Kimsesiz Çocuklar Kime 'Anne' Der?

Henüz bebekken sokağa, yuvaya terkedilen bütün çocuklar anne ve baba sevgisinden yoksun büyür

Güncel - 14-12-2014 12:27

Kimsesiz Çocuklar Kime 'Anne' Der?
Henüz bebekken sokağa, yuvaya terkedilen bütün çocuklar anne ve baba sevgisinden yoksun büyür. O boşluğu devlet bile dolduramaz.  Aslında formalite icabı da olsa kimsesiz çocukların da bir annesi bir de babası varmış!  Henüz 1.5 yaşındayken çocuk yuvasına terkedilen Demirhan Kadıoğlu, büyüyünce kaleme aldığı kitapta, bütün kimsesiz çocukların içindeki o tarifsiz boşluğu yazdı.  Demirhan Kadıoğlu, Nesil Yayınları’ndan çıkan Yetiştirilmiş Hayatlar isimli kitabında, kimsesiz çocukların kime ‘anne’ kime ‘baba’ dediğini şöyle anlatıyor:  “BANA İSMİMİ KİM VERDİ?”  “Bebekliğimin nasıl geçtiğini tüm detaylarıyla hatırlamıyorum ama büyüdükçe yaşımıza göre yeni arkadaşlar edinmiştik. Yemekleri hep birlikte yiyor, birlikte oyunlar oynuyor, öğlen uykusu öncesinde yastık kavgaları yapıyorduk. Görevlilerin arkasından dil çıkartıyor, birlikte şımarıyorduk. Hademeler de bizleri terlikle cezalandırıyorlardı...  Burada askeriye kadar olmasa da aslında belli bir disiplin içinde büyütülüyordum. Ama bazen kalabalıklar içinde yalnızlık hissettiğim anlar oluyor, durgunlaşıyordum. Bunun tarifi imkânsız bir duygu olduğunu biliyorum. Bu duyguların yok olup gitmesi elimde olmadığı gibi gönlüme gelip düğümlenmesi de elimde değildi...  Yalnızlık duygusu zaman zaman büyüyor, büyüyor ve içinde kayboluyordum. Gece sebepsiz yere uyanıyor, gözümü tavana dikiyordum. Pencereden süzülen rüzgârın garip uğultusunu içime çekiyor ve uykum gelene kadar sabit bir noktaya öylece bakıyordum.  “Kimim ben?”  Dudaklarım arasından benden habersiz çıkan bu soru beni korkutuyordu. Tüylerimi diken diken ediyor ve tüm hayatı bir anda anlamsızlaştırıyordu.  Aklımdan sürekli geçen sorulardan bir tanesi de şuydu:  “Bana ismimi kim verdi?”  “Bu isim benim gerçek ismim mi?”  Soru işaretleri beynimin kıvrımlarında dolambaç olup umutlarıma çengel atıyor, her birini parlamadan söndürüyordu. Çıkmak istediğim dolambaçlı yolda bulmacanın tüm çıkışları kapalıydı. Bitmek bilmeyen dolambaç koridorlarında sıkışıp kalıyordum...  ANNELERİM O GÜN DAHA BİR SEVMİŞTİ  Bizim hayatta ‘anne’ diyebileceğimiz bir annemiz yoktu. Varsa da biz bilmiyorduk. Bir gün öğrenebilecek miydik?  Şu an için yuva veya yurtta çalışan kadınlara ‘anne’ dememiz öğretilmişti. ‘Anne’ derdik onlara. Çocuk için anne demek bile kim bilir ruh sağlığını nasıl olumlu etkiliyor olmalıydı...  Belki de bu bakımdan yazılamayan bir kuraldı. Öte yandan kadın görevliler, biz çocukların bireysel bakımlarımız da dâhil yememiz, içmemiz, kılık kıyafetimiz ve kaldığımız yerlerin temizliğiyle ilgili her türlü ihtiyacımızı karşılamaya çalışıyordu. Eğitimciler vardı onları denetleyen... Bir bakıma onların amiri gibiydiler... Çünkü bütün hareketlerini denetlemekle sorumluydular.  