Muhafazakârlıktan Kârın Muhafazasına
Muhafazakârlık kavramı, var olanı korumak ve değişime direnmek anlamında olsa da ülkemizde Müslüman dindar kesimi tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır
Fikir
- 19-03-2015 09:51
Muhafazakârlık kavramı, var olanı korumak ve değişime direnmek anlamında olsa da ülkemizde Müslüman dindar kesimi tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır. Her ne kadar gerçeği tam olarak yansıtmasa da ana düşünce olarak karşılığını bulmaktadır. Birey bazında böyle tanımlanmakla birlikte dünya üzerinde sağ iktidarlar başta olmak üzere var olanı koruyan ve değişime direnen sol rejimler de muhafazakâr çizgiye düşebilmektedirler. Kendini yenileyemeyen bu rejimler, sonuçta muhafaza etmeye çalıştığı yapının içten çürümesine neden olarak kendi yıkımını da kolaylaştırmaktadır.
Mevcut sisteme alternatif konumunda bulunan tüm muhalif gruplar, bu taleplerini ortaya koydukları dönemde muhafazakârlığın karşısında ve yeniliğin yanındadırlar. Yenilik ve değişiklik adı altında sunulanlar, muhafazakâr yapı karşısında anlamlıdırlar. Ne zamanki muhalif konumda olan düşünce yanlıları, alternatifi olduğu sistemin yönetimine geçerse, bir zamanlar temel dinamiği olan değişiklik ve yenilik arzusu ortadan kalkmakta, kendisi muhafazakâr konuma düşerek mevcut yapıyı korumayı ilke edinmektedirler.
Ülkemizde de bu süreç tarihin çeşitli dönemlerinde yaşandığı gibi son yıllarda da belirgin bir şekilde yaşanmaktadır. Siyasal sisteme egemen ve muhalif olan toplumsal katman veya güç çevreleri, sürekli olarak birbiriyle mücadele halindedirler. Zamanla yer değiştirmekle birlikte sistemin devamı ve işlerliği yönünde herhangi bir tasarrufta bulunmamaktadırlar. Ancak birbirlerine söyledikleri eleştiri ve yaklaşımlar aynı olmakta, sadece yer değiştirerek devam etmektedirler.
Ülkemizde tarihsel süreç içerisinde seküler görüş ile İslamcılık adı altında gelişen yaklaşımlar birbiriyle mücadele ederek günümüze kadar gelmişlerdir. Bir zamanlar ülkenin rantını paylaşan ve paylaştıran seküler düşünce yanlıları, iktidarı elinde tuttuğu dönemde ötekileştirdiği ve aşağıladığı halk katmanlarına karşı oldukça dışlayıcı davranmıştır. Vergi verme ve askerlik yapma gibi işlevlerde yoğun olarak kullandığı bu katmanları rant, makam, mevki ve her türlü dünyevi nimetlerden uzak tutmuşlardır. Alt tabaka olarak gördüğü bu insanların kendi yaşam alanlarına, var oldukları haliyle girmelerinin önüne engeller koymuşlardır. Çeşitli kulüpler, eğitim ve sanat alanları olarak örgütlendikleri yerlere girmelerine çeşitli yollarla ya engel olmuşlar ya da zorluk çıkarmışlardır. Gerek giyim kuşamı ve yaşam tarzı gerekse düşünce sistemi olarak farklılaşan bu kesimin en belirgin özelliği, toplumsal halk katmanlarında kabul edilen dinsel düşünceye seküler dünya görüşünü öne sürerek karşı çıkmaları ve aşağılamaları olmuştur.
Seküler kesimin dini ve dindarı dışlaması karşısında İslamcı kesim, İslam dininin eşitlik, adalet, ehliyet ve liyakat gibi temel ilkelerini öne çıkararak insan onuruna yakışmayan bu davranış şekilleriyle mücadele etmişlerdir. Dünyevi menfaat elde etmektense insanca yaşamak üzerine geliştirilen ilkelerle şekillenen bu yöntem, kısa zamanda büyük ilgi görmüş ve meyvesini vermiştir. Ezilen ve horlanan diğer toplumsal katmanların da destek vermesiyle İslamcı kanat bir süre sonra egemen duruma geçmiştir. Artık seküler kesim rantı tek başına yönetemeyecekti. İslamcı kesim ilkeleri doğrultusunda rantı yöneterek adaleti sağlayacaktı. Makam ve rütbeler, ehliyet ve liyakat sistemine göre verilecek, seküler kesimin zulüm aracı olarak kullandığı yapı sona erdirilecekti. İnsanlar inançlarına ve düşüncelerine göre değil kişiliklerine göre değerlendirilecek, tanrıtanımaz kesim dahi bu adaleti takdir eder duruma gelecekti. Bilimsel ve özgür düşüncenin önü açılarak seküler dogmatizm ve dayatmacılığın önü kesilecekti. Bir zamanlar rantı belli ellerde toplayan yapı yıkılacak, rant tabana yayılarak infak kurumu ayağa kaldırılacaktı. Allah ve dini kavramlar sömürü aracı haline dönüştürülmeyecek, adalet egemenliğin temeli haline getirilecekti. Lüks içinde yaşamak, yoksul kesimlerin hakkını gasp etmeye dayalı olduğu için yapılmayacak, gereksinim düzeyinde yaşanarak toplumsal dayanışmaya ağırlık verilecekti.
