Yani orada olduğunu, gördüğünü, o ağırlığı birlikte taşımaya razı olduğunu belli eden sade bir varlık. Elin omuza konması bunun en eski dilidir. Söz henüz icat edilmemişken bile insan, dokunuşla "yanındayım" demeyi biliyordu. O yüzden en büyük teselli çoğu zaman en az konuşandan gelir.
Psikolog Carl Rogers, insanın iyileşmesinin merkezine tam da bunu koydu. Ona göre bir insanı değiştiren şey akıllı öğütler ya da yerinde analizler değil, koşulsuz kabul ve empatiydi. Rogers'ın empatik anlama dediği şey, karşındakinin dünyasına onun gözünden bakabilmek, ama kendini kaybetmeden bakabilmekti. Dikkat edilirse burada bir yargı yok, bir düzeltme yok, hatta çoğu zaman bir cümle bile yok. Yalnızca "seni duyuyorum, hissettiğini hissedebiliyorum" mesajını taşıyan bir insan var. Rogers bunu terapinin kalbi saydı, ama tarif ettiği şey aslında iyi bir dostluğun, iyi bir insanlığın da kalbiydi.