BANYODA SICAK SUYLA HAŞLANIYORDUK  …Bizi yurtta yetiştirmek üzere görevli olanların derdi başkaydı... Ne miydi? Bize tuvalet yapma alışkanlığı kazandırmak. Bizi günün belirli saatlerinde alıyorlar, topluca tuvaletlere götürüyorlardı. Tuvaletimiz gelsin gelmesin tuvalet saatinde tuvalete oturuyorduk. Evet evet, şortlarımızı çıkartıp klozetlerin üzerinde bekliyorduk.  Yoksa bile mi?  Evet, yoksa bile... Oturup sağa sola bakıyorduk, mırıldanıyorduk, “lay lay lom” derken çişimiz geliyordu. “Aaa, bak çişimiz geldi!” diyor, tuvaletlerimizi yapıyorduk. Sonra altımızı temizliyorlardı.  Ama banyo yapılırken aynı sevinci yaşadığımızı söyleyemem. Banyo anında banyo yapmıyor, âdeta sıcak suyla haşlanıyorduk. Kurnalara birikmiş sıcak suyu ılıştırmaya bile gerek görmüyordu temizliğimizden sorumlu annelerimiz. Maşrapaya doldurulmuş suyun sıcaklığını kontrol etmek gibi bir zahmete (!) dahi katlanmıyorlardı. Kaynar suyu tepemizden aşağı boca edince hopluyor, “Anne!” veya “Yandım anam!” diye bağırıyorduk.  Sen misin bağıran...  Hemen maşrapa kafanda patlıyordu:  – Sus bakayım!  “Dank!” sesiyle birlikte kafamıza ikinci bir darbe almamak için susuyorduk. Kim banyo anında “Sıcak” diye bağıracak olsa kafasına tas geçiyordu. Sonra ağlaya ağlaya o yarı haşlanmış sularda yıkıyorlardı.  Acaba kirlerimiz yumuşasın diye mi o kadar sıcak tutuyorlardı suyu? Yoksa sorumsuzluk sebebiyle mi, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa dünyanın en zevkli eylemi olan banyo yapmak, bizim için işkenceye dönüşüyordu.  “ANNE, FİLMLERDE GÖRDÜĞÜM BİR FİGÜR BENİM İÇİN”  Biliyor musunuz, ben annemi hiç tanımadım. Anne kucağı nedir, bilmiyorum. Yüzünü hiç görmedim. Güzel miydi bari? Nasıl bir yüz yapısına sahipti kim bilir? Bana benzer miydi? Ya da ben benzer miyim anneme? Zihnimde tek bir kare görüntüsü bile yok. Anne, sadece filmlerde gördüğüm bir figür benim için...   Bir çocuğun annesine sımsıkı sarılıp ağladığı ya da sabır sınırlarını zorlayacak derecede annesine nazlanışı bize çok yabancı. Acaba annem olsaydı ben de ona sığınıp şöyle doya doya ağlar mıydım içimin göynüdüğü vakitlerde? Annemin olduğu bir evde beni severler miydi?  Bilmiyorum. Çünkü o duyguya da çok uzağım.  Odadan dışarı çıktığımda zorluyorum yeniden çocuk beynimi... Zihnimdeki tüm hatıraları zorluyorum... Bölük pörçük görüntüler hafızama konmaya başlıyor... Hayal meyal hatırladığım bir kadını zihnimde tanımaya çalışıyorum...  Elimden tutuyordu... Göz göze geldiğimizde sürekli yüzüme gülümsüyor ve kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Öpüp kokluyordu. Ardından koluma tükenmez kalemle bir saat çiziyordu...  “BÜTÜN YETİMHANELERDE MÜDÜRE ‘BABA’ DERLER”  Ya babam?  Babamı da hiç tanımadım. Hayatta babam var mı, onu da bilmiyorum. Yaşıyor ise kim bilir nasıl biri? Yüzünün şekli, boyu posu, konuşması, giyimi kuşamı, zevkleri, davranışları...  Ya babam yoksa?  O zaman zaten hiçbirinin bir anlamı yok... Bu kitabın bile!  