Temelde ele alınan ve gerçekleştirilmek istenen argümanlar bunlar idi. Ancak gelinen süreçte olay tamamen değişmiştir. Egemen konuma geçen dünün sistem muhalifi olan bugünün efendileri, kısmi bir takım uygulamalar dışında idealler ile paralellik gerçekleştirememişlerdir. Islah etmek istedikleri sistem tarafından içine çekilerek, sistemin bir payandasından ziyade işlevsel özellikli parçası olmuşlardır.
Ahiretin tarlası olarak gördüğü bu dünyada mutlak manada egemenlik sağlamak için İslam’ın bir yaklaşımı olmamıştır. Ancak her hâlükârda adaletin sağlanması noktasında talebi ve gayreti olmuştur. Egemenlik olgusu, adalet temelli olacaksa İslam’ın ilgi alanına girmiştir. Aksine zulmün kaynağı olacaksa iktidar erkini de eleştirmiştir. İslamcı kesim bu ayrımı gözetmemiştir. Bir zamanlar seküler dünya görüşüne sahip sermaye çevresinin yapmış olduğu sömürüyü, sistemi ele geçirdiğinde kendisi aynen devam ettirmiştir. “İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz” ilkesini ekonomik sistemi gerekçe göstererek uygulamamıştır. “Allah verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister” sözünün arkasına sığınarak lüks içerisinde yaşamayı İslamileştirmişlerdir! Son model jiplere binmek olayı da bu durumun sembol uygulaması olmuştur. Moda ve marka olan giysileri giymek de cabası. Bir zamanlar gerek yaşam tarzı gerekse elit kesimin uğrak alanı diye karşı çıktıkları kafeleri kendileri işletir olmuşlardır. Bu olayda da en dikkat çekici husus, seküler dünya görüşüne sahip olanların İslamcı kesimi bunlar üzerinde eleştirmeleri olmuştur. Her iki taraf bulundukları konum itibariyle birbirini aynı olay ve mantıkla eleştirirken, ellerine olanak geçtiğinde pek de farklı davranmamışlardır. Hatta sadece kendilerini bu tip şeylere layık olarak görmüşlerdir. İslamcı kesim de inadına, “Biz de layığız!” dercesine bir yarış içerisine girmiştir. Oysa İslam edilgen bir din olmayıp etken dindir. Müslüman, tepki olarak gelişen bir anlayış ve davranışa sahip olamaz. Aksine kendisini ortaya koyar ve kriter olur. Ne yazık ki dünyevi egemenliği ele geçirmek için yola çıkan İslamcılar, dinsel kriterleri altüst ettikleri gibi kendilerini de yanıltmışlardır.
İslamcı kesimin iktidara gelmesi ile İslamcılık kelimesi altında kendisini ifade eden gelenekseller başta olmak üzere tüm dindar kesim, kendilerine göre bir dünya kurulmasını beklemektedirler. Kendileri gibi inananların, giyinenlerin, düşünenlerin ve yaşayanların öne çıkmasını, diğerlerinin ise susturulmasını ve gereğinin yapılmasını istemektedirler. Kendisine inanmayan insanların rızkını Allah’ın kesmediği bir dünyada, ellerinden geldiği kadar diğer kesimlerin rızkını dahi engellemeye çalışmaktadırlar. Bu yaklaşım zamanla birbirleri ile de mücadele etmelerine, kendi beslenme alanlarında başka canlıların olmamasına kadar işi vardırmalarına neden olmuştur. Siyasal otoriteyi ele geçirip her şeyi yönetme arzusu bir müddet sonra iç çatışmaya dönüşmüştür.
İlerleyen süreçte kitleleri uyutan, hurafeci din anlayışını egemen kılan çağdaş yüzlü bilim adamı, konuşmacı veya sanatçıların yaygınlaşması da İslamcı yapının hızla gelişmesi esnasında olmuştur. Tarikat ve cemaatlerle bu kişiler karşılıklı olarak birbirini destekleyerek kitlelerini çoğaltmışlardır. Bu dönemde kişilerin ve türbelerin kutsanması hız kazanmış, kutsal olarak nitelenen mekanlar üzerinden rant devşirilmeye hız verilmiştir. Hatta internet ve TV programlarında dinsel ritüellerde kullanılan kitap, tespih ve seccade gibi ürünler rant dünyasının temel unsurları arasında yerini almıştır. Çekilişle umre seyahatleri düzenlenmiş, faizsiz bankacılık adı altında dindar kesimlerin kapitalist sitemin bir parçası olmasının önü açılmıştır. Ticarete konu olan her üründe dinsel öğeler kullanılır olmuş, İslam dini sıkışan kapitalist ekonomik modelin cam simidi durumuna düşürülmüştür.
