İSLAMİ DÜŞÜNCEYE ŞİMDİ DAHA FAZLA İHTİYAÇ VAR

Türkiye’nin önde gelen sosyologlarından Doç. Dr. Alev Erkilet ile Türkiye’nin içinden geçtiği süreci konuştuk. İslami kimliğiyle öne çıkan kişilerin iktidarda bulunmasının İslamcılığın ortadan kalkacağı anlamına gelmediğini belirten Erkilet, İslamcı düşünceye tarihte en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemden geçtiğimizin altını çizdi.

Kent Kültürü - 27-10-2013 10:36

İSLAMİ DÜŞÜNCEYE ŞİMDİ DAHA FAZLA İHTİYAÇ VAR
İslam’ın sınıf farklılıklarını en aza indirmeye çalışan sosyal adaletçi yönünün son yıllarda zedelendiğini belirten Erkilet, Avrupa açısından Avrupa Birliği ne anlama geliyorsa, Müslüman toplumlar içinde D-8’in o anlama geldiğini söyledi.
 
Türkiye’nin önde gelen sosyologlarından Doç. Dr. Alev Erkilet, Gezi Parkı olayları ve mufazakarların talepleri konusunda da önemli tespitlerde bulundu.
 
GÖKÇEN GÖKSAL
 
Merkeze yaklaşma/nimetlerden faydalanma meselesine gelince, bu konudaki tepkimiz, Müslümanlara zenginleşmeyi yakıştırmamaktan değil, gerektiğinde bu zenginliği elinin tersiyle iterek yoksul kardeşinin koluna girmeyi becerebilecek Müslümanlar görmeye duyduğumuz ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Yoksula rağmen, onu dışlayarak, onu göz önünden kaldırılması gereken bir kirlilik ya da bir korku nesnesi olarak algılayarak, kendisini kapalı ve kapılı yerleşmelere (sitelere) çeken, tek-sınıflı kentsel alanlar yaratmaya çalışan bakış açısına yönelik bir eleştiridir. İslami ve İslamcı geleneğin sınıf farklılıklarını en aza indirmeye çalışan sosyal adaletçi bakış açısının yitirilmekte oluşuna dair bir hatırlatmadır.
 
AKP ile başlayan süreçte muhafazakâr kesim bir değişim içine girdi. Eskisine oranla sisteme ve merkeze daha fazla yakınlaştı. Bu beraberinde, fikirde,  söylemde,  duruşta bir yozlaşmayı da beraberinde getirdi. Siz bu yozlaşmayı nasıl görüyorsunuz? Muhafazakârlar merkeze kayınca sistemin nimetlerinden daha fazla faydalanmaya başladılar. Bu da Müslümanların muhalif yönünü törpüledi diyebilir miyiz?
 
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle, Türkiye’deki dindar ya da Müslüman kesimi, onların on yıllardır bu toplumdan beklediklerini “muhafazakârlık” kavramı içine sıkıştırarak ele almanın doğru olup olmadığını sorgulamak gerekir. Bence bu toplumun dindarları –elbette istisnalar ve iç içe geçişler yaşanmış olmakla beraber- muhafazakâr olmaktan çok değişimci hatta devrimci sayılabilecek ölçüde değişimci kadrolar içinde uzun yıllar faaliyet gösterdiler. Gerek ulusal gerek küresel ölçekte yeni kurumlar oluşturdular ve bunlar aracılığıyla bir düşünceyi hayata aktarmanın, toplumu böylece değiştirmenin yollarını aradılar. Müslüman özne, İslamcı aktör muhafazakâr değildir; bu nedenle son on yıl için söylenebilecek olan, bu aktörün -sistem içinde kaybedecek çok fazla şeyi olması ile beraber- dindar/İslamcı kimliğinden muhafazakâr kimliğine evrilmesidir.
 