Kendimi bildim bileli bu dört duvar arasındayım. “Yetiştirme yurdu” diyor dışarıdaki insanlar buraya. Biz ise bu dört duvar arasında diğer kimsesiz çocuklarla birlikte bize bakıcılık yapan görevli kimselerin yönetiminde yaşıyoruz. Bize sunulan bu hayatı oluşturmada bizim hiçbir rolümüz yok.  Her evde bir anne ve baba vardır kardeşlerden başka. Burada kardeş olmasa da kardeş gibi arkadaşlar var. Bakıcılar değil; öğretmenler var, hemşireler var, okul müdürü var. Hepsi var ama “anne” ve “baba” yok. Çünkü burası bir yetiştirme yurdu ya da çocuk yuvası. Bize de “geniş bir aile” diyorlar. Ancak esasında geniş bir aile değil; yurt müdürü, öğretmenler, görevli personel ve biz sahipsiz ve kimsesiz çocuklardan oluşan bir topluluğuz.  Evet, dışarıdan bakıldığında ‘aile’ gibiyiz. Yedi ila on sekiz yaş arası ama annesi ve babası olmayan ya da yanlarında bulunamayan kimsesizlerden oluşan bir aile. Yurt müdürüne biz ‘baba’ diyoruz. Hani ailenin en tepesindeki kişidir kendisi.  Baba şefkati verdiğinden mi acaba? Değil... Otoriteyi temsil ettiği için böyle söyleniyor olmalı. Bütün yetimhanelerde müdüre “baba” derler. Yazısız bir kuraldır bu. Eğer konuya ‘aile’ formatında bakacak olsaydık şayet arkadaşlarım, benim kardeşlerim sayılırlardı. Çünkü onlarla birlikte yiyor, onlarla birlikte eğleniyor, onlarla birlikte oyun oynuyor, onlarla birlikte okula gidiyor ve geceyi gündüzü birlikte yaşıyorduk.  Derdimizi birlikte paylaşıyor, aynı acıyı birlikte hissediyoruz. Düşünüyorum da eğer bir ailede yaşamış olsaydım ben ağabey mi olurdum yoksa kardeş mi?  İyi bir kardeş mi olurdum, kötü bir ağabey mi? İnanın, bu konuda hiçbir fikrim yok.  Peki ben niye buradayım? Yani yetiştirme yurdunda ne işim var? Hayatım neden dört duvar arasında geçiyor? Bu çocuk yuvasına beni kim bıraktı? Oradan da yetiştirme yurduna niye gönderildim? Ailem hakkında niçin tek bir bilgiye dahi sahip değilim?  Bu soruların cevabı bana Ağrı Dağı’nın zirvesi kadar uzaktı. Bildiğim bir şey varsa insanlara karşı biraz öfke, biraz kırgın daha doğrusu hayata biraz küskün olduğum. Çünkü çocuk olarak bizler için annesizlik ve babasızlık belki hayatın en büyük cezasıydı.  Hayatta bir çocuk için en önemli iki varlık olan ‘anne’ ve ‘baba’ bizim için olmayan iki varlıktı.  Bu iki kutsal varlıktan ayrı yaşamak zorunda kalışımız yetmezmiş gibi bir başka üzüntü daha yüklüyordu insanlar o minik omuzlarımıza.  Kimsesiz çocuk...  Yetiştirme yurdu çocuğu...  Anası babası olmayan çocuklar...  Yine cevabını bulamadığımız bir sorun daha yaşıyorduk ben ve benim gibi olanlar...”  Demirhan Kadıoğlu, yetiştirme yurdu çocuklarının gerçek hikayesini tüm gerçekliğiyle yansıttığı Yetiştirilmiş Hayatlar isimli kitabında, yetiştirme yurtlarının 60’lı, 70’li, 80’li yıllardaki halini de gözler önüne seriyor.
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
İskele Mescidinin Ruhsat İptaline HÜDA PAR'dan Tepki

İskele Mescidinin Ruhsat İptaline HÜDA PAR'dan Tepki

15-08-2026 - Güncel

Anneler Fabrikaya, Çocuklar Nereye!

Anneler Fabrikaya, Çocuklar Nereye!

14-08-2026 - Güncel

ahsap mobilyauluslararası evden eve nakliyat