Muhammet Rdıvan Sadıkoğlu’nun o yazısı;
Heyecanlı ve hamaset köpüklü atıflarla “millenium” olarak tabir edilen bu yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen ve adına “çağdaşlaşma” denilen ithal uygulamaların, insanlığın atası sayılabilecek geniş bir coğrafyayı aidiyet ve ruh köklerinden nasıl kopardığını; bugün kimimiz bunu yüreğine yük ederek, kimimiz bunu tersine çevirmek için imkân ve nasibince gecesini gündüz ederek, kimimiz yaşam gailesi içinde bu akıntıya sürüklenmiş bir halde ama her durumda da canlı birer tanık olarak müşahade ediyoruz.
Kimbilir, belki de bu tanıklık yüzünden; ilahi beyan yaşanan / yaşanacak “asırlara” yemin edip veya bazı tefsir alimlerinin tespitiyle yaşanan çağı şahit kılıp “insan ziyandadır” haykırışında bulunuyor, insan denen varlığı “iyi işler” yapmaya davet ediyordu.
Belki de biz bu tanıklığın, üzerimize yüklediği tarihsel “özne” olma sorumluluğundan kaçtığımız, zihin ve yaşam konforlarımızı bozmak istemediğimiz için her şey bu kadar karmaşık durumda!
Öyle ya; bu tanıklığın benliğimize fısıldadığı benliğimize döndüğümüzde görüyoruz ki, içinde yaşadığımız bu mümbit coğrafyanın bir aidiyeti vardı.
İnsanımız, bu aidiyetin haysiyetini ise üç kıtaya hükmetmiş atalarının inşa ettiği ruh köklerindeki medeniyetten alıyor; insanlığın olgunlaşma serüveninde “tarih” yazabilmiş bir coğrafyanın yani diğer bir deyişle görkemli bir geçmişin vârisleri olarak da, kurucu unsuru olabilmenin haklı kıvancını taşıyorlardı.
Ta ki “çağdaşlık” adı altında; akıllara ziyan uygulamalarla, tepeden inme kurallarla bu mümbit coğrafya, çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde onu ruh köküne bağlayan ana ve kılcal damarlardan birer birer koparılıncaya kadar.
Bu kopuşla “çağdaşlaşma”adı altında yaratılan “imitasyon” bir algı ile, bu coğrafyayı kendi değerlerinden koparıp, ait olmadıkları bir dünyaya yamamayı başarabildiler ve bu toplumun ontolojik temeli olan dinsel terminoloji de bu “çağdaşlık” vebasından yeterince nasibini aldı.
Yani bugünkü manevi hastalıklarımızın, ruhsal boşluklarımızın, kanayan yaralarımızın temelinde, “çağdaşlık” adı altında zerkedilen mikroplar yatıyor ve ateşimizin bu kadar yüksek olmasının da manevi dinamiklerimizden bu kadar uzaklaşmamızın da sebebi, bünyemize iyice yerleşen bu mikropların dışında başka bir şey değil.
Katili malum fakat faili meçhul bu infazla; bugün yaşadığımız travmaların sebep olduğu ahlâki körlüklerle aklımız şaşsa, dilimiz tutulsa, nutkumuz dursa, küçük dilimiz boğazımıza kaçsa ve hayretten parmaklarımızı ısırsak da; çalmadan oynamaya, vermeden almaya, üretmeden kazanmaya, hak etmeden götürmeye alışmış ve bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bir toplumu inşa etmeyi başardılar ne yazık ki!
Bakın mesela!
“Özne” olmayı reddetmiş bir toplumun, özellikle din soslu paylaşımlarının ekseriyetinde, “ahir zaman” kelimesinin bu kadar yoğun bir şekilde kullanmasının başka bir anlamı var mı?
Bu kelimeye öyle bir anlam derinliği yüklenmiş ki; sanırsınız İslam coğrafyalarında akan kanın, dinmeyen gözyaşının, tarumar edilen yer altı kaynaklarının, kravatlı küresel korsanlarca yerinden yurdundan edilen ve bir o kadarı da çıktığı yollarda can veren milyonlarca mültecinin, kokan barutun ve gözleri iki resim karesine mahkûm edilmiş annelerin yegâne sebebi “ahir zaman” kelimesi.