Merkeze yaklaşma/nimetlerden faydalanma meselesine gelince, bu konudaki tepkimiz, Müslümanlara zenginleşmeyi yakıştırmamaktan değil, gerektiğinde bu zenginliği elinin tersiyle iterek yoksul kardeşinin koluna girmeyi becerebilecek Müslümanlar görmeye duyduğumuz ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Yoksula rağmen, onu dışlayarak, onu göz önünden kaldırılması gereken bir kirlilik ya da bir korku nesnesi olarak algılayarak, kendisini kapalı ve kapılı yerleşmelere (sitelere) çeken, tek-sınıflı kentsel alanlar yaratmaya çalışan bakış açısına yönelik bir eleştiridir. İslami ve İslamcı geleneğin sınıf farklılıklarını en aza indirmeye çalışan sosyal adaletçi bakış açısının yitirilmekte oluşuna dair bir hatırlatmadır.
 
Türkiye’deki muhafazakâr ve mütedeyyin kesim taleplerinde ne kadar ısrarcı?
 
Bu konuda bir tartışma yapabilmek için, “dindar” kesimlerin Ak Parti’den ayrı bir siyasal, ekonomik ve toplumsal özne olabileceklerinin bilinci içinde hareket etmeleri ve talep ve tepkilerini iktidarın beklentilerine endekslememeleri gerekir diye düşünüyorum. Bunu yapabilenler taleplerinde ısrarcı olmaya devam ediyorlar.
 
“İtaat etmeme” hakkı...
 
AKP’nin iktidarıyla birlikte Türkiye’de İslamcılık bitti söylemi sıkça zikredilmeye başlandı. AKP ile Müslümanların her şeye ulaştıkları üzerinden bu tartışma başlatılmıştı. Sizce İslamcılık bitti mi?
 
Önce İslamcılığı tanımlamamız lazım ki, bitip bitmediğine dair bir sonuca varabilelim. İslamcılığın bittiğine dair tezlerin sahipleri, İslamcılığı genel ve en kaba manasında siyasal İslam olarak algılayanlardır. Osmanlı son dönem ve sonrasında Batılı tezlere, modernleşme ve Batılılaşmaya karşı çıkmanın bir aracı olarak İslamcılığı görenler, onu aynı zamanda modern ve nev-zuhur bir ideoloji olarak tanımlamaya da meyillidirler. Bu bakış açısına göre, İslami kimliği ile öne çıkan kadrolar iktidarı elde etmişlerse ve bu iktidar konumunda da İslamcı tezlerden ziyade modern, liberal, demokratik söylemlerle siyaset yapma eğilimi içindeler ise, İslamcılık bitmiştir. Hatta bu durum, bizatihi İslamcılığın tezlerinin modern toplum koşulları içinde gerçekleştirilmesinin ne denli imkânsız olduğunu da kanıtlamıştır bu tezlerin sahiplerine göre.  Benim öncelikle bu bakış açılarının ve bu modernist İslamcılık tanımlarının kendilerine itirazım var. Neden derseniz; ben İslamcılığın İslam’ın başlangıcına kadar geri götürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizatihi Peygamberin kendisi, bir ideal ya da ütopya olarak İslam’ın toplumsal gerçeklikte inşa edilmesi, Müslüman toplumunun somut olarak dünyaya gösterilmesi sorumluluğunu yerine getirirken İslamcılığın ana saiklerinden farklı bir şey yapmış olmuyordu. Kaldı ki, İlk dört halife döneminde de Müslümanlar yöneticilerine Kur’an temelinde itiraz etmişler, kararlarını sorgulamışlar ve İslam-dışı olduğunu düşündükleri kararlara “itaat etmeme” hakkını kendilerinde görmüşlerdir. Demek ki, İslamcılığın Kur’an’ın çeşitli hükümlerinin toplumda uygulanmaması nedeniyle doğan meşruiyet krizine temellenmiş olan refleksleri İslam’ın kendisi kadar eskidir. Ancak ve elbette, İslamcılık süreklilik arz ettiği kadar, toplumlara, coğrafyalara, İslam’ı benimsemiş olan toplumun İslam öncesi yapı ve özelliklerine göre doğal bir çeşitlenme arz eder ki, bu da sosyolojik açıdan kaçınılmaz bir durumdur. Bu açıdan bakıldığında, İslamcılığın İslam’ın değer ve hükümlerinin toplumdan uzaklaştırıldığı her dönem ve koşulda yeniden ve yeniden üretilerek ortaya çıkan bir düşünce akımı olduğunu ve realize olmak için de toplumsal hareketlere ihtiyacı bulunduğunu söyleyebiliriz. İslami kimliğiyle öne çıkan kişilerin iktidarda bulunması, İslamcılığın ortadan kalkacağı anlamına gelmez; tam tersine, ilk dört halife döneminde ve sonrasındaki saltanat dönemlerinde olduğu gibi Müslümanlar içinde yaşadıkları toplumda hem iktidar-kurucu hem de muhalif kimlikleriyle var olmuşlardır. Olmalıdırlar. Bu açıdan bakıldığında İslamcılığın bitmediğini, İslamcı düşünceye tarihte en fazla ihtiyaç duyulan dönemlerin birinden geçmekte olduğumuzu ancak bugün İslamcılık adına yapılan pek çok şeyin de Kur’an temelinde İslamcı perspektiften ele alınarak, analiz edilmesi, eleştiri süzgecinden geçirilmesi ve iktidarlara bağlı/bağımlı olmayan özgün bir iktidar/muhalefet geleneğinin yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
 
