Mesih Deccal Fitnesi...
Kıyametin üç büyük alametinden ilkidir “Mesih Deccal Fitnesi” Kuran’ı Kerimde açık olarak söz edilmese de Peygamber Efendimizin hadislerinde adından söz edilmiştir
Güncel
- 28-02-2015 14:11
Kıyametin üç büyük alametinden ilkidir “Mesih Deccal Fitnesi” Kuran’ı Kerimde açık olarak söz edilmese de Peygamber Efendimizin hadislerinde adından söz edilmiştir. Kıyametle ilgili her bilginin gayb olduğunu biliyoruz. Bu yüzden deccal’le ilgili bu bilgiler de gayb alanındadır. Gayb bilgileri ancak Peygamberlerin bilgi vermesi yoluyla öğrenilebilir. Deccal’de bu bilgilerdendir. Kelime anlamı olarak; yalancı, hilekâr, iyiyi kötüye karıştıran bela bir musibettir ki insanoğlunu en ağır şekilde yönlendirip, insanlıktan çıkaracak, yeryüzüne kötülük tohumlarını bu yolla atacaktır. İnsanı insana kırdırıp, dayanılmaz acıları yine insana yaşatacak, dünyada küçük kıyametler koparacaktır gelişiyle.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) , deccal’i anlatırken ashabına, duyduğu keder ve acı sesine yansımış, onun insanlık için ne büyük bir tehlike olduğunu, kıyametten önce yeryüzüne inecek en büyük fitne, dehşetli bir bela olduğunu anlatmıştır. Sözlerine şayet benim zamanımda çıkarsa ben onun oyunlarını bozarım yok benden sonra çıkarsa tüm insanlık onunla baş edebilmek için çabalayacak demiştir. Peygamberimiz (s.a.v) deccal’in her tarafa kötülük yayacağını belirtmekte onu görecek ümmetine hitaben “Ey Allah’ın kulları, imanınızı koruyup direnin, onu ancak yüksek maneviyat gücüyle, iman gücüyle yenebilirsiniz diyerek onunla baş edebilme yolunu göstermiştir.
Bazı hadislerde de deccal’in varlığının ortaya çıkmasından itibaren dünyada daha çok kan döküleceği, savaşların artacağı, ahir zamana yaklaşıldıkça insanların birbirine karşı daha da acımasızlaşacağı, öldürmelerin, işkencelerin artacağı bildirilmiştir.
“Ahir zaman geldiğinde, kıyamet yaklaşır, amel eksilir, insanlarda aşırı hırs ve bencillik artar, “herç” çok olur buyurmuştur!”Peygamber Efendimiz.
_Sahabiler herç nedir diye sorarlar kendisine.
Resulullah, “öldürmek, öldürmek diye buyurur! Şuursuzca öldürmek! Hiç bir belde yoktur ki onu deccal orduları çiğnemeyecek olsun.”diye de ekler.....
Deccal’in dünya üzerinde kimi uzun kimi kısa kırk gün kalacağı bildirilmektedir. Bizim zaman anlayışımızdan farklı işleyen bir kırk gün tezahür edilen... Hz.İsa’nın yeryüzüne inişi ve deccali öldürüp yok etmesi, Yecüc ve Mecücün dünyayı kötülükleriyle talan etmesinin ardından, Allahü Teâlâ müminlerin ruhlarını kabzedecek, yeryüzünde en kötü insanlar kalacak ve kıyamet onların üzerine kopacaktır.
Herç etmek! Öldürmek, öldürmek, şuursuzca öldürmek, ahir zamanın en belirğin işaretiyse Peygamber Efendimizin anlatırken sesinin titrediği o günler içinde bulunduğumuz zaman olmalı diye düşünüyoruz!
Dünyanın son günlerini mi yaşıyoruz?
Şimdi kim olduğumuzu, cinsiyetimizi, dinimizi, mezhebimizi, sosyal stadümüzü, her şeyi bir kenara bırakalım. Dünyada yaşanan olayları, içinde bulunduğumuz çağı, ülkemizde yaşanan vahşetleri, öldürmeleri, tecavüzleri, insanın insana yaptığı zulümleri düşünüp sorgulayalım! Sanırım dünyanın ve insanlığın o dehşet günleri bu günler.
Daha kötüsü ne olabilir ki? Hastalıklı zihniyetlerin yaptığı eylemelerin hiç biri insanım diyenin aklının alabileceği türden değil.Tek tek anlatmakla,her toplumsal travma geçirdiğimizde anlık öfke patlamaları ve isyanlarla çözülecek sorunlar değil yaşananlar.Ürkünç ölümlerin nedenleri,nasılları ne yapılabilirde önüne geçilebilirlikleri önemli.Ölüm,en ağırıdır biliriz fakat ölümden daha ağırı varsa bu dünyada,o da o ölüme tanıklık etmek ve yıllarca bu tanıklığın vicdan azabının hüznüyle yaşamaya devam etmek zorunda kalmaktır..
