Gazeteci Murat Bardakçı’nın köşe yazısı ve araştırmacı yazar Muharrem Coşkun’un Kod Adı: İrtica-906 isimli kitabından derlediğimiz bilgiler yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birini aralıyor.
Milli Mücadele’nin manevi mimarı olan Mehmet Akif Ersoy’un, zaferden kısa bir süre sonra kendi vatanında "sakıncalı" ve "tehdit" olarak görülerek nasıl "cüda" (yabancı) bırakıldığı, arşivlerdeki yazışmalarla gözler önüne seriliyor.
ÖLÜM DÖŞEĞİNDE BİLE TAKİBAT ALTINDAYDI
Mehmet Akif'in sessizce Türkiye'ye dönüşü, dönemin bürokrasisini alarma geçirdi. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstihbarat birimleri, Genelkurmay ve İstanbul Valiliği arasında, şairin vefatına kadar süren ve ölümünden sonra sevenlerine kadar uzanan devasa bir takip, izleme ve fişleme mekanizması kuruldu. Ankara'ya gönderilen raporlarda Akif "irticacı" olarak kodlansa da, hariciye yazışmalarında rejime karşı muhalif olmasına rağmen memleket aleyhine zararlı bir faaliyette bulunmadığı da itiraf ediliyordu.
"İRTİCA-906" KODLU UTANÇ DOSYASI
Cumhuriyet Arşivleri'nde 121-10-0-0/2-6-1 numaralı dosyada muhafaza edilen ve 2001 yılında gizliliği kaldırılan belgeler, İstiklal Şairi'nin maruz kaldığı muameleyi tüm çıplaklığıyla sergiliyor. Emniyet ve istihbarat birimlerinin hazırladığı raporlarda, Akif'in Mısır'daki hayatı, Türkiye'ye dönüşündeki temasları ve görüştüğü kişiler "İrtica-906" koduyla kayıt altına alındı. Hatta şairin tedavi gördüğü hastanede ve sonrasında kaldığı Mısır Apartmanı'nda kendisini ziyaret eden Prenses Emine ve Avukat Fuad Şemsi hakkında dahi derinlemesine istihbarat toplandı.
"SAFAHAT" KİTAPLARINA İMHA KARARI
Takip süreci sadece şahısla sınırlı kalmadı; Akif'in fikir dünyasını yansıtan eserleri de hedef alındı. 1933 yılında Kahire'de basılan ve Safahat’ın yedinci cildi olan "Gölgeler" kitabından 2 bin 175 adet İstanbul'a gönderildiğinde, devlet eliyle büyük bir şaşkınlık ve yasaklama süreci başlatıldı. "Arap harfleriyle basıldığı ve irticai propaganda içerdiği" gerekçesiyle kitapların bir kısmı müsadere edildi, bir kısmı imha edildi, geri kalanlar ise geldikleri yere, yani Mısır'a geri gönderildi.
KONSOLOSLUKLARIN "TEHLİKELİ DEĞİL" RAPORU
Dönemin baskıcı atmosferine rağmen, bazı resmi kanalların şair hakkındaki kanaati ise oldukça farklıydı. Kudüs Konsolosu, Bakanlığa gönderdiği raporda; "Bu adam hakkındaki kanaatim, yurdumuz ve rejimimiz için tehlikeli bir unsur olmadığı yolundadır" diyerek durumu özetlemişti.
"İstiklal Marşı'nı Yasaklamaya Kimsenin Gücü Yetmezdi"
Şair mütefekkir İsmet Özel’in aktardığı tarihi anekdotlara göre, Mustafa Kemal’in "İsteseydim onu bu diyara sokmaz, İstiklâl Marşı'nı da yasaklardım" sözlerine karşılık Mehmet Akif’in cevabı, şairin milletine olan güvenini ortaya koyuyordu: "Türkeli’ne dönmem konusunda doğruyu söylemiş, lutfetti. Ne var ki İstiklâl Marşı hususunda yanılıyor. Onu yasaklamaya Mustafa Kemal’in gücü yetmezdi. Çünkü İstiklâl Marşı Türkiye Büyük Millet Meclisi kanalıyla Türk milletine tamamen mal olmuştur."
devlet akif'in peşine ajan takıyordu
Cumhuriyet’in ilanından sonra Akif artık bir şeylerden şüpheleniyor.