Modernleşme Sadece Müslüman Toplumların Problemi Değildir
 
Siz modernleşme süreçleri bakımından Türkiye, Mısır ve İran arasındaki benzerliğe dikkat çekiyorsunuz. Geldiğimiz bugünkü noktada Türkiye’yi İran’dan ve Mısır’dan ayrıştıran özellik ne?
 
Az önceki sorunuza verdiğim cevap burada konuşmamız gerekenlerin de genel çerçevesini veriyor aslında. Modernleştirme çabaları sadece Müslüman coğrafyada değil tüm batı-dışı toplumlarda benzer izlekler üzerinden gitmiş olmasına karşın, buna verilen cevaplar/tepkiler toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılık arz etmiştir. Çin, Hint ve Müslüman medeniyetinin her biri ayrı ayrı ve hatta kendi içlerinde bile farklılaşarak tepki vermişlerdir. Modernleşme 15-16. yüzyıllardan itibaren Batı’da oluşmaya ve gelişmeye başlayan ekonomik (kapitalizm), siyasal (demokrasi) ve kültürel örüntülerin (sekülerizm) Batı-dışına yayılması olarak tanımlanmaktadır. Bu yayılma genelde savaşlar, işgaller ve kolonyalizmle gerçekleşmiştir. Buna tüm Batı-dışı medeniyetler tepki vermişlerdir. Bugün Hint sinemasına baktığımızda, popüler sinema yapan Aamir Khan gibi yönetmen-oyuncuların ürünlerinde bile Hindistan’ın köleleştirilmesine verilen tepkinin, buna dair tartışmaların öne çıktığı görülmekte, kimliğini yitirmiş ve Batılılaşmış Hint gençliğinin köklerini hatırlamasının önemine vurgu yapılmaktadır. Demek ki, modernite ve modernleşme sadece Müslüman toplumların problemi değildir. İkinci olarak, her biri ayrı ayrı derinlikli medeniyetlerin mirasçısı olan Türkiye, Mısır ve İran da modernleşmeye karşı bu derinliklerden beslenen ve başka şeyler yanında mezhebi farklılıklarına da temellenmiş tepkiler üretmişlerdir.
 
Peki bu minvalde İslamcı hareketlerin en önemli ortak yönü ne?
 
