ilk büyük harbi ve İslâm kılıcının büyük örsü Bedr Gazası..." "Bedr: sahraya çık­mak, çöle çıkmak..." mânâlarına gelir Hakikat-i Ferdiyye'den.

"Kainat çapındaki İslâm zaferinin ilk fış­kırış noktası Büyük Bedr, Koca Bedr, İkinci Bedr, Kanlı Bedr... Bir hadise nazaran, Cebrail O'na gelir ve sorar:

— "Bedr’de hazır olanları nasıl sa­yarsınız?”

Allah'ın Sevgilisi buyuruyorlar.

— "Hayırlılarınızdır!"

Cebrail Aleyhisselam da diyor ki:

— "Melâikeden Bedr'de bulunanlarda bizim nazarımızda meleklerin hayırlılarıdır!" (...)

"Allah’ın sevgilisi 27 gaza etmişler ve bun­ların 9'unda bizzat savaşmışlardır..." (...)

"Bid'at, dinde, olmayan şeyi eklemek veya olan şeyi çıkarmak şeklinde, uydurma bir ye­nilik demektir... Bu uydurma yeniliklerin en fe­cilerinden biri de, cihad ve gazada gevşeklik, hatta son 100 senedir müslümanlara telkin edi­len gaza ve cihadın reddi tavrıdır... Oysa bizzat Allah Resûlü savaşmışlar ve buyurmuşlar:

— "Ben harp Peygamberiyim!"

Hain ruhlular tarafından özellikle istismar edilen bir husus Allah Resûlünün, "Bütün alemlere rahmet olan" vasfıdır... "Bütün alem­lere rahmet olan" Allah'ın sevgilisi buyuruyor: "Ben harp peygamberiyim." Demek ki, Allah Resûlünün savaşları, O’nun rahmet olarak gön­derilmesidir... "Bilmek gerekir ki, her İlahi isim, Allah'ın bütün isimleriyle vasıflanmış ol­duğundan, hem Zat'a ve hem de kendisi için konulan mânâya dalalet eder; "Rahmet" ismi, bütün isimlere şamil... Bu yüzdendir ki, İslâmın kılıcı da merhamettir!..."

Mikroba merhamet hastaya mer­hametsizliktir. Mikrop tabiatlıları imha eden, İslâmın kılıcı insanlığa rahmet olmuştur. Fakat, "Bütün âlemlere rahmet olan" hususiyetini ha­inliklerine ve münafıklıklarına müsamaha ve hoşgörü olarak sunmak isterler ve böylece Allah Resûlüne iftira atarlar. Halbuki pisliklere hoşgörü rahmet değil, zulmün ta kendisidir...

"Rahmet Madeni" bahsinden sonra gelen "İstikbâl İslâmındır", "Çöle İnen Nur" ve "Ken­dinden Zuhur - Fütuhi Hikmet" bahisleri...

Kendinden zuhur, tekvin - varoluş... Üçlü birlik: Zat, kün-ol emri ve oluş... Üç, tek sa­yıların ilkidir...

İstidadların açığa çıkması, her nefsin bir hakikati oluşu, tekvin - varoluş kendinden zuhur hikmeti…

İstidadlarının gerektirdiği hâlden başka bir şey tesir etmedi, "tekvin-var oluş" da kendinden oldu... Ve gel­dik, felâh ve salâh yolunda İbda mimarisini inşa ederken, İslâm tasavvufu ve batı tefekkürü kanatlan arasında İkinciyi birincinin önünde hesaba çeken ve hakikatleri aslına irca eden an­layışımızın bahis mevzuu içindeki yerine:

— "Her kim kendinden oluş hikmetini anlar ve bunu kendi nefsinde tatbik ve tekvin sırrını kendinde görürse başkalarıyla il­gilenmekten nefsinde rahat bulur ve nefse gelen hayır ve şerrin yine kendinden geldiğini bilir. Burada hayırdan maksadım kulun tabiat ve mizacına ve isteğine uygun olan şeyler, şer- den kastım da onun hoşuna gitmeyen ve micazma aykırı düşen reydir. İşte bu görüşe eren kimse bütün varlıkların mazeretlerini takdir eder ve her ne kadar onlar tarafından bir özür beyan edilmemiş olsa bile bunu kendisi anlar ve bilir ki nefsinde zuhûra gelen her şey yine kendisinden oldu. Nitekim bu hakikat, "ilim malûmâ tâbidir" düsturuyla ifade edilmiştir.

Nefsimizin bir hakikati var... Ve "Nefs" hikmetinin sırrının nisbeti de Yunus Pey­gamberde... Nefsi hikmetin aslı, "Yunus" ke­limesinde!..