Bir zamanlar, televizyonlarda aksiyon ve macera içeren filmler gençlerin ahlakını bozuyor diye karşı çıkan cemaatler, kendi televizyonlarında sabah akşam bu tip filmleri yayınlar olmuşlardır. Kadın sesi ve müziğin İslam dininde yeri var mı yok mu diye tartışan cemaatler artık çağ atlamış, her türlü gayri İslami yaklaşımların sergilendiği programları gönül rahatlığı kendileri yapar olmuşlardır. Evanjelik bakış açısıyla hazırlanmış ve her türlü mitolojik yaklaşımın sergilendiği dizi filmlerle beyinler uyuşturulmuş, İslami öğeler Hristiyanlık ile karıştırılır olmuştur.
Bir zamanlar çeşitli film ve kitaplarla seküler kesim tarafından İslam dinine karşı algı operasyonları yürütülürken, aynı mantıkla İslami kesim kendi içerisinde algı operasyonu yürütmeye başlamıştır. Birbirlerine karşı bu saldırı ve iftiraları yaparken Kurani kriterler hiç dikkate alınmamış, tamamen seküler rantı ele geçirme kaygısıyla hareket edilmiştir. Resulullahın kendilerinin yandaşı ve destekçisi olduğu gibi bir varsayımdan oluşturdukları paranoyanın verdiği haklılık düşüncesi ile kendi kitlelerini uyuşturan cemaatler, seküler görüş yanlılarının dahi yapmaya cesaret etmediği iftira ve yalanları kendisiyle aynı dinsel görüşü paylaşanlara karşı gönül rahatlığıyla yapar duruma gelmiştir.
Sonuçta İslamcı kesim, iktidar erkini ve rantı yönetmesine koşut olarak kendi öz değerlerinden hızla uzaklaşarak sekülerleşmiştir. Dünyevi olan her türlü değer İslamileştirilerek kabul edilmiştir! Seküler kesime karşı İslam’ı ve dindarları savunmak adına oluşturulan toplumsal dayanışma parçalanmış, İslamcı kesim kendi içerisinde mücadele eder hale gelmiştir. İlahi ve toplumsal sorumluluk gereği yapılması gerekenler gitmiş, Allah adına rantı ele geçirmek ve paylaştırmak gibi ucube bir yaklaşıma din ve cemaatler kurban edilmiştir. Birbirleriyle uyum içerisinde kardeşçe yaşayanların ortasına atılan bir rant parçası, herkesin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır.
Rant yönetimi ile iktidar erkinin alternatif talibi olan ve İslamcıların yaptığı yanlışlardan yola çıkarak yoğun eleştiri yapıp iktidarı tekrar ele geçirmeyi hedefleyen seküler dünya görüşlü insanlar ise eleştirilerinde kesinlikle iyiniyetli ve samimi değillerdir. Onların tek derdi rantı tekrar paylaşmak ve eski egemenliklerini ele geçirmekten başka bir şey değildir. Geçmişte yaptıkları yanlışlardan ders alarak bu sefer adaleti sağlamak gibi bir kaygıları da yoktur. Bir hesaplaşma düşüncesi içerisinde hareket etmektedirler. Seküler görüş yanlılarının İslamcı kesime yaptığı doğru, fakat haksız eleştirilerden yola çıkarak şu soru gündeme gelmektedir. Her iki kesim de iktidarı ele geçirince birbirlerinden farklı davranmıyorlarsa hangisi, niçin tercih edilecektir. Bu noktada insanlar kaybettiklerinden ziyade kazanımlarından yola çıkarak tercihte bulunmaktadırlar. Bir zamanlar seküler kesim tarafından sosyal yaşam ve ekonomik sistemden dışlanmanın verdiği ezik günlere İslamcılar ve ezilen kitleler geri dönmek istememektedirler. Sistem değişmeyecekse bugünkü kazanımları kaybetmenin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Ezilen kesimler bu süreçte ekonomik ve sosyal kazanımlar üzerinden değerlendirme yaparak sonuca ulaşmaktadırlar. Rantın sıcaklığı, İslamcı kesimde İslam dinince yüklenen sorumluluk bilincinin önüne geçmiştir. Bu durum oldukça fazla üzüntü vericidir. İslamcı kanadın seküler sisteme alternatiflikle başlayan siyasal serüveni, muhafazakâr olmak gibi büyük bir yanlışa dönüşmüştür. Böylece İslami kültürün toplumsal yozlaşmayı önlemek için ortaya koymuş olduğu “dinin, aklın, nefsin, neslin ve malın muhafazası” arka plana itilmiş, muhafazakârlık boyut değiştirip sistemleştirilerek “kârın muhafazasına” dönüştürülmüştür. Ve ne yazık ki bu sefer gerçekten, “din elden gitmeye” başlamıştır…
DİĞER HABERLER
eşya depolama
ahsap mobilya
Turkey Hair Transplant Packages
ts3 satın al
Anlaşmalı Boşanma Davası
FUE
iptv bayilik
Eşya depolama
iptv bayilik