Bütün bu farklılıklara karşın, kendisini İslamcı olarak tanımlayan hareketlerin en önemli ortak yönü, işgal altında kalmış ve ulus devletlere bölünmüş, aralarına husumet sokulmuş olan ümmetin farklılıklarının değil “ortaklıklarının” vurgulanmasıdır. Örneğin “mezhepçilik” ya da “mezhebini din edinme” İslamcı literatürün tamamında kaçınılması gereken bir bölünme etmeni olarak görülmüştür. Ama bugün gelinen noktada, iki temel kırılmadan söz etmek gerekir. Birincisi, yükselen İslam’ın artık eski yöntemlerle kontrol altına alınamayacağının görülmesi nedeniyle, çatışmanın Batı ve İslam dünyası arasından çıkarılıp bizatihi Müslüman toplumlar arasına ve içine yönlendirilmesidir. Türkiye’nin liberal ve demokratik Müslümanlık için model olarak sunulmasıyla başlayan, Irak’ta ve Suriye’de iç savaşın çıkartılmasıyla devam eden, bugün Lübnan’ın iç siyasetine yansımış olan, İran’ın temsil ettiği Şii dünya ile Türkiye’nin temsil ettiği Sünni dünyayı karşı karşıya getirmeye çalışan perspektife çok dikkat etmek lazım geldiğini düşünüyorum. İslam dünyasını en az seksen yıl geriye götürecek bir sürece girildiğinin bilincine varmak yerine, İslamcı literatürden ve mevcut İslami hareketlerden yararlanmak ama onların içini boşaltmak suretiyle kozlar oynanıyor, Müslüman güçler birbirine karşı sipere sürülmek isteniyor ve ümmetin hızla parçalanmasına göz yumuluyor. Buna bir de saltanatçı ve Amerikancı Arap rejimleriyle buna muhalefet eden İslamcı hareketler arasında örneğin Mısır’da yaşanmakta olan çetin savaşı da eklediğimizde, bugünü dikkatle ve yeniden analiz etmek zorunda olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. İslam dünyasının, İkbal’in ve Akif’in acıyla, kederle kaleme aldıkları perişanlıklara bugün Müslümanların kendi elleriyle sürüklediklerini görmek durumundayız.
 
Türkiye’deki Müslümanların taleplerinin sadece başörtüsü sorununun çözümüne indirgenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslümanların tek sorunu başörtüsünün çözümü mü?
 
Önceki soruya verdiğimiz cevap, başörtüsü sorununun çözümünün tek başına bir anlam ifade etmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor olmalı.
 
Sınıf sorununa karşı duyarsızlaşmak
 
Gezi Parkı’nın yıkılmasına karşı çıkmak için başlatılan ve tüm Türkiye’ye yayılan eylemleri bir sosyolog olarak nereye oturtuyorsunuz?
 
Daha önceki sorunuz küresel kapitalizmle ilgiliydi; bu soru da aslında aynı noktaya gönderme yapıyor. Kentin, kentliler açısından kullanım değeri ya da kentlilerin “hafızası” bağlamında değil de değişim değeri ya da sermeyenin kendini yeniden üretmesi bağlamında önemli hale gelmesi, küresel kapitalizme eklemlenmenin net bir göstergesidir. Müslümanların bu konuyu sadece ulusalcıların siyasal taleplerinin bir yansıması olarak görmelerini doğru bulmuyorum, kendi hayatlarındaki değişimleri doğru analiz edememelerinden kaynaklanan bir sorun olduğu düşünüyorum. Kent yoksullarına ve sıradan kentlilerin kenti kullanma haklarına karşı duyarsızlaşmak, sınıf sorununa karşı duyarsızlaşmak Müslümanları giderek kendi öz değerlerinden uzaklaştıran ciddi bir süreçtir diye düşünüyorum.
 
Müslüman ülkelerin biraraya gelerek, ortak bir çalışma kültürü çerçevesinde İslam birliği gibi çeşitli kurumlar kurarak, kendi coğrafyalarında söz ve yetki sahibi olmaları çok mu zor? Bunun sosyolojik alt yapısı yok mu?
 
