Oğuz Atay: Mezarındaki huzursuz ruh
Atay'a bakınca mezarında huzursuz olan, hep acıyla kıvranan, pişmanlıklar içinde iç geçiren, azap dolu bir ruh görüyorum sadece.
Türkiye
- 08-04-2012 14:36
-Selim’i de yanımıza alacağız.
-Bu nasıl sağlanacak efendimiz?
-Bu kadar işi başardıktan sonra bunun lafı mı olur Olric?
Selim kör taklidi yapacak Olric.
Onu kullanacağız Olric. Akşamüstü işimiz bitince bir çeşmenin yanında çömelip paraları sayacağız.
Bat dünya bat diyeceğiz!
Çok güleceğiz olric.Elaleme rezil olacağız...
12 Ekim 1934’de İnebolu’da doğan Atay’a bütün yazdıklarının ötesinde bakıyorum, kendi gözleriyle ve de bana bıraktıklarıyla. Mezarında huzursuz olan, hep acıyla kıvranan, pişmanlıklar içinde iç geçiren, azap dolu bir ruh görüyorum sadece.
Atay’ın bu huzursuzluğu, dehşetli azabı, büyük pişmanlığı nerden kaynaklanıyor? Hakikat ışığına o kadar yaklaşmış olmasına rağmen, çok uzağında koca bir ömür sürmüş olmasından kaynaklanıyor kanımca.
Atay, kalemle ulaşabilmeyi çok istediği ebedi ışığı bir türlü yakalamadı.
Dostoyevski’nin kötü bir kopyası olarak kaldı.
O, yeryüzüne uğramış olan en iflah olmaz agnostiklerden biridir.
Anlama tutunamayan yazar
Günlükleri aklıma geliyor. Lermantov’un Çağımızın Bir Kahramanı gibi tuhaf, yabansı ve kurnaz. Sırf sakallarıyla Müslümanlara benzediği için bundan çok rahatsız olduğu düşünülürse Atay’ın huzursuzluğu daha iyi anlaşılır kanımca.
Profan labirentlerde yolunu bulsaydı zaten ‘Tutunamayanlar’ın yazarı olarak da anılmazdı; fakat o kendi çevresinde dahi hiçbir zaman kabul görmedi. En yakınları tarafında “tuhaf” görüldü. Tuhaf, yani bizden olmayan…
Atay, hiçbir kesime ait olmadı, hiçbir gruba girmedi; fakat yazdıklarıyla çoğu kesimin dikkatini çekti, çoğu kişinin ilgisine mazhar oldu. Hem üniversite kürsülerinde hem sıradan okuyucular tarafından didik didik edildi, azap çeken ruhu tekrar tekrar gözden geçirildi.
Nedir Atay? Hiçliğin derin sesidir.
Kaosun tangosu; Ah toprak olsam!
Umutsuzluğuyla kendini var eden Atay’ın edebiyat dünyasında daha uzun süre boy göstereceğini düşünüyorum. O, gökyüzünden yeryüzüne düşen parlak bir kar tanesi kadar ömrü olduğunu biliyordu. Yazgısını kabullendi ve buna göre yaşadı. Oyunu kurallarına göre oynadı ve yaşadığı her anın tadını çıkardı. Çünkü biliyordu ki, artık ne gökyüzüne aitti, bütün Tanrısallığını kaybetmiş bir bedbin olarak ne de kaçınılmaz sondan kaçabilirdi, toprağa karışıp yok olmak isteyen belirli belirsiz bir materyalist olarak.
Kitaplarındaki Oğuz Atay
Her kitabında onun maskelerini çıkarabiliriz. Tutunamayanlar’da Turgut Özben’in şahsında onun gerçek yüzünü, umutsuzluğunu görürken, Selim Işık’ın şahsında ise onun çok isteyip de bir türlü olmadığı kişinin özelliklerini müşahede ederiz. Bu roman kendini yok etmeye ayarlı bir güç gösterisi ya da umutsuz bir meydan okuma olarak da okunabilir. Turgut Özben’de onun acizliğini, yersiz yurtsuzluğunu, umutsuzluğu belirginken, Selim Işık’ta ise onun korkuları galebe çalmıştır.
Tehlikeli Oyunlar aslında bir kaybediş romanıdır.
Bir Bilim Adamının Romanı’nda ise Mustafa İnan’ın hayat hikâyesini okuduğumuzda, yine Atay’ın yaşantısındaki bütün kırgınlıkları, acıları, kaybedişleri görürüz. Tabii, bu kitabı Günlükler ile birlikte okumakta yarar var.
Atay’da ölüm korkusu had safhada olmuştur hep. Bu korkuyu, Korkuyu Beklerken’de de görürüz. Sonra Oyunlarla Yaşayanlar. Hayatı bir oyun gibi gören Atay, hiçbir zaman oyunu kurallarına göre oynamadı aslında. Bu oyundaki Hikmet karakterini nereye yerleştirmek gerekir. Bu yüzden hep dışarıda kaldı. Çevresinde dahi kabul görmedi. 1977 Aralık’ında Türkiye’nin Ruhu’nu yazarken beynindeki tümör çoktan onun işini bitirmişti, farkında olmadan.
