Süleyman Hilmi Tunahan’in Hayati Ve Eserleri...
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh Efendi Hazretleri 1988(Hicri 1305/Rumi1304) senesinde, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre’nin Hezargrad kasabasının (bugün Razgrad şehri) Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler
Türkiye
- 30-05-2016 13:46
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh Efendi Hazretleri 1988(Hicri 1305/Rumi1304) senesinde, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre’nin Hezargrad kasabasının (bugün Razgrad şehri) Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler. Babası Hocazade Osman Fevzi Efendi(1845-1928) tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’de Satırlı ve Hacı Ahmed Paşa Medreselerinde yıllarca müderrislik yapmış maruf bir dersiamdır. Annesi Hadice Hanım’dır. Dedesi ise Kaymak Hafız namı ile meşhur bir zat olup 110 yaşına doğru vefat etmiş olan Mahmud Efendi’dir.
Hocazadeler olarak bilinen bu asil ailenin ceddi ,Seyyid İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hanı nasb edilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zattır.
Süleyman Efendi Hazretleri babası gibi Hocazade lakabını kullanmış olup Soyadı Kanunu’yla birlikte ‘Tunahan’ soyadını almış ve küçük yaşta vefat eden oğlu Faruk’tan dolayı da ‘Ebu’l Faruk ‘künyesiyle tanınmıştır.
Babası Osman Efendi , İstanbul’da tahsiline devam ederken, dikkate şayan bir rüya görür. Rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp dünyaya ışık saçtığını görür ve rüyasını ‘sulbünden gelecek bir evladının dünyayı manen aydınlatacağı’ şeklinde tabir eder.
Silistre’ye dönünce evlenir. Dünyaya gelen Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil ismindeki dört oğlundan rüyanın tabirine muvafık düşecek istidadı Süleyman Hilmi’de görür. Onun yetişmesi için hususi bir ihtimam gösterir.
Tahsil Hayatı
Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.) ilk tahsilini 1902 (Rami 1318) yılında Silistre Rüşdiye Mektebinde tamamlar. Aynı sene Silistre'de bulunan Satırlı Medresesi'nde okumaya başlayarak burada temel Arabi ilimleri tahsil eder. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından 1907 yılında İstanbula gönderilir. Babası onu İstanbula gönderirken şu tavsiyede bulunur:
"Oğlum, Usül-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, filminde kuvvetli olursun.
" Süleyman Efendi Hazretleri Istanbul'da, Fatih dersiâmlarından ve devrin meşhür Mimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi'nin ders halkasına devam eder. Bu yıllarda, yine Fatih'te bulunan Hâfız Ahmed Paşa Medresesi'nde ikamet eder. Dersleri ise Fâtih Medreseleri'nden (Sahn-ı Semân) Bahri Sefid Çifte Baş Kurşunlu'da okur. Ahmed Hamdi Efendi'den bütün dersleri ikmal edip 1913 senesinde birincilikle icâzet alır.
Ekim 1914'te (Teşrinievvel 1330) tedrisata başlayan Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Ali'ye kaydolup birinci ve ikinci sınıfları imtihanla geçerek Üçüncü Sınıf' tan okumaya başlar. Buradan 1916 yılında (Eylül 1332) mezun olur. (Üçüncü ve dördüncü sınıfları Fatih Medreseleri'nde faaliyet gösteren dört senelik Kısmı Ali'nin ismi 1917'de Sahn olarak değiştirilmiştir.)
30 Eylül 1916'da ihtisâsım (doktora) yapmak üzere, tedrisat' üç sene olan Medresetifl-Mütehassısin'in Tefsir ve Hadis şubesine kaydolur. (Fatih'te Yavuz Sultan Selim Camii yanında Abdülhamid-i Evvel Medresesi'nde faaliyet gösteren Mütehassısîn Medresesinin ismi 1917'de "Süleymaniye Medresesi" olarak değiştirilmiştir.)