Bunun düşünsel ve sosyolojik altyapısı var. İslamcılıktan bahsederken üzerinde durduğumuz hususlardan biri de bu değil miydi? Hilafetin ilgasından bu yana tüm Müslüman ülkelerde dağılmanın nasıl durdurulabileceğine ilişkin fikirler ortaya atılmıştır. İslam birliği (ittihad-ı İslam) tezi o günden bu yana Müslümanların zihinlerinde canlı durmaya devam etmektedir. Erbakan hocanın D8 projesi de bu idealin hayata aktarılması için geliştirilmiş somut çözümlerden biriydi ve ilklerden olması bakımından çok önemlidir bana göre. Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Mısır, Malezya, Endonezya ve Nijerya’nın bir araya gelerek oluşturduğu D8 -yani gelişmekte olan ülkeler- teşkilatı, “savaş değil, barış”; “çatışma değil, diyalog”; “çifte standart değil, adalet”; “üstünlük değil, eşitlik”; “sömürü değil, adil düzen”; “baskı ve tahakküm değil, insan hakları hürriyet ve demokrasi” ilkelerinden hareketle bir araya geleceklerini taahhüt ederek yola çıkmışlardı. Avrupa açısından Avrupa Birliği ne anlama geliyorsa, Müslüman toplumlar açısından da D8 ve benzeri birlikler o anlama gelir. Ama unutmamak gerekir ki, bu birleşmelerden rahatsız olanlar da çoktur ve maalesef bugün gelinen noktada birliğin üç önemli ülkesi Türkiye, Mısır ve İran zaman zaman birbirlerine karşı konumlanacak kadar ciddi bir meydan okumayla baş etmek zorunda kalmışlardır. Özetle, birlik idealinin gerçekleşebilmesi, çok emek isteyen meşakkatli bir sürecin hasarsız atlatılmasına bağlıdır.
 
BAŞÖRTÜSÜ SORUNU ÇÖZÜLEMEDİ
 
Diyelim ki başörtülü bir bayan üniversiteye başörtüsüyle girdi. Ama iş hayatında, kamuda yine yok. Buna sorun çözüldü gözüyle bakabilir miyiz?
 
Başörtüsü sorunu özellikle mağdurlarının hak talepleri ile çözülmelidir. Bu iktidardan beklenmesi gereken bir lütuf ya da iktidarın günü geldiğinde halledeceği bir mesele olarak görüldüğü için çözülememiştir. Son on yılda başörtüsü ile ilgili bir normalleşme yaşandığı muhakkak, ancak ben meselenin mutlaka yasal zeminde hatta anayasal güvenceye kavuşturularak çözülmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira mevcut durum başörtülü kadınları, iktidarların müsamahasına muhtaç bırakıyor ki, demokratik bir ülkede bir iktidarın sonsuza kadar kalıcı olamayacağı açıktır. Geçen hafta açıklanan demokratikleşme paketi de bu alandaki beklentileri karşılamaktan uzak kalmıştır. Asker/polis, hakim ve savcı olan kadınların kamudaki başörtüsü serbestisinin istisnaları olarak zikredilmesi, başörtüsünün kamusal hizmette tarafsızlığa engel olacağı varsayımını dolaylı da olsa içermektedir. Bu nedenle, soruna çözülmüş gözüyle bakamayacağımızı düşünüyorum.
 
Türkiye’deki Müslümanları, küresel kapitalizme karşı mücadelenin neresine koyuyorsunuz? -Bilinç düzeyi yeterli mi?
 
İslamcı literatür, küresel kapitalizme karşı sosyalizme yaslanmayan bir alternatif arayışının zorunlu olduğunun altını kuvvetle çizmiştir. Ancak son yıllarda bu arayışın -yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmeler doğrultusunda- geriye çekildiğini görüyoruz. Örneğin İslam ekonomisi tartışmaları, bilginin İslamileştirilmesi tartışmaları, ekonomik bir işleyiş anlamında kapitalizm ve emperyalizmin sorunsallaştırılmasına dair tartışmalar giderek gerilemiş hatta sönme noktasına gelmiştir. Bu alanlar, önümüzdeki dönemde genç araştırmacılar tarafından ele alınmayı beklemektedir. Özetle, siyasal başarının, düşünsel arka planı ve ekonomik alternatifleri olmaksızın ulusal ekonomilerin küresel kapitalizme eklemlenmesine engel olamadığını söyleyebiliriz. Bunun için çok ciddi çalışmak, düşünmek, üretmek gerekiyor.
 
Türkiye normalleşiyor mu, yoksa normalleşme adı altında, sonradan geriye doğru evrilebilecek bir sürecin içinden mi geçiyoruz?
 
Türkiye pek çok bakımdan normalleşiyor, Cumhuriyet tarihine damgasını vuran etnik temelli, dinsel temelli dayatmalardan kaynaklanan ana çatışma eksenlerinde zarar görmüş, mağdur olmuş pek çok kesim bu normalleşmeden memnun. Zararların, maddi ve manevi anlamda tazmin edilmesi beklentisi yüksek. Kürtler, Hristiyan azınlıklar, Aleviler, Çerkezler, başörtülü kadınlar ve daha pek çok grup, geçmişte inkar edilen kimliklerinin tanınmasını, el konulan mallarının iadesini, engellenen çalışma haklarının iadesini bekliyor. Bu nedenle, özellikle de beklentilerin bu denli yüksek olduğu bir ortamda, sürecin yönetilmesi pek çok zorluk içeriyor. İçeriyor çünkü özellikle 100 yıllık ezberleri tekrarlamaktan başka hiçbir şey yapmaya yanaşmayan, sadece bundan beslenen siyasi ekipler var ve bunlar değişime direniyorlar. Direnmeye de devam edecekler. Bana göre, açılım sürecinin yahut sizin deyiminizle normalleşme sürecinin devamı, hükümetin doğal tabanını oluşturmayan ama açılımı baştan beri destekleyen kesimlerle olan ilişkilerine özen göstermesine; elindeki güç yoğunlaşmasına bağlı olarak “kendinden olmayanları” ötekileştirmemesine ve hepsinden önemlisi Türkiye’deki eski kamplaşmaların taraflarından biri olmamaya dikkat etmesine bağlı. Ak Parti, CHP-DP, CHP-DYP, CHP-ANAP kutuplaşmalarındaki taraflardan biri olmayı değil, tam tersine bu kutuplaşma ezberlerini bozmayı, aşmayı, tersine çevirmeyi amaçlamalıdır. Aksi takdirde, normalleşme süreci geriye doğru evrilebilir ki bundan ne Aleviler ne Sünniler, ne Müslümanlar ne Hristiyanlar, ne sosyalistler ne de geçmişte şiddetle ötekileştirilmiş etnik grupların temsilcileri yarar görür. Bu süreçten karlı çıkanlar sadece ve sadece düşman üretmeye pek meraklı olan -sağ/sol fark etmez- ulusalcılar olacaktır.
 
Türkiye başı açık başı kapalı, Laik-anti Laik, Türk-Kürt, Alevi-Sunni eksenli bir iç savaşa çekilmek istendi, hala da isteniyor. Bunun olma ihtimali var mı?
 
Bir önceki soru bağlamında dikkat çekmek istediğim de buydu. Zikrettiğiniz kutupluluklar açılım öncesi siyasetin ezberleridir ve bu siyasetin bedelini kanlarıyla, mallarıyla, onurlarıyla ödeyenler bu toplumun sıradan insanları olmuştur. Unutmayalım ki bu toplum, Dersim katliamını, 6-7 Eylül olaylarını, Diyarbakır cezaevinde olup bitenleri, 12 Eylül’ü, 28 Şubatı ve daha nice acısını yeni yeni konuşmaya başladı; bunları birbiriyle paylaşarak acılarını azaltmayı, yaralarını sarmayı deniyorlar. Bu başlı başına önemli bir gelişmedir. Bu süreç devam etmelidir. Özgürlük içinde birbirini anlamayı, birlikte yaşamayı, ötekileştirmeden kol kola girmeyi bu toplum gerçekten samimiyetle denemiştir, denemektedir. Onun için reel siyasetin pek sevdiği kutuplaşmalara taraf olmak telaşına girmemeliyiz diye düşünüyorum.


http://www2.cafesiyaset.com/islami-dusunceye-simdi-daha-fazla-ihtiyac-var_387886.html
Kaynak: Cafesiyaset.com
 
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Bir Ve Beraber Hareket Etmek Zorundayız!

Bir Ve Beraber Hareket Etmek Zorundayız!

31-01-2026 - Kent Kültürü

Samsun Bütünşehir Dergisi Yeniden Yayında

Samsun Bütünşehir Dergisi Yeniden Yayında

03-06-2025 - Kent Kültürü

  • eşya depolama
  • ahsap mobilya Turkey Hair Transplant Packages ts3 satın al Anlaşmalı Boşanma Davası FUE iptv bayilik Eşya depolama iptv bayilik