Aklını kullanmadığı için başından aşağı pislik yağan (Yunus, 100.ayet) iki milyarlık koca bir coğrafyanın fertleri; kendi ellerinin yaptıklarından kaynaklı başlarına gelen her musibeti, her kötülüğü, her yanlışı Allah’a fatura edip adına “kader” koyma konforunu, şimdilerde ise “ahir zaman” kelimesine yüklediği anlamla geçiştirmeye çalışıyor!
Çok az sayıda; yüreği olan bitenden mustarip, gözlerine kum kaçmış, gecesini gündüz eden insan, bunun farkında olsa da inancı kullanarak, halkın bu cehaletinden faydalanarak makam, mevki, servet, konfor, şan, şöhret, mansıp elde edenlerin ekseriyetinden bir tanesi de çıkıp demiyor ki;
Yahu kardeşim! Dünyaya gelen her insan için yaşadığı çağ zaten “ahir zaman”, yani zamanın bitimidir. Bizim bugünkü hal ve ahvalimizin, bunca kırılmışlık ve dağılmışlığımızın, akan gözyaşlarımız ve kanayan yaralarımızın sebebi “ilahi” değil “beşeridir” ve kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı başımıza gelmektedir.
Çünkü biz, içinde doğduğumuz toplumun kültürü, ömrümüze gölgesi düşen ailemizin bilgisi ile bize “din sosu” ile kodlanan manevi dinamiklerin, aslında “ilahi” hitabın neresinde olduğunu zerre kadar sorgulamadan alıp yaşamaya başlayan ve bu konuda yaşam konforumuzu bozmayan “kültürel” bir inancı yaşıyoruz.
İlahi beyan ısrarla “aslını koru” diyor; sevgi diyor, merhamet diyor, illa ki adalet diyor, mutlaka eşitlik diyor ama bizim her tarafımızdan üstüne üstlük din adına nefret, kin, öfke ve vahşet fışkırıyor!
Peki dünyaya bin küsur yıl hükmetmiş ve tarih yazmış bir aslan medeniyeti, bu kurnazlığa nasıl teslim oldu da bugün bu hale geldi derseniz de bence cevabı çok açık;
“Tarla nemli olmadan tohum yeşermez!”
Anımsıyorum, bir söyleşi esnasında gençlerimizden biri sormuştu;
“Hocam neden ısrarla batıya vurgu yapıyorsunuz, bizim hiç mi suçumuz yok bu yozlaşmada?”
Elbette suçumuz var.
Ancak şunu atlamamak gerek;
Yüzlerce medeniyete beşiklik yapan ve tüm bu medeniyetlerden kendine has bir medeniyeti ortaya çıkaran Anadolu Medeniyetinin ortaya koyduğu okuma yazmasız irfanı, buram buram samimiyet kokanı ihsanı; asırlar boyunca göçlerle, savaşlarla, yoksullukla yoğrulmuş bir halkın evine gittiğiniz zaman çoluk çocuğuna ait rızkını tümüyle önünüze koymanın misafirperverliğini dünyanın başka hiçbir coğrafyasında bulamazsınız.
Bakın mesela!
Elağız İlimizdi sanırım.
İki yıl önce, yani hemen pandemi öncesinde yürüttüğümüz yurt turnesinde tam bir okulun kapısından girerken yaşlı bir amca çaya buyur etmişti.
Evleri hemen okula bitişik bu “gül kokulu” amcanın teklifini kıramamış, asistan arkadaşlarımı okula gönderip beş dakika gecikeceğimi söylemiştim.
Hâl hatır ve tanışma faslından sonra hemen yanı başında dikiş diken ve eşi olduğunu sonradan öğrendiğim nur yüzlü bir teyze, o beş dakikalık zaman zarfında adeta beynime kazınan iki çift laf etmişti;
“Demek gençlerle konuşmaya geldin evladım. Allah muvaffak etsin. Güzel bir insana benziyorsun. Ama dikkat et oğul. Hele de bu zamanda cümle kurmak, yırtık gömlek dikmeye benziyor. Düğümü içten atsan tenine batar, dıştan atsan gözlere batar”















