Halbuki, Mehmet Emin’in şeyhi, pîri Efganî, Mehmet Âkif’in şeyhi, pîri Abduh idi. Türklere bakmadılar, göz ucuyla dahi olsa bakmak bir iz bırakacaktı. Türklere ne iyi gözle, ne de kötü gözle baktılar.
Samsun Haber
- 14-10-2012 11:43
1908 senesi, Modern Çağ’ın Batılıları tarafından adı Türkiye olarak tespit edilmiş ülkenin başından, Vladimir İliç Ulyanov Lenin’e soracak olursanız, bir Millî Demokratik Devrim’in geçtiği tarihtir. Bazı haber kaynakları aynı 1908 yılını Türkiye topraklarında yaşayan Yahudilerin kurtuluş (emancipation) tarihi olarak gösteriyor; ve lâkin diğer birçok bazıları 1839 Tanzimat Fermanı sebebiyle Yahudilerin sair gayri-Müslim Osmanlı tebâsı ile beraber kurtulduğu iddiasını öne sürüyor. Dün (1923- 2003) biz Türklerin Cumhuriyet Türkiyesindeki çırpınış ânıydı, kâfirler bizi sereserpe “Türkiye için ne yapabiliriz?” çırpınışına bırakmışlar ve nelerin olup bittiği üzerine, Türk düşmanlarının hangi dolapları çevirdikleri üzerine düşünme fırsatı vermemişlerdi.
Dolap döndü ve Türk’ü Türk düşmanlarının keyfini getiren bir yere bıraktı. Artık çevirilen dolaplar neticesinde yolun sonuna istesek de, istemesek de sürüklendiğimizi gördüğümüz bugün kara kara düşünüyoruz: Biz Türklere ne oldu? Tanzimat Fermanı sonrası idare tarzında yapılan bütün yenilikler Yahudilere ve sair gayri-Müslim tebâya kurtuluş fırsatı vermiş ise, Müslümanlara, yani İslâm dinine tâbi olanlara, Türkiye topraklarının dâr-ül İslâm bilinmesinden itibaren imân derecesini insanlık olarak bilenlere ne oldu? Küçük Asya’nın İslâmlaştırılma vakıasının akabinde Padişah’ın Müslüman kulları diye tesmiye edilenlere ne oldu? Onlara da mı “Batılılaşma” vasıtası ve Avrupalı misyon şefleri eliyle zulümden arınmış bir zümre olduklarını kabul gözüyle bakacağız? Yoksa onlara hiç mi bakmayacağız?
Onlara hiç bakılmadığına dikkatimizi çevirelim. Namık Kemal’in yalnızlığına dikkatimizi çevirelim. Başından itibaren onlara, yani Türklere, ne Osmanlı sülâlesi, ne de bu sülâlenin yetkilerini devr alan Cumhuriyet idaresi baktı. Bari göz ucuyla olsun baksalardı herşey değişirdi. Halbuki, Mehmet Emin’in şeyhi, pîri Efganî, Mehmet Âkif’in şeyhi, pîri Abduh idi. Türklere bakmadılar, göz ucuyla dahi olsa bakmak bir iz bırakacaktı. Türklere ne iyi gözle, ne de kötü gözle baktılar. Hükümranlık safası sürenler ellerinde tuttukları emretme yetkisini kaybetmemek için Türklere kötü gözle bakamadı; kıyaslama yapma fırsatı doğmasın diye yine aynı Türklere iyi gözle de bakamadı. Tarih boyunca bakılmayan birisi kendi başının çaresine baktıysa o Türktü.
Sözü size getireceğim, getirmek mecburiyeti altındayım: Sizler de Türkseniz ve zihninizi gasp yoluyla, gabin yoluyla çelerek sözü birileri darbe mevzuuna getirdiyse, başının çaresine bakmaya mecbur bırakılmış kimliğiniz size bir şeyler hatırlatacaktır: Mekke ve Medine’yi Türk vatanı haline getiren Yavuz Sultan Selim, Trabzon’dan kalkıp İstanbul’da babasını tahtından indirme başarısına ererek darbeciliği başlatan kişidir. O darbeci aynı zamanda Filistin’den geçtiği sırada Roma İmparatorluğu’nun koyduğu bir yasağı kaldıran kişidir. Hatırlanacağı üzere Romalılar Yahudileri vatanlarından edip “diaspora”ya uğrattı. Yahudilere en az onbeş asır boyunca “Arz-ı Mev’ud” dahilinde yerleşme hakkı tanımayan yasağı o darbeci kaldırdı.
Şimdi Türk’ün aklına takılan sual, darbelerin kime ne yaptığı sualidir. Bu sualin cevabını ayık kafayla bulmalıyız. Ayılmamız zor olacak. Çünkü Türkiye’yi Türk vatanı olarak bilen her insan “kavram kargaşası” şarabıyla sarhoş edilmiştir. “Dünya ahvaline olan intibaka zarar vermeden Türkiye için ne yapabilirim?” çırpınışıdır onları sarhoş eden. Türk zilzurna sarhoş. Duçar olunan sarhoşluk en başta Türk’ü görmeğe, Türklüğü fark etmeğe mâni teşkil ediyor. Türk ayılmalı... Esaret zincirlerini kırmalı. Türkiye hayrına bir neticeye varacaksak, bunu ancak dünya ahvaline intibak bahanesiyle hem bedenimizi, hem de ruhumuzu sımsıkı saran esaret zincirlerini kırarak yapabileceğiz.
Esaret dediğimiz şey dünya hayatının süsünün ahiret hayatı mukabilinde satın alınışından ileri geliyor. Bu alış-verişe dirsek çevirmedikçe Türk’e bakmamız, kendi Türklüğümüz hususunu sarahate kavuşturmamız mümkün değil. Dünya hepimiz için birer tarladır, hiçbirimiz için bir harman yeri değildir. Mahkemenin vuku bulduğu yer şahadet âlemi değil, mânâ âlemidir. Gören göz görsün ki, dünya ahvaline olan intibak hâkim zümrelerin bayiiliği ve dolayısıyla emir erliği olmadan kimsenin eline bir şey geçmeyeceği bahanesiyle gerçekleştirildi ve gerçekleştiriliyor. Kâfirden sâlih haber alamazsın.
Darbeler dünya hayatı/ahiret hayatı karşılaştırması sebebiyle anlamlandırılabilir mi? Tecrübelerimizi bu anlamlandırma işine hasretmemiz gerekiyor. Kendimizi münafıkların arasından çekip çıkarıp mü’minler safına vasıl olmak istiyorsak, darbelerin kime, ne yaptığını âhiret yurdunun dünya hayatından daha hayırlı olduğu bilinci yedeğinde kavrayabileceğiz demektir. Siyasete siyaset denecekse onun can pahası yapılan bir iş olduğu da söylenmeli...
Okumakta olduğunuz yazının geçen hafta bu portalde (portalda?) arz-ı endam eden kısmında “Türklüğü fark etmeğe mâni teşkil ediyor” güdük ibaresi bir cümle içinde yer almıştı. Yazımın bu ibare vesilesiyle benim tarafımdan böyle bir ifade bozukluğuna maruz bırakılışı açıkça hepimizin işlerinin Arapça tahsil görmemiş olmakla sakatlanmış bir Türkçe ile gördüğüne işaret ediyor. Arapça tahsil etmemiş olmak ne benim ne de bir başkasının şahsi kusurundan neş’et eden bir nâkısadır. 1929 yılına kadar İdâdi’den mezun olan herkes iyi derecede Arapça bilirdi. Peki, ben neden bu konuya pattadak girdim? Siyasi bir bahsin tam ortasına neden Türkçeyle olan ünsiyyetimizi sokuşturdum? Biz Türklerin birbirimizi anlama imkânı bütün kâfirlerin kâbusudur da onun için. Darbeler hakkında konuşurken elimizden neler alındığına ve işin burada bırakılmayıp elimizden alınanın yerini tutabilecek herhangi bir şeyin de bize verilmemesine bilhassa çaba sarfedildiğini, buna özen gösterildiğini bilelim.
Sözü getireceğim yer neresi? Orası darbelerin ne yaptıysa Türk milletine yaptığı hususunu aşikâr etme yeridir. Her darbe tekevvün halindeki millet varlığına indirildi. “Atatürk Türkiyesi” veya “La Turquie Kemaliste” olarak şöhret bulmuş siyasi birim 1950 sonrası itibariyle tutturduğu istikamette bir sonuca varmak üzereydi ki, millî (!) eğitimimize XIX. yüzyıldan beri bilhassa Ermeniler üzerinden tamamiyle hâkim olan ABD, henüz 1953 yılındaydık ki, bizi terzîl için gerek gördüğü tedbirleri hemen aldı. Millet varlığı tekevvün halindeydi ki, Adnan Menderes’e TSK’nin bir darbe yapacağına dair haber ulaştığında, Başvekil’in bu habere inanmadığı ve “Böyle bir şey olmaz; bizim ordumuz müstemleke ordusu değildir.” dediği rivayet edilir. Dünya tarihinde hiçbir millet varlığının tekvini o millete mensup olmayanlarca istimlâk edilmiş bir toprakta kemale ermemiştir.
Darbelerin mahiyetini anlamaya sondan, darbe farsının sona erdiği 28 Şubat’tan başlayalım ve hemen başa tab’ân millet varlığının hasım ittihaz edildiği 27 Mayıs’a dönelim. 28 Şubat 1997 tarihi Türkiye hakkında hiçbir kararın Türkiye dâhilinde alınmayışının ispatını gösterir. Kârı azamileştirme liberasyonunun sadece futbol, turizm ve “show business” alanına hasredildiği dönemin siyasi çerçevesi 28 Şubat 1997’de tamamlanmıştır. Gerçeklerin kapitalizmin zaferi olarak anlaşılmasına ve bunun anlatılmasına 27 Mayıs 1960’ta yasak getirilmiştir. Şimdiye kadar TSK vesayeti deyince neyin gizlendiğini söylemek de yasaklıdır. Dünya Sistemi eliyle var edilen devletin tabiî refleksiyle nelere el koyabildiğini bilmek ve bildirmek yasaktır. 28 Şubat’ın hem taraftarları ve hem de aleyhtarlarıyla, Post-Modern adıyla anılmış her şey gibi bir şarlatanlık olduğu ve 27 Mayıs’ın Dünya Sistemi’nin (Artık!) işine gelmeyen bir devleti yok edişine mükemmel bir örnek olduğu ahlâki bir kemal derecesine ulaşmaksızın fark edilemez…
Hadise Türklerin M.S. XIII. yüzyıldan itibaren bir vatanı olup olmadığı, Osmanlı idaresinin Türk vatanı mefhumuna bigâne kalıp kalmadığı ve Türkiye’de kendilerine yetki verilerek vatansızlaştırılmış insanların bundan sonra Türklere ne yapacakları hadisesidir. “Dâhilinde Kâbe olmaksızın Türk vatanından bahsetmenin bir mânası yoktur.” fikrine sahip çıkanlar siyaset sahasından şu veya bu bahaneyle 1918’de tamamen tard edildi. Geriye “Dâhilinde Kâbe olmasa da Türk vatanı mevcudiyetini muhafaza edecektir.” ısrarının tasfiyesi kaldı. Lozan’da Türk vatanının mevcudiyetine rıza gösteren egemen güç Türk hayatını sisteme mesele çıkarmayan bir işleyiş tarzına mahkûm etti. Türkiye hususen imal edilmiş hücrenin duvarları ve parmaklıkları arasında 27+10=37 yıl yaşadı. 27 Mayıs 1960 ihtilâli hücrenin parmaklıklarını yok etti, böylece Türkiye yerküre sathındaki diğer bütün milletlerin hapishanesinde yaşama imkânına kavuştu. Pergelin iğneli sabit ayağını ABD’ye dikmiş büyük sermaye 1945 yılından başlayarak bütün milletleri içine alacak ve tüketimi bir varoluş ilkesi şekline getiren bir hapishane inşa etti. Globalizm sözü inşaatın bütün eksiklerini giderdiği fikrini ifade eder.
