BİR SAMSUN ROMANI
"Ben rüzgarın yalancısıyım. Bu romanda geçen olayları bana anlatan o. Havanın sıcak, penceremin açık olduğu bir gecede gün doğusundan gelmişti. O anlattıkça gece uzamış, o da serinlemişti. " Bir rüzgârdır gelip geçer sanmıştım" yanılmışım. Öykü bittiğinde büyümüştüm. Hala odamda. Uğultulu sesiyle ‘bitmedi’ diyor."
Kent Kültürü
- 06-10-2013 13:31
Samsunlu yazar Zerrin Koç Samsun'u ve Samsun tarihini anlattığı romanı " Islak Kentin İnsanları"na böyle epikraf bir fragman ile giriş yapıyor.
Bu girişten de hissedileceği gibi romandaki çekicilik, sürükleyicilik ve olaylardaki gerilim, kitabın son sayfasına kadar devam edecek. Bir tarih romanı ya da tarihi bir roman olarak ele almayı düşündüğüm bu eserdeki olay örgüsü ilk okuyuşta beni fazlasıyla gerdiği için kitaba bir Samsun romanı demekten çok bir gerilim romanı demekten kendimi alamıyorum.
Kent Kültürü’nün birinci ya da ikinci toplantısında ismini duyduğum bu kitabı Samsun’daki kitapçılarda bulamadığımı da belirtmem gerek.
İstanbul’dan sipariş usulü getirttim. Roman, yazarın olay kahramanlarının arka planında yer verdiği Samsun silueti, Samsun tarihi ve çok zayıfta olsa Samsun’un Milli Mücadele içerisindeki konumunun anlatımıyla zenginleştirilmiş.
Roman ismi yaz aylarında üzerimizde eksik olmaya ter ve nem ile kışın bir türlü kurtulamadığımız yağmur ve rutubetten ismini alması itibariyle isabetli bir seçim gibi duruyor.
Bu ıslaklığı Samsun’un talisizliği sebebiyle gözyaşlarına yormak sanırım yazarın aklına gelmemiştir.
Bizim de ortak kanaatimiz olduğu üzere yazar Zerrin Koç, Samsun’u kendi sosyo-kültürünü ve sosyo-ekonomisini oluşturamamış veya oluşturulacak bir ortam bulamamış bir kent olarak tanımlıyor..
Samsun’un yaşadığı üst üste iflasların, şehrin gerçek ve kültürlü sahiplerinin şehri terk etmesine ol açtığını, onlardan boşalan yerleri ise köy kökenli insanların doldurduğunu söyleyerek bu tezine haklılık zemini oluşturuyor.
Ayrıca yazarımız siyasi olarak da dalgalanmalı bir şehir profili veriyor. Bu profili de Samsunluların siyasi parti mitinglerindeki rozet fazlalıklarıyla destekliyor.
Buhara’dan yola çıkarak Sürmene’den sonra yolculuklarını Samsun’da tamamlayan bir ailenin ağır dramının anlatıldığı romanın son kuşak kahramanları ile birlikte romanın asıl kişisine de son durak olarak İstanbul işaret ediliyor.
Yazarın okuyucusuna en çok sevdirdiği kişilik olan Sümeyye İstanbul’da yaşamakta olan kızının peşine gidecektir romanın en sonunda.
Böylece göç veren bir Samsun’un ana hatları belirginleştiriliyor.
Özet olarak;
Roman Buhara’lı Kerim Bey’in karısı Lola (Özbekçe lale) hanım ile birlikte yaşadıkları yurtlarından geçim sıkıntısı sebebiyle göç etmek zorunda kalmaları ile başlıyor.
İlk durakları Trabzon’un Sürmene kazası. Ne yazık ki burada Kerim Bey’in çok sevdiği atı Yel’i çalarlar. Kerim Bey atının çalınması ile birlikte adeta hayata küser ve bir gün dağda odun keserken beklenmedik bir şekilde hayata gözlerini yumar.