Kendinden nereye kaçacaksın?
Atay’ı derinlemesine ve bütün detaylarıyla tetkik ettiğimizde şu acı gerçeği görürüz: Kendi gerçeğinden kaçıp nereye gideceğini bilmeyen huzursuz bir ruh. Bir yerlere, bir şeylere ya da birisine sığınma ihtiyacını hayatının her anında hisseden Atay, maalesef ne böyle bir yer bulabildi ne böyle bir şeye sahip olabildi ne de böyle bir insana rast geldi ömrü hayatında. 1934 yılından 1977 yılına kadar, yani 41 yıl aramızda dolanıp durdu hayaletler gibi. Edebiyatseverleri bir hayli rahatsız etti ki rahatsız etmeye devam ediyor ve görünen o ki daha uzun zaman da rahatsız edecek.
Keşke diyorum, çok sevdiği ve de özendiği Dostoyevski gibi hayatına kast etseydi, hayatına kastettirecek ‘illegal işlerle’ uğraşsaydı. O kadar yürekli değildi işte. Hayata bağlıydı can damarından, yaşamı seviyordu, maddeye tapıyordu, somutluğa esir düşmüştü. Sonrasını tahmin dahi etmediği ölümden çok, çok korkuyordu. İdealist değildi işte. İnsanlık için bir ülküsü yoktu. Kendisi için yaşadı ve yazdı. Bu yüzden de insanlara kızıp günce yazdı ya!
Atay’ın maskeleri
Onun bütün kitaplarını onun gözleriyle okuyan, Atay’ın bütün maskelerini indirebilir. Ben onun maskelerini her defasında indirdiğimde, ne tuhaftır ki sadece ebediyet hastalığıyla içinden çıkılmaz bir hal almış agnostik yakınmaları ve yıkımları gördüm. Maraz gibi gelen uzun edebi cümleler içinde can çekişen, ruhu azap gören bir insan…
Atay gibi büyük bir edebiyat devini yargılamak haddime değil ama onun ‘sadık’ bir okuyucusu olarak hakkında izlenimlerim bu yöndedir. O ne elindekini kaybetmeyi göze aldı ne de yersiz yurtsuzların yürüyüşüne çıkabildi. Kalbinin bir köşesinde hep doğudan gelecek olan ışık beklentisi olmasına rağmen, aklını ele geçirmiş Batılı Lucifer’in izinden de gitmedi. Belki de gidemedi. Onunki bir kaybedişin, bir kayboluşun öyküsüdür. Haddinden fazla.
Edebiyattan, ebedi yokluk çıkmaz!
Tutunamayanlar’ın yazarı sadece sözcüklerden medet umdu, kelimeleri merhem yapıp sürekli kanayan ruhsal yaralarına sürdü. Hiçbir kesime ait olmadığı için, daha doğrusu hiçbir kesim tarafından makul bir kabul görmediği için, ister istemez kendi kafasında yarattığı edebiyat dünyasına sığındı. Yeryüzü zindanlarına uğramadığı gibi, ebediyet hücrelerine de inmedi. Onunki muhayyel bir kulede yel değirmenleriyle savaşmaktır kanımca. Buna çoğu zaman oyun dedi, korku dedi ya da başka bir şey. Fakat sözcüklerden kelimelerden yapılmış, imgelerle tasvirler bezenmiş ve kendi yarattığı diliyle üslubuyla gizlenmiş gerçek, sadece onun kafasındaydı. O hiçbir zaman bu gerçeğin dışına çıkmadı. Çıkamadı. Edebiyat dünyasından fildişi kulelere geçti sadece, yukardan soyut geçişlerle.
Atay, hep buradaydı. Hiçbir zaman ötelere gitmedi, mesafeleri aşmadı. Dile olan hâkimiyeti onu yeryüzünün dar sınırlarına mahkûm etti, gerçek bir dünyalı yaptı.
Gerçeğe yaklaştı ama...
Bir mekân gezginidir Atay. Bir mekândan başka bir mekâna geçebildi ancak. Hiçbir vakit, zaman ya da boyut değiştiremedi. Başka çağlardan seslenmedi. Geçmişten bakmadı. Varsa yoksa burası... Buradaki olaylar, görüntüler, sesler, kişiler, varlıklar, acılar, sevinçler ve de kurgular... Bütün bunlar bu dünyanın dar sınırlarından kaynaklandığı için onun ruhu büyük azaplar yaşadı; çünkü edebi edebiyat dilini keşfetmiş olan Atay, gerçekten buraların adamı değildi ve gölgesi de olsa sonsuzluğun kokusunu almıştı. Yani bir şeyler sezmişti, fakat sadece sezmekle kalmıştı. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissetmiş ama sadece hissetmişti. Ne hisleri ne de sezgileri onu hakikate taşıyabilmişti. Ya da sezgilerinin, hislerinin altındaki insan, yeterince cesur, güçlü değildi. Bir şeylerin üstesinden gelememişti. Yerinde kalakalmıştı. Mezarına huzursuzluk taşımaya mahkûm etmişti kendini, ustalıkla yarattığı edebiyat diliyle.