Hût; Balık, Büyük balık, Şubat ayı içinde güneşin girdiği ve semanın cenub yarısındaki burcun adı... Hutt: Emir, Kıssa... Hutta: Haslet Huy... Hutta: Darp, vurmak. Zor iş... Hutat: Süt kaymağı... Hutat: Dökülmüş ve saçılmış şey... Hûtû: Gitmek."

İBDA; KENDİNDEN ZUHUR...

"O'nun kitabından (40 Hadis)" bölümüyle eser tamamlanıyor. Bu bö­lümden seçtiğimiz üç hadis meali:

"Cennetin kapıları, kılıçların gölgesi al­tındadır."

"İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, on­ların hepsi Kur'an okur, ibadete çalışırlar ve ehl-i bid'atle meşgul olurlar. Lâkin bilmedikleri cihetten müşrik olurlar ve okumalanna ve ilim­lerine bedel rızk alırlar ve dünyayı din kar­şılığında yerler. İşte bunlar kör deccalin ava- nesi olacaklardır."

"Allah lanet etsin ashabıma sövene."

Eser vesilesiyle Allah Resûlünün ha­kikatini yeniden idrak ettiğimizi belirtebiliriz. Eserde, Allah Resûlünün hakikati gösterilirken imanın da hakikati gösterilir, usûl ve esas içiçe... Şunu anlıyoruz ki, tam hakikatine ulaşamasak bile sır idrakinin verdiği imanla –ki, sır idraki olmazsa iman da olmaz- O'na iman edi­yoruz ve hissemiz nisbetince o'nun ha­kikatlerini idrak etmeye çalışıyoruz.

Allah Resûlünü, sadece Kur'an'ı insanlara ulaştıran bir elçi, yani adeta bir postacı de­recesine indirenlerin de "Kainat, yüzü suyu hürmetine yaratılan" Allah Resûlüne inan­madıklarını söyleyebiliriz.

İşte bu sapıklardan bir misal:

Diyanet İşleri Fetva Dairesi görevlisi Ab- dülaziz Bayındır adlı sapığın bir dergideki söz­lerine bakın:

"Yoksa Hz. Peygamberin Allah ile kul ara­sında bir vasıta olması sözkonusu değildir."

Abdülaziz Bayındır’a ait yukandaki ifa­deler Allah Resûlünün hakikatini açıkça in­kardır ve küfürdür. Bu sözleriyle, kendi kaba aklını ve yorumunu Allah ile kul arasında va­sıta eden ve bu fikrini tavsiye eden bu sapık, kendi yaptığının farkında olmadan bir de şöyle ukalalık taslar "şirk zaten Allah ile kul arasına bir vasıta koymanın ta kendisidir." Bu sapığa sormalı: Sen kendi düşüncelerin ve de­ğerlendirmelerinle Allah'la kul arasında vasıta olmuyor musun? (Haşa) Peygamberin va­sıtalığı kabul edilmeyecek de senin gibi diyanet fetvacısı bir sapığın vasıtalığı mı kabul edi­lecek?.. Allah Resulü olmadan Allah'a iman olmaz. Allah'a nasıl inanılacağını Kur'an'ın nasıl anlaşılacağını bize gösteren Allah'ın sev­gilisidir. O, mutlak tatbikçi ve vasıtadır. Allah'a iman kendisiyle mümkün olandır. Yani basit bir haberci ya da sadece bir emanetçi de­ğildir. Dinin mutlak tatbikçisidir, din şariîdir, din va'z edicidir zaten kainat onun yüzüsuyu hürmetine yaratılmıştır, şu anki varlığımızı da inansak da inanmasak da ona borçluyuz!..

Abdülaziz Bayındır gibiler ne kadar Allah Resûlüne inanıyorum dese bile "Allah Resûlünün hakikatini inkâr kendini inkardır" hükmünce Peygamberi inkar etmiş olurlar... Bir de kendini delillendirmek (!) için neler diyor:

"Aynca imanımızı tazelemek için söy­lediğimiz her şahadet kelimesinde ilk önce Resûlullah’m Allah'ın bir kulu olduğunu, yani bizim gibi bir insan olduğunu vurgulayıp du­ruyoruz."