İlk iki seneyi muvaffakiyetle tamamlayınca 1918 (1334) senesinde yirmi arkadaşıyla birlikte kendilerine Şeyhülislâmlık makamının teklifi ve Padişah Mehmed Vahidüddin Han'ın irâde-i seniyyesi ile İstanbul Müderrisliği Ruusu verilir ve dersiam olur. Süleyman Efendi Hazretleri, 27 Mayıs 1919'da Süleymaniye (Medresetin-Mütehassısîn) Medresesi Tefsir ve Hadis şube-sinden birinci derece ile mezun olur.
Medresetü’l-Mütehassısîni girmeden önce Med resetül-Kuzât'ın (Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazanır. Fakat bunu büyük bir sevinç ile pederine mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır:
"Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbula göndermedim."
Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in "Üç kâdîdan ikisi cehennemdedir." meâlindeki Hadis-i Şeriflerini hatırlatmışlardır.
Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.), pederine verdiği cevapta, "Kendisinin asla kadılık (hakimlik) mesleğine süluk etmeye niyetli olmadığını, maksadının, devrinin bütün zâhiri din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu" bildirirler ve Medrese-i Süleymaniye'nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp dersiâm oldukları gibi, tedrisatı 4 yıl olan Medresetü’l-Kuzât'tan mezun olup kâdîlik rütbesini de alırlar. Böylelikle devrinin akli ve nakli ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmişlerdir.
Süleyman Efendi Hazretleri ayrıca, astronomi de tahsil etmiştir.
Kendilerinin Medresesi Kısmı Ali Üçüncü Sınıf ta okuduğu dersler ve notları şöyledir:
Tefsir-i Şer'if: 1 O
Hadis-i Şerif: 10
İlm-i Fıkıh:
Ustil-i Fıkıh: 10
Hilâfiyât (Mukayeseli İslam Huk.): 10
İlm-i Kelâm: 10
Felsefe: 10
Hukuk ve Kavânin: 9
Edebiyât-ı Arabiyye: 10
Yekün: 88
27 Mayıs 1919 (14 Mayıs 1335) tarihinde mezun olduğu Süleymaniye Medresesi'nin son sınıfında okuduğu dersler ve notları şöyledir:
Tefsir-i Şerif: 10
Usül-i Hadis ve Nakd-i RicM: 10
Hadis-i Şerif: 10
Tabakât-ı Kurrâ ve Müfessirin: 10
Risâle (Doktora Tezi): 9 2/7
Aded-i Vasat (Ortalama): 9 9/14
Kezâ Medresetü’l-Kuzât’tan aldığı diplomada, okuyup imtihan verdiği derslerden bazıları şunlardır:
Roma Hukuku, • Sakk-i Şer"i, • Ticaret-i Berriye Hukuku, • Ticaret-i Bahriye Hukuku, • Hukuk-ı Düvel vb.
Vazife ve Hizmetleri
Süleyman Efendi Hazretleri, 1919 yılındaki mezuniyetini müteakip Haziran 1920 tarihinden itibaren dersiffin olarak vazifeye başlar. Dersiâmlık vazifesine devam ederken 1922'de Medresesi'nin ibtidâ-i Hariç kısmının birinci sınıfında ilk defa. Türkçe müderrisi olarak tayin edilir. Ardından 1923 yılında önce Arapça (Sarf-ı Arabi) daha sonra tekrar Türkçe müderrisliğinde bulunur.
Bu sırada 1 Kasım 1922'de Osmanlı saltanatı kaldırılmıştır. Ardından da 3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler önce Maarif Vekâleti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmış, bir müddet sonra ilgâ olunmuştur.
Ancak vazife yaptığı İbtidâ-i Hariç Medresesi İmam Hatip Mektebi'ne çevrilince Süleyman Efendi Hazretleri, o zamanın şartları ve takip edilmekte olan siyaset sebebiyle burada yeterli din eğitimi verilemeyeceğinden, dersiâmhk uhdesinde kalmak üzere müderrislikten kendi isteğiyle istifa eder.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile müderrisler açıkta kalır. Süleyman Efendi Hazretleri, kendisinin de âzâsı bulunduğu Cemiyet-i Müderrisin`de sayıları 520 kadar olan İstanbul müderrislerini, "gelişmelerin dini ilimlerin kaybolmasına sebep olacağını" ifâde ederek şöyle ikaz eder:
"Ey dersiâmlar, sizler bu memlekette bugün için dinin teminatlarısınız, ikişer üçer kişi okutup onlara dini öğretirseniz asgari elli sene, bir iki nesil boyu İslâm'ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız huzurı İlâhîde mesuliyetten yakanızı kurtaramazsmız!"