Görünüşte 27 Mayıs 1960 ihtilâli on yıllık Demokrat Parti iktidarına son vermişti. Gerçekte nihayete eren 29 Ekim 1923’te ilân edilen cumhuriyetten başkası değildi. Menderes haklıydı bizim ordumuz, İstiklâl Marşı’nın ithaf edildiği cumhuriyet ordusu bir müstemleke ordusu değildi. 27 Mayıs 1960 ihtilâli İstiklâl Harbi veren orduyu tasfiye etti. Bunu iki Genel Kurmay Başkanı’nı, fiilen görevde bulunan Genel Kurmay Başkanı’nı ve ona görevi devretmiş bulunan Genel Kurmay Başkanı’nı tevkif ederek, sağcı-solcu ayrımı yapmadan memleket meselelerine kafa yormuş bütün subayları, bilhassa generalleri emekliye sevkederek yaptı. Demir bilekli Türk gençlerine elveda dendi; geride bileğine güvenmeyen, torpilsiz hiçbir işini göremeyen, genç olduklarının tasdikine şahit gerektiren çok kalabalık bir nüfus kalmıştı. Bunlar Türkiye’den ne anlıyorlardı? Onlara izahat verenler yutturmaca oyunlarında hiç zorlanmadı.
Devrilmiş sayılan, devrilmiş gibi görünen Demokrat Parti bir muvazaa partisiydi ve on yıl boyunca CHP ile DP arasında dış politika mevzuunda hiçbir niza bahsi açılmamıştı. Dahası 27 Mayıs 1960 ihtilâli asıl darbeyi CHP’nin muhalefette geçirdiği yıllar içinde kimlik derdine çare bulmuş kesimine indirmişti. Vatanperver CHP kesimi DP iktidarını ihtilâlle alaşağı etmenin millî menfaati haleldâr ettiği kanaatindeydi. Çünkü DP’nin çözülmeye uğraması, CHP’nin seçim başarısının bir ihtimal olarak ufukta belirmesi genel seçimleri bir yıl erkene aldırmış ve bu arada Malatya’dan Adıyaman, Kırşehir’den Nevşehir, Afyonkarahisar’dan Uşak koparılmıştı. Bu yapılana bilhassa ABD’de geçerli Siyaset Bilimi dilinde “Gerrymandering” deniyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilâli vuku bulmasaydı dünya Türkiye’ye mahsus, ülkeyi istimlake yeltenenlerin değil de, devletin düzenleyici unsur olarak ağır bastığı çok partili bir demokratik uygulaya şahit olacaktı.
27 Mayıs 1960 ihtilâli sonrasında dünyanın şahit olduğu şey istiklâlini vazgeçilmez bir değer olarak kabul eden Türk milletinin, bir malî hegemonya olarak bütün milletlere kök söktüren Dünya Sistemi talepleri doğrultusunda eriyişini temin edecek müdahalelerin hiç eksik olmadığıdır. Yani Türkiye’de ne olup bittiğini anlamak için Türkiye’de dönen paranın mahrecine doğru iz sürme zarureti vardır. Sen kendini zengin oldum, emir veren mevkie ulaştım sanıyorsun. San bakalım... Kimin elinde oyuncak olduğunu anladığın zaman, oyuncaklığını geçtim; yüzüne tükürülemeyecek derekeye düştüğünü fark ettiğin zaman çoktan vakit geçmiş olacak…