Allah'ın Sevgilisine "bizim gibi bir insan" demek için insanın belhümadal - hayvandan aşağı olması gerekir. Şahadet kelimesinde "bizim gibi bir insan" olduğu şeklinde bir vur­gulama yoktur. "Şahadet ederim ki M… Allah'ın kulu ve Resûlüdür" denir. Yani, Peygamberin "Allah'ın kulu ve Resûlü" olduğunu belirtiriz. Resûl olan kul... Yani, sıradan, bizim gibi bir kul değil... Mahlûk fakat, Allah'ın Sevgilisi... İn­sanoğlunun ufku... Allah'ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı ve bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Sevgilisi’ne "bizim gibi bir insan" diyen bu sapık, "bir veli ölünce ruhu, kı­nından çıkmış gibi olur ve o zaman daha çok yardım yapma imkânı elde eder. Bunlar birçok tasarruflarda bulunmaktadır" şeklindeki Ehli Tasavvufun sözlerine de şöyle karşı çıkar:

"Bu sözün Kur’an’dan ve sünnetten bir de­lili var mıdır? Hz. Peygamber ölmüştür. O'nu hatırladığımızda ve kabrini ziyaret ettiğimizde O'na selat ve selam getiriyoruz. Bu halimizle Allah’ın rahmeti ve ebedi mutluluk O'nun olsun demek istiyoruz.

Yani Allah'tan, peygamberimize olan ik­ramını daha da artırmasını talep ediyoruz. Ama hiç bir duamızda Hz. Peygamberden bir talepte bulunmuyoruz. Çünkü böyle bir şey Hıristiyanların Hz. İsa'ya yaptığını bizim Hz. Peygamber'e yapmamız olur ki, bu, yoldan çık­maktan başka bir şey değildir."

Delalet yolunda giden ve ilhamını şey­tandan alan Abdülaziz Bayındır "Hz. Pey­gamber de ölmüştür" diyerek halen yüzüsuyu hürmetine yaşadığımız Allah Resûlü'nün ba­tınını ve şefaatini açıkça inkar eder. Bu na­sipsiz Allah Resûlü'nün ruhu ve ruhaniyetinin ümmetinin üzerinde olmadığını iddia ederek materyalist bir kafa sergiler. "Hz. Peygamber de ölmüştür" sözleriyle "Allah Resûlü'nün ruhaniyeti bağlılarının üzerine ulaşamaz" demek isteyen dini içten yıkan kâfir soylarına dikkat etmeli.

Allah Resûlünün batınını-ruhaniyetini inkâr eden Vehhabî kafasındaki bu sapık, Hz. İsa için "öldükten sonra" diyerek kendisi Hristiyanlara benzemektedir.

Şeytanın ruhaniyetinden beslenen A. Ba­yındır adlı bu diyanet fetvacısı, Allah Resûlü'ne, sahabilere Abdülkadir Geylani Haz­retlerine, Mevlana Halid-i Bağdadî Haz­retlerine dil uzatmaktan çekinmez. Kendi kafasına göre ayetlerin meallerini saptırarak aktarır. "Bir şeyh Efendiyle görüşme" diye Mahmut Efendiyle tartışmasını yazmış... Fakat karşılıklı konuşmalarda geçmeyen söz­leri kendi sonradan ilave etmiş. Yoksa bu ifa­deleri tasavvuf bağlılarının huzurunda söylese idi alacağı cevap Allah sevgilisinin, "El ile mü­dahale edin" emri olacaktı. Gerçi kendi gibi Ehli sünnet ve tasavvuf düşmanı bir dergide kusmuklarını yayınlayarak suçunu ale­nileştirmiş oldu. Şeriate göre ise, suçu aleni iş­lemenin cezası çok daha ağırdır.

Aslında bu münkirin anlayacağı dil fikir değil, fiil... Biz sadece mevzuumuzla alakalı ol­duğu için böyle bir sapığı örnek verdik ve "Hakikat-i Ferdiyye" ve "Kurtuluş Yolu - İslama Muhatap Anlayış" anlaşılmadan Allah'ın Resûlünün de anlaşılmayacağını vurgulamak istedik.

"İslama Muhatap Anlayış" olmadan, ne Allah'ın ne Resûlünün, ne sahabilerin, ne mez­heplerin ne Batın yolunun ne Ehli Sünnet yo­lunun hakikati tam anlaşılır. Bütün bunların ha­kikatini billurlaştıran, Kurtuluş Yolunun asrımızdaki çizgisi İBDA'dır...

"Hakikat-i Ferdiyye", "Yol O'nun, varlık O'nun, gerisi hep angarya; yüzüstü çok sü­ründün, ayağa kalk, Sakarya!" hitabının ge­reğine inanmış İBDA'nın, Allah Resûlü’nün ha­kikatini ifadelendiren eseridir...

Kaynak: Baran Dergisi - Kâzım ALBAY - Akıncı Yolu Sayı 5

Kâzım ALBAY:Hakikat-İ Ferdiyye Ve Allah Resûlü'nün Hakikatini İnkâr Edenler
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER