Itri’nin yakıcı avazı yankılanıyor hâlâ
Bir gramofonun ağır aksak melodisi dolanır şehrin mezarlıklarında, ölüler ölümden öte köye geçenleri anlatır ve dost sözü hak olur.
Türkiye
- 15-04-2012 11:04
Anlatmak mümkün müdür ‘gemiler geçmeyen bir ummanda’ çalınan besteleri? Sanmıyorum. Öyleyse neden başlıyorum söze? Sadece üzerimdeki susan adamların hakkı için; onlar ki bildiğim dediğim yüreğime sinmiş tüm ilimleri bana suskunluklarıyla öğrettiler, onlar ki ölümün ölmeden önce gelen feci bir müşkülde yattığını fısıldadılar. Şimdi sadece bir parça huzur için bir sığınak aradığımda, yutamadığım nice iri parçalı hayatı tıpkı annemin özel bezlerden geçirdiği lokmalar gibi bana sunan bu sözün erbablarından dinlemek istiyorum; her bahar yeniden doğan ve hayatı yaşanacak en kıymetli değer bilen yeni yaprakların hatrına.
Bir beste çalınır ve sadece deniz eşlik eder. Toprak ve gök bir dekordur, vapurlar geçer dumanları erguvanların olmadığı boğazı zalimce boyayarak... Bir beste, eski bir gramofonun kısır döngüsü gibi döner döner… Ve dönerken de fısıldar: ‘en kısır döngüler, sadece henüz keşfedilmemiş bir doğurganlığı sakladıkları için kısır ve döngüdür.’ Tüm bunlar hayal gücüm değil sadece; bunlar bu sabah yeni doğan bir yaprağın hayatı selamlarken fısıldadıkları. Oysa ben, sadece ona onu sormuştum; nasıl yazacaktım mezarlıkların daimi bekçisi ve her mevtayı ilkin kucaklayıp götüren o sade, yakıcı avazın sesini!
BİR HAYAL PERDESİNİN ARDINDAKİ SİLUET
Bazılarına göre sesi güzel değilmiş, yine bazılarına göre neyzenliği, hattatlığı varmış. Hattâ bizzat dönemin padişahına sanatını icra eder, övgülere mazhar olurmuş. 17. yüzyılda yaşamış, klasik Türk musikisine ruhunu katmış. Bir hayal perdesinden mi süzülmüş; yoksa ete kemiğe bürünüp ‘o da insan!’ diyenleri haklı çıkarıp ‘ne dilersen dile’ buyruğuna karşılık esirci kethüdalığı gibi sevimsiz ama onu bir ömür geçindirecek kazançtaki göreve mi talip olmuş?
‘Kınamayın; o öyle iyiydi ki bu zalim işi yumuşatmak, tüm dünyadan sesler duymak, yeni ve güzel keşifler bulmaktı dileği’ diyenler ne derece haklıydı? Bilmiyoruz. UNESCO 2012’yi ona armağan etmesine rağmen hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Avamından havassına kadar herkesin diline, yedi düvele mâl olmuş olmasına karşılık hiçbir şey bilmiyoruz; hattâ var mıydı yoksa Yahya Kemal’in dizelerinde sırlanan bir peri padişahının ülkesinden miydi onu bile bilmiyoruz.
Tek bilinen, yüzlüklerin ardında garip bir hayal perdesi içindeki acı tebessümü. Hakkındaki iddialara gelince, benim kanaatim şudur ki eğer bir taş diktiyseniz ve taşınızın yüksekliği aşılamayacak gibiyse diğerleri etrafında dönüp onu yıkma ya da daha da erişilmez kılıp semalarda ona değer biçme yoluna gidiyorlar. ‘İfrat’ ve ‘tefrit’ deniyor ama bence sadece ‘ego’, ‘geçemem’, ‘geçemezsem bir acaba bırakırım’…
BİR DİKİLİ TAŞI OLSUN İSTEMİŞ MİYDİ?
‘Aslı ne’ derseniz? Bence sadece musikinin en hoş kokusu; ne zaman bir beste çalınsa, ister ötelerde ister yakınlarda, bir rayiha eşlik ediyorsa bizzat bir misafir konuyor yanı başınıza. Adı yok, yeri yok, sadece bir rayiha. ‘Itrî’ diyorlar, ‘üç Buhûrîzâde’den (Bahûrîzâde) biriydi’ diyorlar, ‘muhtemelen şu tarihler arasında doğdu, binden fazla eseri vardı, kırk ikisi kaldı, çok büyüktü çok…’ Ama bir mezarı yok! Beşir Ayvazoğlu da yazdı hem Itri yılı hem mezarıyla ilgili saçmalıkları… Peki, arayış var ya, bir zamanların yasaklanmış müziğinin dehasını; acaba o, bir dikili taşı olsun istemiş miydi? Onca usta bir imzayı yakıştıramazken işine, sırlı kalmayı tercih ederken, Itri gibi bir rayiha da ölmemeği tercih etmiş olamaz mı? Biliyorum, bizler mezarlarını kaybeden kitleler anlayamayız bu mantığı; tüm çabamız bir dikili taş uğruna değil mi?
‘Her neyse’ diyelim, bir Nevâ Kâr çalınsın, bir beste ağır aksak bir gramofonda dönmeye aheste aheste devam etsin. Bayram sabahlarında tekbirler yükselsin ama Süleymaniye’nin kubbesindeki rayihayı sadece yüreği olanlar koklasın. Sonra gücünüz yetiyorsa bir mezarlığın önünde Mustafa Itri demeden dile dolanmış bir bestesiyle geçin, isterse dindışı bir beste olsun, mesela ‘tutî-i mucize’ olsun. Kabir ehlinin duyduğunu düşünün ve duyun; çünkü orada lafın hükmü yok, söz var. Kelamın efendisinin muhataplarının diyarında.
Ve diyebilelim Sâmiha Ayverdi’nin ‘ah’ına karşılık: Sâmiha Hanım, üç asırdır her şeye rağmen devam ediyor şiir ve musiki İstanbul’un mezarlıklarında; ölmeyi becerememiş yaşamaya and içmiş mevtaların arasında!
Fadime Türkölmez/ Dunyabizim.com