Fakat müderrisler: "Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı, bize tevdi edilecek başka mesleklere gidelim." derler. Süleyman Efendi Hazretleri ise onlara:
"Efendiler; hocalik bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık; Allâh'ın, Resulullâh'ın, kitabullahın ve dini ceril-i Islam'ın tebliğ memurluğudur." diye cevap verir.
Süleyman Efendi Hazretleri sonunda bazı müderrisleri ikna ederek hükümete şu mealde bir telgraf çekmeye muvaffak olur:
"Biz aşağıda isim ve irrvalan bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umumi gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla mâli müzâyaka (ekonomik sıkıntı) içinde bulunduğunu dikkate alarak dini ve İslami ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildiririz."
Ancak bu taleplerine:
"Memlekette Tevhid-i Tedrisat Kanunu mer'iyettedir (yürürlüktedir); hilâfına hareket şiddetle cezayı müstelzimdir!" şeklinde cevap gelir.
1926 senesinde son defa köyü Ferhatlar'ı ziyaret eder ve kırk gün kaldıktan sonra tekrar Türkiye'ye döner. İki sene sonra da (1928'de) pederleri Osman Efendi'nin vefât haberini alır.
Bütün menfi şartlar altında mübin-i İslâm için gayret gösteren Süleyman Efendi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatır:
"Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halk etti ve okutma imkanı buldum. Yaşlılardan başladık, daha sonra gençler geldi. Ve şimdi yürüyor. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın bize lütfudur."
O günlerde devamlı olarak polis takibi altında bulunan Süleyman Efendi Hazretleri 1930'da İstanbul'dan ayrılarak talebe okutabilmek için Çatalca'nın Kabakça Köyü'nde bir çiftlik kiralar. Ayrıca bir ortakla birlikte, gaz yağı satan bir şirketin Trakya ana bayiliğini alır. Kiraladığı çiftlikte çalışan işçiler arasından seçtiği bazılarına ders okutur. Bu durum jandarma tarafından tespit edilince derse devam edebilmek için o muhitte bulunan Kuşkayası'na çıkar. Bilahare Silivri'de meşe kömürü yapmak üzere kiraladığı ormanın tenha bir bölgesinde ders okutmaya devam eder.
Bu faaliyetleri de fark edilince 1933'te Güney'e gidip Torosların bazı yaylalarında mandıracılık yaparak talebe okuttuğu gibi şehirlerarası tren yolculuklarında da ders okutur. Talebe bulamadığı zamanlarda iki kızını okutarak icâzet verir.
Süleyman Efendi Hazretleri bir taraftan da Istanbul'da Doğanalar, Aziz Mahmûd Hüdayi, Yağkapanı, Softa Hatip, Üçmihraplı, Kasımpaşa Câmi-i Kebir, Piyâlepaşa, Ağa Camii, Arap Câmii, Arpacılar Camii, Asmalı Mescid, Kısıklı Câmii gibi nisbeten küçük camilerin yanında Şehzadebaşı, Laleli, Fatih, Süleymaniye, Sultanahmed, Bayezid, Yenicâmigibi büyük selâtin câmilerinde vaaz ve irşâd faaliyetlerine devam eder.
Süleyman Efendi Hazretleri bu hizmetleriyle beraber asıl faaliyeti olan talebe okutma hizmetlerine cami odalarında, evlerde, apartman bodrumlarında devam eder. Talebeleri arasında, genç-yaşlı çeşitli meslek erbâbı kimseler vardır.
Gerek vaazlarının tesiri gerekse Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesine bağlılığı neticesinde geniş halk kitlesi tarafından büyük alâka gören Süleyman Efendi Hazretleri 1950'den sonra ortaya çıkan bazı imkan ve fırsatlardan istifâdeyle kendisine gönül veren zenginlerin de desteğiyle din eğitimi faaliyetlerini daha da artırır.
Bu çerçevede 1951 senesinde bir iş adamının Üsküdar Çamlıca’daki eski köşkünün birinci katında, yirmi beş civarında talebeyle ilk yatılı Kur'an Kursu'nu açar. Takip eden yıllarda başta kendi evinin bazı müştemilatı olmak üzere, Çamlıca ve çevresinde kiraladığı evlerde ve Aziz Mahmûd Hüdayi çilehânesi yanındaki bir binada ders halkaları oluşturur. Aynı yıllarda Istanbul'un Avrupa yakasında şehzadebaşı ve Vefa'daki Taştekneler (Molla Hüsrev) Câmilerinde başta imam ve müezzinler olmak üzereg elen talebelere ders okutur.
Süleyman Efendi Hazretleri, eskiden medreselerde okutulması yılları alan dersleri, zamanın şartlarını dikkate alarak kısa sürede tamamlatır. Böyle kısa müddet zarfında talebe yetiştirmesinin tenkit edilmesi üzerine şöyle buyururlar: "Efendiler, Ümmet-i Muhammed'in evlâdı sel gibi cehenneme akıp giderken ümmetin, bu ilimlerin beş-on senede okutulmasını beklemeye tahammülü var mıdır? Biz evlatlarımıza filmin anahtarını veriyoruz, onlar bu anahtarla kitapların ve kütüphanelerin kapılarını açacaklar.
"Süleyman Efendi Hazretleri tedrisata ilk olarak Kur'ân-ı Kerim’i ve ilmihâl bilgilerini öğreterek başlar, sonra Arapça sarf ilminden Emsile, Bina, Maksûd; nahivden Avâmil, izhâr, Kâfiye, Molla Camî kitaplarını; kelâma dâir Akaîd-i Nesefiyye ve Emâli Kasîdesi; fıkıhtan Nuru'l-izah, Kudûri; usûl-i fıkıhtan Muhtasaru'l-Menâr; mantıktan Îsâgoci; ilm-i beyân ve bedi'den Alâka Risâlesi ve Telhîsü’l-Miftâh ve Muhtasaru'l-Meân'i gibi Arapça eserleri okuturdu. İleri seviyede derslerin okutulduğu tekâmül talebelerine ise ilmi kelâmdan Sa'düddin Teftazâni'nin Şerh-i Akaid’ini fıkıhtan Molla Hüsrev'in Dürerü’l-Hükkam’ını usul-i fıkıhtan yine Molla Hüsrev'in Mir'âtü’l-Usûl ve Hâdimi'nin Mecâmiu'l-Hakâik isimli eserini mantıktan Ali el-Kazvianin Şemsiyye'sini okutur, zaman ve imkân nisbetinde feraiz, tefsir, usûl’i tefsir ,hadis ve usûl’i hadise dair birer eser okutarak icâzet verirdi. Talebelerine, din ilimlerinin yanı sıra astronomi ve tıbba dair bilgiler verir ve onları gelişmelerden haberdar ederdi.
Yetiştirdiği talebelerini hocalık yapmak üzere çeşitli yerlere göndermek suretiyle ders halkalarının sayısını daha da artıran Süleyman Efendi Hazretleri, başta Ramazan ayları olmak üzere onları vaaz ve irşkl için Anadolu ve Trakya'nın muhtelif köy ve şehirlerine göndermiştir.
Diğer taraftan yetişen talebelerini resmî imtihanlara göndererek birçoğunun müftü, vâlz, imam ve Kur'an Kursu hocası olarak hizmet etmesini sağlamıştır. Talebelerini sadece ilmi ve mânevi açıdan yetiştirmemiş, onların yeme-içme, barınma ve sağlık meseleleriyle de alakadar olmuştur.
Süleyman Efendi Hazretleri, vaaz ve talebe okutma faaliyetleri sırasında birçok defalar takibata uğrar, karakola çağrılir, ifâdesi alınır, hatta muhtelif zamanlarda. İstanbul Emniyeti Birinci şubesinin kötü şartlarından dolayı "tabutluk"diye anılan nezarethanesinde işkenceye tabi tutulur.