Kerim Bey’in ölümü ile birlikte Lola hanım’da yaşama arzusunu kaybetmiştir. Her gün kocasının mezarı başında gözyaşları akıtmaktadır. Ailenin en büyük oğlu Alişir henüz on üç yaşında büyük bir sorumluluğun altına girerek Sürmene’den ayrılma kararı alır.
Samsun’a yerleşmelerinin belirgin bir sebebi yoktur.
Şehrimiz Samsun’a geldikleri yıl 1915, Savaş yıllarıdır. Aile için hiç de mutlu devam etmeyecek olan Samsun’daki hayat mücadelesi böylelikle başlamış olur.
Olağan romanlarda yaşamayacağımız kadar sık ve devasa felaketler silsilesi ile devam eden romanımız bazı yerlerde okuyucusunu fazlasıyla bunaltıyor, içini daraltıyor.
Samsun’da yaşamaya başlayan ailenin hayat çizgisi her türlü faciadan nasibini alıyor.
Alişir Şehirde Rum ve Ermeni çetelerine karşı örgütlenen Kuvva-i Milliye grubuna katılıyor. Azınlıkları silah yardımı yapan İngilizlerin silah yüklü konvoylarına baskın yaparak onların silahlarına el koyuyorlar. Ne var ki bir baskın sırasında silahları ele geçiremeden peşlerine düşen atlılardan kaçmak için sığındıkları köy Ermeni köyüdür. Ermeni hane sahibi renk vermeden Alişir’i içeri buyur eder ve gece uyurken üzerine balta ile saldırarak öldürür.
Lola Hanım evladını bu şekilde kaybettikten sonra yatağa düşmüştür.
Felaket zincirlemesi bununla sınırlı kalmaz. Türk filmlerini aratmayacak sahnelerle her fırsatta kendini gösteren acı anlatımının bu daha ilkidir.
Alim, Yani ailenin ortanca oğlu evlerinin tam karşısındaki evin kızına ilk görüşte aşık olmuştur. Birbirlerine evlerinin balkonlarından “işmar” etmektedirler. Gelin bakın şu işe ki ailenin küçük oğlu Fevzi ise karşı evden her sabah aynı saatlerde balkona çıkan genç kızın kendisi için gülümsediğini zannetmektedir..
Alim üst katta, Fevzi ise alt katta aynı kız için yanıp tutuşmaktadırlar.
Annesine durumu ilk anlatan Alim olduğu için kızı Alim’e isterler. Evet, kızın gönlü de zaten Alim’dedir. Fakat bu durumu Fevzi asla kabullenemez. Birbirlerine açılamadıkları için de hiçbir zaman Alim, Fevzi’nin kendisine karşı bu kin ve nefret dolu hallerine anlam veremeyecektir. Nitekim Fevzi bu açmaza daha fazla tahammül edemeyerek evi terk edecektir. Çünkü sevdiği kadın artık ağabeyinin karısı olmuştur.
Bütün bu olaylar Lola Hanım’ı çok fazla etkilemekte iyice yatağa bağlanmaktadır.
Alim’in eşi Gülhiz Hanım, kocasına ikinci çocuğa gebe olduğu haberi verdiği sırada Lola Hanım da hayata gözlerini yumar.
Gülhiz Hanım; Alim Bey’e bir erkek evlat verebilmek ümidiyle doktorun onaylamamasına rağmen üçüncü çocuğuna riskli hamile kalır. Doktorun dediği gibi ağır bir doğum süreci yaşar. Doğum sonrası baygın gözlerle erkek çocuk dünyaya getirdiğini duymak ister gibi heyecanla haberi beklemektedir. Alim Bey doktorun tavsiyesine uyarak ölmek üzere olan karısına yalan söyler ve bir erkek çocuklarının olduğunu kulağına fısıldar.. Gülhiz hanım bu mutlu haber ile birlikte hayata gözlerini yumar.
Alim Bey bundan sonraki hayatına Ebrar, Sümeyye ve Piraye isimlerinde üç kızıyla birlikte devam edecektir.
Ne yazık ki Alim Bey üç çocuk ile iş hayatını birlikte götürmekte zorlanmaktadır.
Buna çözüm olarak akıllara durgunluk veren bir kararla çocuklarını kardeşi Fevzi’nin yanına gönderir.
