Fahrettin Paşa’nın Namus Davası Medine Müdafaası

Bize anlatılan bir resmî tarih var. Bu resmî tarihe göre İstiklâl Harbimiz 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a ayak basmasıyla başladı.

Fikir - 23-11-2023 16:15

Fahrettin Paşa’nın Namus Davası Medine Müdafaası

Soldan çarklılar buna ufak bir şerh düşerler, derler ki: “Hayır, İstiklâl Harbi 15 Mayıs 1919 da İzmir’de Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atmasıyla başladı” derler.

Sağdan çarklılar derler ki “Hatay Dörtyol’un bir köyünde Fransızlara karşı mücadeleye başlayan bir köy ahalisi… İstiklâl Harbi’nin başlama kıvılcımı odur” derler. Bu her üç görüş de Medine’yi Suudi Arabistan diye bir ülke olduğunu farz ederek o ülkenin bir şehri olarak düşündükleri için, bunu böyle kabul ettikleri için böyle bir başlangıç bulmak mecburiyetinde kalırlar. Hâlbuki İstiklâl Harbi Medine’de başlamıştır.

MEKKE ELİMİZDEN ÇIKTI, ARAPLARIN BİR ŞEHRİ OLMADI

Çünkü Misâk-ı Millî’ye dâhil olduğu kimsenin aklına gelmez. Şimdi 1916 yılının Haziranında Mekke elimizden çıktı. Arapların bir şehri olmadı. Suudi Arabistan diye bir ülke yoktu. İngiliz toprağı oldu. 1916’nın Haziran ayı akabinde hemen Medine’yi de boşaltmak gerektiğini, nasıl olsa elden çıkacağını birçok paşa dile getirdi fakat o sırada Medine’ye tayin edilen Fahrettin Paşa’nın ve bir avuç subayın –abartmıyorum, bir avuç; bir avuçta beş parmak varsa beş kişi diyebilirsiniz yani – inisiyatifiyle, bunların Medine’yi savunmayı namuslarını savunmak olarak yani kişisel namus davası olarak görmeleri sebebiyle Medine 1919’un ocak ayına kadar bizim toprağımız olarak kaldı.

Misâk-ı Millî neydi? Misâk-ı Millî “30 Ekim 1918’de Mondros mütarekesi imzalandığında Türk askeri neredeyse orası Türk toprağıdır” diyordu. Misâk-ı Millînin bu beyanına dayanarak Medine, Misâk-ı Millî’ye dâhil kabul edilmesi gerekiyordu. Üstelik o sırada şöyle ilginç bir haritamız da vardı. Mondros Mütarekesi’ne kadar çok ilginç bir haritamız vardı. Düşünün, Medine’yi Misâk-ı Millî sınırlarına bağlayan bir tren yolu hattı var; Halep-Islahiye-Adana’dan geçip İstanbul’a kadar uzanan işte o Hicaz demiryolu hattı. Halep’ten Medine’ye kadar baktığınızda 1.200-1.300 kilometrelik bir demiryolu hattı ve o hattın ucunda Medine! O demiryolu hattını muhafaza etmek için yaklaşık 17.000 asker tahsis ediliyor. Medine’de ise 13.000 civarında asker var. Yani toplam Medine’yi savunmak için 30.000 asker! Bu bir ordu demek. Filistin cephesinde de 30.000 askerimiz vardı bizim. Yani Filistin cephesine denk sadece bir şehri savunmak için asker tahsis ediliyor. Bunu isteyen sadece Fahrettin Paşa. Mondros Mütarekesi’nden sonra anlıyoruz ki o bir avuç insanın namus davası haline getirdikleri iş sadece Fahrettin Paşa’ya kalmıştı ve Fahrettin Paşa’nın namus davası olmuştu Medine Müdafaası.

 

Şimdi biz İstiklâl Harbi Medine’de başladı derken şunu aklımıza getirmemiz lazım: Fahrettin Paşa’yı görevden almak için önce bir emir gönderildi.

Buna uymadı. “Bunun için Padişah fermanı lazım” dedi. İşi uzatmak için. Padişah fermanı geldi. Hala teslim etmedi. Yani İstiklâl Harbi, Medine’de başlamıştı derken İngilizlere karşı padişaha rağmen bir şey başlamıştır. Şimdi o 30.000 askerin… -haydi demiryolu hattını boş verin- sadece Medine’de 13.000 civarında askerin bir kısmı tahliye edildi. Mondros Mütarekesi’nden sonra buraya döndü. Bu topraklara döndü. İngilizlerin esir aldığı 5.000 civarında er ve 500-600 civarında rütbeli olmak üzere yaklaşık 5.500-5.600 kişidir. O tahliyeden sonra, esir düşmeden gelen insanlar bu topraklarda nerelere geldiler. O gelen insanlarla bize ne nakil oldu.

Bunu hiçbir yerde bulamazsınız, göremezsiniz. Naklolan şeyi bulabilmek için şöyle bir şeye müracaat etmemiz gerekir: I. Dünya Savaşı’nda bütün cepheler şu şekilde oluşturuldu: Hangi cepheye hangi vilayetler yakınsa o cephenin askerleri kahir ekseriyetle o vilayet sakinlerinden oluşuyordu.

Mesela; Kafkas Cephesine bakarsanız Erzurum, Ardahan, Kars, Artvin, Erzincan... İşte o bölgenin askerlerinin Kafkas cephesinde yoğunlukta olduğunu görürsünüz.

Çanakkale Cephesi hakeza o bölgenin insanlarının yoğunlukta olduğu yerdir. Medine’ye en yakın askerler Halep Vilayeti’nden gitti. Yani Urfa, Antep ve Maraş’tan gitti. Onun için Medine’de başlayan İstiklâl Harbi’nin omurgasını teşkil eden Sakarya Meydan Muharebesi provasının burada şekillenmesinde buraya gelen, Medine’den nakil olan askerlerin payının ne kadar olduğunu, onlar vasıtasıyla Türk milletine ne naklolduğunu, İstiklâl Harbi’nin Medine Müdafaası olmadan başlatılamayacağını bilmiyoruz. Bunu kimse dile de getirmiyor. Sadece tahminen bir şeyler söyleyebiliyoruz. Çünkü bir şey bilmiyoruz. Bugün diyorlar ki “bilgi çağında yaşıyoruz.” Tam tersine bugün yaşadığımız çağın adı “zır cehalet çağı”dır. “İletişim çağında yaşıyoruz.” diyorlar, bugün insanın tarih boyunca en yalıtılmış halde yaşadığı bir çağda yaşıyoruz. Günlük hayatımızı idame ettirecek bilgiden bile mahrum olarak yaşıyoruz. Bilgi olarak bize neyi paketleyip neyi verdilerse onu bilgi kabul edip o şekilde bir hayat sürüyoruz. Bilgi diye bildiğimizi zannettiğimiz şeylerin kahir ekseriyeti zan. Zannetmek Türkçede sanmak olmuş. Zanların dünyasındayız. Bilginin değil, malumatın dünyasındayız.

BİZ BİRÇOK ŞEYİN BAŞINA MEDİNE’Yİ KOYUYORUZ

Yani Türk’ün medeni hali, Medineli halidir. Medine’yi merkeze koyduğu halidir. Onun dışında Türkler medeniyet düşmanıdır. Türklüğümüzü, bir tavır olarak Türklüğümüzü Medine’de başlatıyoruz; Mescid-i Dırar hadisesi ile. İstiklâl Harbi’mizi Medine’de başlatıyoruz.

Medine’yi, Misak-ı Milli’ye dâhil ediyoruz. Bunu fantezi olsun diye yapmıyoruz. Çünkü Medine’yi devre dışı bıraktığımız da her köşe başını tutmuş bilumum unsurların oyuncağı olmak mecburiyetindeyiz. Bunu biraz dikkat edenler fazlasıyla görebilirler. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün meşhur bir sözü vardır: “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır.” İsmet Bey’in bir yazısında da belirtildiği gibi bu içi boş bir sözdür. Bizim bütün savaşlarımız hattı müdafaa şeklinde olmuştur. Az önce söyledim; bildiğiniz tren yolu hattı! Yani ince uzun bir hat müdafaa edilerek bir İstiklâl Harbi başlamıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi bir hat müdafaasıdır. Satıhta hiçbir şey olmamıştır. Yani Kastamonu’da hiçbir zaman hiçbir savaş olmadı. Ankara’da bir şey olmadı. Kayseri’de olmadı. Sivas’ta olmadı. Konya’da İtalyanlar uğradı ama bir kaç ay selam verip gittiler. Yani sathı müdafaa diye bir şey yok, hattı müdafaa var.

 

Hat yahut sınır Greek dilinde nómos olarak bilinir.

Greek dilinden Arapça’ya, Arapça’dan da Türkçe’ye geçtiği söylenir “namus”un. Nómos’u “kanun, yasa” olarak tercüme ederler ama etimolojik olarak “sınır, hat” manasına gelir nómos.

Biz hattı müdafaa ederek bir vatan sahibi olduk. Şimdi  felsefe yoluyla, felsefî metinlerin Arapçaya tercümesi yoluyla bir namus biliyor olabiliriz ama biz asıl Hadis-i Şerif’ler yoluyla Cebrail’i, namus-ı ekber olarak biliyoruz. “Büyük namus.” Cebrail vahiy getiriyor. Yani söz, vahiy getiriyor; Kelamullah getiriyor.

Namus dediğimiz şey Arapça’da “sır”  manasında da kullanılıyor.

Zıttı “casus.” Yani sözü taşıyan, sır şeklinde taşıyan şeye namus deniyor. Sözü çalan, sır olmaktan çıkaran sınırını bozan şeye casus deniliyor. Buradan nereye geleceğim? Türkçede biz “söz namustur” diyoruz. Yani sözünü bozan namusunu ihlal etmiş demektir; o sınırı,  -kanun olarak bile almış olsanız- o kanunu bozmuş demektir. Biz Latincedeki gibi, Grekçedeki gibi doğrudan doğruya sözlük manasıyla iç etmedik. Şimdi düşünün Türkçede namusun ne manada kullanıldığını; işin içinde sadece ırz, iffet yoktur. İşin içinde şeref vardır, haysiyet vardır, edep, haya, vakar… Tabii ki ırz-iffet de vardır ama birçok şey mürekkep halde bulunur namus kavramının içinde.

Ne Arapçada bu şekilde bir kullanımı vardır ne Grekçede böyle bir kullanımı vardır. Ama yasa olarak da ele alsanız sınır olarak da ele alsanız bu topraklarda ‘nomos’un ne olduğu yerli yerine oturmuş bir şeydir. Biz kanun deyince, yasa deyince, namus deyince en başta Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’den çıkardığımız ahkamı anladık. Bu, bu topraklarda ilk defa olan bir şeydi. Kanun olarak ne biliyorsunuz denildiğinde, Allah’ın kanunlarından başka bir kanun tanımadık. Onun için Kanunî Sultan Süleyman dediğimiz padişaha “Kanunî” sıfatını Türk milleti taktı. Yani Allah’ın kanunları varken kendi kafasından kanun uyduran adam manasında “Kanunî” dendi.

 

Ayet ve hadislerden fıkıh vasıtasıyla çıkarılmış Darül İslam – Darül Harp kavramı ilk defa bu topraklarda yerli yerine oturdu. En mücmel, en muhtasar tanımı bu topraklarda yapıldı. İşte Muammer Parlar’dan öğrendiğimiz İmam Kâsânî şöyle bir tanım yaptı: Bir beldenin Darül İslam veya Darül harp olması, o beldenin mutlak manada İslam’a veya küfre izafe edilmesi manasında değildir. Korku ve emniyete merbuttur. Bir beldede korku Müslümanlara ait, emniyet kâfirlere aitse orası Darül harptir. Tersi; bir beldede emniyet Müslümanlara, korku kafirlere aitse orası Darül İslam’dır.

Bu tanımı ömrünün çoğu kısmını Halep’te geçiren, 2-3 yılını Konya’da geçiren İmam Kâsânî bu topraklarda dile getirebildi.

Çünkü Moğol işgali sebebiyle 12. yüzyılda Darül İslam’ın Darül harbin nereye oturduğunu net olarak hayatında görebilen bir kişi olarak yaşadı. Bunu yakînen yaşadığı için bu tanımı yapabildi ve bizim de pekâlâ ma’al memnuniyye kabul ettiğimiz bir şey oldu bu.

Kaynak: .istiklalmarsidernegi.org.tr - Durmuş KÜÇÜKŞAKALAK - Namustan Vatan, Vatandan Namus Çıkarmak

 

Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Nazım Hikmet'in Atatürk'e Yazdığı Tarihi Mektup

Nazım Hikmet'in Atatürk'e Yazdığı Tarihi Mektup

11-05-2026 - Fikir

Çarşamba'da Doğu Türkistan Haykırışı

Çarşamba'da Doğu Türkistan Haykırışı

11-05-2026 - Fikir

  • eşya depolama
  • ahsap mobilya Turkey Hair Transplant Packages ts3 satın al Anlaşmalı Boşanma Davası FUE iptv bayilik Eşya depolama iptv bayilik