İstiklal Marşı’ndaki ruhun örselendiğini görüyor. Zaman zaman Mısır’a gidip geliyor. 1925 yılında İstanbul’a geldiğinde ise Sebil’ür-Reşad gazetesi, Takrir-i Sükun kanunuyla kapatılmıştı. Gazeteyi beraber çıkarttığı kadim dostu Eşref Edip Fergan ise İstiklal Mahkemesinde vatana ihanetle yargılandı ve bir daha bu gazeteyi çıkarmama şartıyla serbest bırakıldı. Peşine hafiyeler takılan Mehmet Akif, bu manzara karşısında kesin kararını verdi ve Mısır’a hicret etti. Bundan sonra şeflik rejiminin uygulamalarının takibinden Mısır’a gitmekle de kurtulamadı. Anadolu halkı ayağına çarık bulamazken, devlet Akif’in peşine yurtdışında ajan takabiliyordu.
MEHMET AKİF, HALİFELİĞİN KALDIRILMASINI ELEŞTİRİYORDU
Akif için rejimle barışık olduğu hatta Türkiye’ye gelirken şapka giydiği iftiraları atılıyor. Oysaki Akif vefat etmeden bir yıl önce 28 Ağustos 1935 tarihinde, 117 kodlu istihbaratçı bir belge geçiyor. Bu belgede, Akif’in görüşleri yer alıyor. Akif, şapka giymenin doğrudan doğruya Avrupalıya benzemek maksadıyla yapıldığı gibi tamamen küfür olduğunu da söylüyor. Türkçe ezan ve Türkçe Kur’an’ın ümmet birliğini bozacağı ve Kur’an’ın anlamını değiştireceği için katiyen mekruh olduğunu söylüyor. Halifeliğin kaldırılmasını da eleştiriyor.
MISIR'A GİDEREK BİZİ UTANÇTAN KURTARDI
Akif, Mısır’a gitmeseydi belki de biz bugün İstiklal Marşı’nın şairini yargılayıp idam eden bir millet olarak tarihe geçecektik. Akif, Mısır’a giderek belki de bizi bu utançtan kurtardı.
Tekrar İstanbul’a geri dönmesinin sebebi nedir?
Mehmet Akif hastalanıyor ve ömrünün son günlerini anayurdunda geçirmek ve defnedilmek için İstanbul’a geliyor. İstanbul’da Mısır Apartmanı’nda vefat ediyor. Edirnekapı Şehitliğine defnediliyor. Mehmet Akif’in cenazesine bile devlet erkanından kimse katılmasın diye resmi yazı yazıldığı iddia ediliyor. Zaten cenazesine katılanlar tek tek fişleniyor. Akif’e mezar taşı yaptırmak için para toplayan İstanbul Üniversitesi öğrencileri hakkında tahkikat başlatılıyor. Mezarının başında toplu halde dua okunması engelleniyor. Anma toplantıları “dinci ve ümmetçi” olduğu gerekçesiyle sakıncalı görülüyor. Resmi belgelere göre 1965 yılına kadar Akif ile ilgili yapılan her türlü etkinlik tehdit olarak algılanıyor.
AKİF'İN TÜRKÇE EZAN VE KUR'AN ENDİŞESİ
Türkiye Cumhuriyeti tarafından Mehmet Akif Ersoy’a Kur’an meali yazılması söyleniyor.
Akif ise daha sonra yazmaktan vazgeçiyor. Bu meal konusunu anlatır mısınız?
- Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Mehmet Akif Ersoy’a 1925 yılında böyle bir teklif geliyor. Akif ise, Türkiye’deki gelişmelerin “Türkçe Kur’an” üzerine şekillendiğini görüyor ve endişeleniyor. “Bu çevirdiğim meal ileride namazda kullanılacak mı?” gibi bir endişeye kapılıyor ve bu projeden çekildiğini beyan ediyor. Aldığı parayı da iade ediyor. Bu endişesinde haklı olduğu da ortaya çıkıyor. Zira 1930’lu yıllarda “Türkçe ezan ve Türkçe Kur’an” dayatması başlıyor.
Gaziosmanpaşa Belediyesi tarafından yayımlanan "Kod Adı: İrtica-906" isimli eser, sadece bir şairin değil, bir dönemin resmi belgelerle itiraf edilmiş trajik hikâyesini tarihe not düşüyor.