Toplumsal iki yüzlülüklerin arasında sıkışıp kaldık. Artık kime, nasıl güveneceğimizi şaşırdık!
Korkunç son çığlıkları biz duymadık ama en derin acısı kazındı hafızalarımıza. Siz ruh kanseri insanlar siz nasıl dayandınız o çığlıklara? Ölenler, ağıtların en ağırlarını yazdı da gitti belleklerimize. Ve bizler o anlarda ölüm kurtuluştur dedik. Ölüm kurtuluştur o en acımasız anlarda. Bir anne haykırdı; Keşke silahla vursaydı kızımı, hiç değilse acı çekmezdi! Biz ölümü en ağırı sanırdık ya hani değilmiş işte.Ölüm bazen kurtuluşmuş!Öyle acılar varmış ki yeryüzünde “Ölmek yeğmiş yaşamaya” öğrendik....
Öldüler!
Bir ölümlünün en vahşice katledildiği,kendi ölümlerinin tanıklığının o en dayanılmaz anlarını yaşayarak öldüler.Her davaya kurban gerekliymiş.Onlar kurban oldular geride kalanların yerine.Yaşayanlar ders çıkarıp devam edebilsin aynı acılar tekrar tekrar yaşanmasın diye.Görülen ders olmadı hiç kimseye....
Göklerden bakıp masum bir çift gözün, “ölümün kurtuluş” olduğunu haykıran anneye şöyle seslendiğini duyumsar gibi oluyorum.
-Her insan bir görevle geliyorsa bu yeryüzüne ben görevimi tamamladım, şimdi sıra sizde!
Dayanın birbirinize.Bu güçle yaşatın beni.Ben katilimle tanıştım sizin yerinize.Adalet yerini buluncaya dek..Ağlamayın sakın,ağlama anne!
Beni toprağa gömemeyecekler, anne! Sakın ağlama! Bana sen öğrettin korkusuzluğu.
-Korkmadım anne. Bak ben korkuttum binlercesini, ses oldum, çığlık oldum, sevgi seli oldum, merhameti koydum da gittim yüreklere! İnsanın varoluş sebebini hatırlattım insanlığa! İçim rahat benim anne!
Onların sessizliğine bir ses olmak rahatlatıyor sanki bir nebze!Gerçek,sonsuza dek kısıldı sesleri insan sıfatlı canilerce.....
Şimdi yaşamak için daha büyük sebepler lazım bize. Hayatın bu kadar ağırlaştığı anlarda. Dimağımızın durduğu anlarda, anlamaya çalışmakta acıtıyor insanı ya, anlamalıyız!
Canları çok acımız mıdır diye sorarken sessiz harflerimizle, öfkemiz çığ gibi büyüyor.
-Kim bilir nasıl korkarak attı son kez kalpleri? Onlarda biran önce ölmek istediler mi, ölümü yeğlediler mi yaşamaya? Bilmiyoruz. Onlar kalplerde bir kapanmayacak yara, toplumlarda hiç kaynamayacak “Hayat Kırık” ları olarak anımsanacaklar. Midemizde kramplar duyarak, bir türlü geçmeyen bulantı hissi genizlerimizde yaşamaya devam edeceğiz bizler.
Gözlerine bakıyorum gidenlerin. Hepsi,tertemiz, masum, sevgi dolu.... O anlarda o gözler nasıl baktı katillerine? Büyüdü mü korkudan, gözyaşları kanla karışıp akarken yanağından?
Bunlarda mı insan şimdi? Vicdanı ve şuuru olana “İnsan” diyoruz oysa.
Nasılda acımasızca kırıldı yaşamlar. Kırıldık! Kırıldı insanlık.... İnandığımız dinin ruhuna, insanlığın ruhuna aykırı yaşadıklarımız. Yaşadığımız yeryüzü kirlendi. En önemlisi insanların ruhuna kadar işledi bu kirlilik. Merhamet duygularımızı kaybettik. Düşüncelerimiz kirlendi.Şuursuz,vicdansız deccal’in askerleri dünyayı kan gölüne çevirdi.O kanla masum insanların kefenlerine yazdılar insanlık suçlarını.... Oysa var oluş sebebimiz iyiyi, doğruyu, güzeli hep birlikte yaşamamızdı.