Çarşamba Beylerce’deki köy hayatı amcaları fevzi’nin nerde ise gestapo yönetim tarzı ile acı, ıstırap ve işkence dolu günler demektir üç zavallı kız için.
Kızlar köy hayatından ve Fevzi’nin acımasız tutumlarından dolayı köyde duramayacaklar ve kaçmayı deneyeceklerdir. Ne yazık ki ilk seferinde yakalanarak daha kötü ve daha gaddarca bir mukabele görürler. Uzun süren köy hayatının ardından Fevzi’nin nikâhsız Rus karısının yardımı ile köyden kaçmayı başarırlar ikinci denemelerinde. Şehre, babalarına geri dönerler.
Alim Bey, kızlarını çok iyi karşılar. Onları köye bırakmanın vicdan azabıyla ezilmektedir çünkü.
Çok sürmeden Alim Bey evlenir. Artık kızlar için üvey anne dönemi başlamıştır.
Üvey anneleri zaman zaman gerçekten tam bir üvey annedir ve kızların mutluluklarını bozmak için her türlü entrikaya başvuracaktır. Zaten çok geçmeden kızların ikisi evlenip baba ocağını terk ederler. Babası ve üvey annesi ile Sümeyye baş başa kalmıştır. Sümeyye de bu kadının dırdırı, dedikoduları ve her şeye yasak getirmelerinden dolayı bulamadığı huzuru sevdiği çocukta bulmak için evlenme kararı alacaktır. Ne yazık ki duruma üvey annesinin el koyması ile işler hiç de umduğu gibi gitmeyecektir. Sümeyye Sedat ile evlenmek üzere iken üvey annesinin gazabına uğramıştır. Kadın çocuğun annesine Sümeyye hakkında yalan yanlış şeyler konuşunca kız istemeye gelmekten vazgeçerler.
Evlenen diğer iki kızımız kocalarının evinde hiç de huzurlu değildir. Ebrar hiç olmaz ise kocasından şikâyetçidir. Ne yazık ki Piraye, tüm ev halkına adeta hizmetçilik yapmaktadır. Piraye’nin bu içler acısı hayatının anlatıldığı bölümler hele hamile iken çekmiş olduğu acılar ve sıkıntılar her okuyucunun kolaylıkla hazmedilecği cinsten değildir.
Nihayet Sümeyye de şizofren bir tiple evlenmiştir. O da nişanlı iken çok iyi zannettiği kocasından daha ilk geceden itibaren çekmeye başlamıştır. Hayat artık şekil değiştirdiği acı ve ıstırap dolu günler ile devam etmektedir.
Bundan sonra roman, Üç kız kardeşin koca evinde çektikleri acıların anlatımıyla devam edecektir. Sümeyye kocasının istikrarsız iş hayatı nedeniyle para kazanabilmek amacıyla Almanya’ya bile gidecektir. Almanya’dan döndükten donra kocasına Samsun’un ilk renkli fotoğraf stüdyosunu açar. Sümeyye bu arada oğlunun ölümünü, gözlerinin önünde ölümünü de yaşamış çilekeş bir kadındır. Oğlu akciğerlerini saran bir illet nedeniyle yatağa düşmüştür. Gün geçtikçe eriyerek nihayet o da hayata gözlerini kapamıştır.
Oğlunun ölümünün ardından Sümeyye artık kocasına daha fazla dayanamayacağını hissederek ondan boşanma kararı alır. Babası Alim Bey’den kalan evinde oturmaya başlar. Oğlu ölmüş kızı da İstanbul’da hem okumak ta hem de çalışmaktadır.
Kızı Lale istanbul’da evlenmiştir. Artık Sümeyye için İstanbul’a kızının yanına gitmek ve Samsun’u terk etmek yazılmıştır.
1874’te başlayan roman 1986 yılındaki Samsun tasviri ile Sümeyye’nin İstanbul serüveni henüz başlamadan son bulmaktadır.
Yazının tamamı için tıklayınız:
http://www.akasyamhaber.com/kose-yazisi/696/bir-samsun-romani.html