Alt benlikten üst benliğe geçemedi. Onun trajedisi, öz-benlik ile ışık-varlık arasında kalmasından kaynaklanıyor. Uzun yıllar boyu öz-benlik evresinde kaldı, bu şekilde sersefil yaşadı. Işık-varlık evresine geçmesi gerektiğini biliyordu ama bir türlü yapamadı. Geçemedi. Neden?
Daha önce onun hakkında yaptığımız tespite dönüyoruz: Kendi gerçeğinden kaçmak.
Mezarda huzursuz bir ruh
Atay, asla kendi gerçeğine teslim olmadı ya da kendi gerçeğini teslim almadı.
Öyle sanıyorum ki gerçekten kendisiyle yüzleşseydi, onun için her şey daha farklı olurdu. Sonsuz huzursuz bir ruh taşımaktan kurtulurdu.
Bu huzursuzluk edebiyat için iyi bir gelir kaynağıdır, yazarını sürekli besler ama ontolojik manada, hayat sahnesinde, yaşamın insan yüzünde, yazarı perişan eder.
-Yağmur yağıyor Olric. Islanıyor etraf, ağlasak kimse anlamaz değil mi?
-Anlamaz efendimiz..
-Tut ki güneş açtı.. papatyalardan taç yapar mı saçlarımıza?
- Bilinmez efendimiz...
- Yıldız kaydığında diler mi bizimle olmayı?
- Sanmam efendimiz...
- Ben de sanmam... gidelim olric...
-Gidelim efendimiz…...
-Ve ben Olric düşmeseydim düşlerimin sırtından zaten inecektim...
-Daha kaç kez ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar efendimiz....
- Bu yol nereye çıkar Olric?...
- Hiçbir yere efendimiz...
- Hiçbir yer neresidir Olric?...
- Doğru yerdir efendimiz...
- Gidelim mi?..
- Vardık efendimiz......
-Sevelim mi Olric?...
-Sevmek nedir efendimiz?
-Sevmek vazgeçmektir Olric..
-Vazgeçtiyseniz sevelim efendimiz..
- Gidelim mi Olric?
- Gidelim efedimiz ....
- Nereye Olric?
-O'na efendimiz...
- O nerde Olric?
- Kalpte efendimiz..
- Gidelim Olric...
-Biliyor musun Olric
ben sana "unutmabeni çiçekleri" getirirdim.
“gözüm kararıyor Olric!"
Elimden bir kaza çıkacak.ben Selim’e benzemem, yanlış adam seçtiler beni bu işe memur etmekle.
Ben özel teşebbüsüm Olric!
-Sus Olric düşünüyorum.
-Düşünmek ne haddinize efendim.
-Descartes düşündükçe var oluyor.
-O düşündükçe var olur, siz yok olursunuz efendimiz.
-Kim o olric
- Kapıcı, efendimiz.
- Ne istiyor olric
- Çöp var mı diye soruyor efendimiz
-Bi'tap bedenimden ala çöp mü olur olric ?
Söyle taşıya biliyorsa beni alsın olric
- Olur mu efendimiz
çileyle yoğrulmuş ömrün ederi bu olamaz efendimiz
- Ya ne olric bunca şeyden sonra göğsümüze nişan takacak değiller ya
- Ama efendimiz...
- Kapat kapıyı olric üşüyorum...
-Bazen Yok Olmak Hiç Olmak'tan İyidir Olric..!!
- Yok'mu Olalım Efendimiz ?
-Varmı'yız ki Olric ?..
-Nefes alamıyorum Olric.
Bu insanlar içinde kendime rol biçemiyorum...
Ah Olric, ölemiyorum bile!
-Bir gün bu çiçekler o kadar büyüyecekler ki bütün reklam demirlerini örtecek.
Sarmaşıklar reklam levhalarına saracak ve tabiat medeniyeti yutacak. O zaman biz ne olacağız Olric? -Biz her zaman yolda olacağız efendimiz.
-Yolun sana tahammül ettiği kadar yolcusun Olric
Gitmek; aslında “seni sevmeyenleri güldürmeyi göze almaktır” Olric
Saat kaç Olric ?
-Onunlabirömürolmaya az var efendimiz ...
-Ne zoruma gidiyor biliyor musun Olric ?
O'na yazdıklarımı, ondan başka herkes okuyor..
- Elimde olmayan şeyler var, Olric..
-Nedir efendimiz?
-Elleri Olric elleri..
-Ne Çok Şey Biliyorlar Bu İnsanlar Olric ?
- Herkes İşine Geleni Biliyor Efendim...
Faik Öcal / dunyabizim.com