Bu acılarla nasıl baş edilir? Sefil beyinlerin, zavallı ucubelerin korkunç kurgusu ölümleri nasıl yapsak ta önleyebilsek? Bu yeryüzü deccal’leri nasıl yola getirilir de masum insanların canını yakmaları önlenir? Şimdi durup bunlara çözüm bulmalıyız. İnsanlık adına sağlam kalan parçalarımızı toplayıp yaşam yoluna devam etmek zorundayız. Biliriz acıyla öğrenilenler asla unutulmaz.
Ölümün ağırlığı çöktü üzerlerimize. Sorular çoğaldıkça, bunalıyoruz. Çözümsüzlükler içinde boğuluyoruz. Daha eski acıyı sindiremeden yenileri gelip çörekleniyor yüreğimizin orta yerine. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz!
Peki, çözüm ne? Çözümü var mı bu insanlık suçlarının kökünü kurutmanın? Sapla samanın birbirine karıştığı toplumda çözüm arayışı elbette zorun zoru.Yine yaşanacak aynı acılar ,yine dokunacak kirli eller masum insanların canına.Öldürmekten ne onlar vazgeçecek ne diğerleri kurtulabilecek bu acıtan sonlardan.Yekpare bir zaman yaşanan.....
Toplumca bize ne olduğunun cevabını vermek zorundayız!
Toplumsal bir travma yaşandığında yapılan en büyük yanlış genellemelerle daha bir çıkmaza sokmak sorunları. Hayatın diğer yarısıyla aramıza taştan kaleler dikmek... Oysa ki her insanın karanlık bir yanı vardır. Hepimizin içindeki kötülük bu karanlıkta saklanır, her an ortaya çıkmaya hazır. Ve bu karanlık yan, insanın eline güç geçince dizginlenemez bir hal alır. Asıl çözüm bu noktadadır.
Çözümler; İnsanın doğasının karanlık yönünü dizginleyebilmek üzerine üretilmelidir. Birbirimizi suçlayarak, karşıtlıklar yasası gereği birbirimize sınırlar çizerek, birbirimize saldırarak çözemeyiz hiç bir sorunu. Bilmeliyiz ki yeryüzü iblislerine, deccal fitnesine karşı, “insanlık” hepimize emanet!
Anlamaya çalıştıkça acı büyüyor içimizde. Acı büyüdükçe öfkeye dönüşüyor. İsyan ve hatalarda bu nokta da başlıyor işte. Karanlıkta gizil kalan bizim bile tam tanıyamadığımız saldırgan yanımız çıkıveriyor ansızın meydana! Elimize geçirsek.....
Elimize geçirsek tıpkı o soysuz yeryüzü deccal’lerinden biri oluvereceğiz! Yorumu herkes kendi bünyesinde mutlak yapacaktır.. Öznel bir düşüncedir. Belli bir düşünceyi kovaladığımızda keskin sınır ihlallerimiz olur elbet. İç benlikte hesaplaşma, doğrulukçu çizgiyi samimiyetle geçme diyelim biz yine de buna! Yeryüzü deccal’i teşbihi bile ağır geldi yazarken bana.
Ölçülü yazmaya çalışıyorum. Yazarken sözcükleri seçmekte zorlanıyor gibiyim. Ama gerçek bu, elimize geçirsek birini, doğrulukçu sınırdan çıkmaya meyl halindeyiz. Hiddet ve nefs insanı kör edip insanlık çizgisinden çıkarırmış. Bıçak sırtı duygularda geziniyoruz.
Meşrulaşıyor günahlar ve biz alışıyor muyuz? Kelimelerimiz bile ağlıyor. Gözü yaşlı evler, dumansız bacalar, kana doğranmış ekmekler var. Biliyorum sussam insanlığımla çatışacağım, öne bir adım atsam isyana girecek! Ve biliyorum Allah’ın hikmetinden sual olunmaz! Yine de sessizce içimden geçirmeden edemiyorum:
_Ey Allah’ım nasıl yazdın bu kaderi bu insanlara? Aciziz farkındayım. Acizliğimize insan olmaktan başka bahanemizde yok. Susuyorum. Çok ağır geliyor bu merhametsizlikler. Susuyorum. Aklım bu kadarını sözlere dökmeye eriyor. Ve biliyorum, dünyayı kimse değiştiremez... Kişi kendini değiştiremedikten, içindeki karanlığı aydınlatamadıktan sonra!
Kelimelerim kalemimin ucunda, uzun uzun “insanlığı insana” anlatmak istiyorum.
Gözlerim dalıyor... İnsan diyorum! İnsan... Gerisini getiremiyorum...
Üflüyorum güne, güneş sönüyor.
Gökyüzünde bir yıldız daha damla damla gözyaşlarıyla, veda ediyor güneşe!