1956 Yılındaki bir vaazında "Cezayirli kardeşlerimize yardım edemiyoruz, hiç olmasa dualarımızla destek olalım’’ dediği için emniyette ifâdesi alınır.
1957'de Kütahya Tavşanlı'dan bir şahıs, taraftarları ile Bursa Ulucamii'nde mehdilik iddiası ile nümayiş yapar. Süleyman Efendi bu hâdiseyle irtibatlandırılarak Kütahya Emniyet Müdürlüğünde sorgudan sonra altmış dokuz yaşında tutuklanıp elli dokuz gün sonra hakim huzuruna çıkarılır. Ancak diğerlerinde olduğu gibi bunda da hadisenin tezgah ve şahitlerin yalancı ol-duğu anlaşıldığından 29 Ağustos 1957 tarihinde kefaletle serbest bırakılır ve ardından 8 Kasım 1957'de beraat eder.
Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını uğrunda feda ettiği talebe okutma ve insanları irşâd etme hususunda çok ağır iftiralara ve resmi makamların devamlı tacizine maruz kalır.
Manevi Cebhesi
Süleyman Efendi Hazretleri amelde Hanefi, itikatta Matüridî mezhebine mensup olup meşreben Nakşî idi. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e son derece bağlı idi. Kendisinden feyiz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine ihlas ve samimiyetle sarılmaları idi.
Ezeli takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler Zinciri 'nin 32. halkası Salahuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin (k.s.) Hazretlerinde manevi seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden, salâhuddîn Hazretleri kendilerini İmâm-ı Rabbâni Müceddid-i Elf-i Sâni Ahmed-i Fârukî es-Serhendi (k.s.) Hazretlerinin nisbet-i ruhâniyesine teslim ettiler.
Dünyanın şu son zamanlarında ilâtıi feyizden nasipleri bulunan insanların, yüksek himmetleriyle küfr ü daffil çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkmalarına vesile olmuş ve halen de olmaktadırdılar.
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin talebelerine ve mensuplarına hocalarına nisbetle- "Süleymancı" denilmekte ise de hakikatte bu tamamen uydurma bir tabirdir ve "Süleymancılık" diye bir din, bir mezhep veya bir tarikat mevcut değildir.
Küfrün her çeşidi karşısında ilmi ve fiili hizmetiyle mücâdele veren son devrin büyük İslâm âlimi Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Ehl-i Sünnet'i müdafaa ve fırak-ı dâlle ile de mücâdele etmiş, Müslümanlar arasındaki fitnelerle savaşmıştır.
Şu sözüyle de İslam dünyasına hitab ediyordu:
"Ey İslâm cemaati! Biz hayatta olduğumuz müddetçe Resulullâh'ın (s.a.v.) ashâblna iftira ve yalan isnat edilebileceğini mi zannediyorsunuz? (Böyle bir zanna kapılmayınız). Çünkü biz (Ehl-i Sünnet cemaati) hayattayız.
Mübarek Sözlerinden
"Yarın hesap günü var. Allâhü Teâlâ kullarından soracak; 'Süleyman, verdiğim ilimle ne hizmet ettin. Onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim' derse ne cevap veririm."
"Zamane âlimlerinin bu husustaki gaflet ve mesuliyetleri büyüktür. Sözde, vâris-i enbiyâyız derler. Nebilerin bıraktığı miras, Şeriat-ı Ahmediyye'ye hizmettir. Evlatlarına dahi öğretmiyorlar," diye teessüflerini beyan ederdi.
"Oğlum ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçuracağız. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâ1 sevdasına düştükleri şu günde Mevla'nın filmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âli bir iştir. İhlâs ve samimiyetle Allâh ve Rasulüne yönelen, gölge gibi dünyayı ve her hayrı kendine tâbi kılan Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat (asıl), dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölge de beraber gelir. Ahirette ne varsa, dünyada onun misali vardır. Eğer olmasa âhiret yalan olur. Dünyada ne varsa, âhirette onun misali vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da âhiretin."
Talebelerine hitaben:
"Herkes memleketine dönecek ve Müslümanların çocuklarını okutacaksınız," emrini verdiler. İlâve ederek:
"Herkes okuduğu gibi okutup, hizmete devam etmelidir,
Soruyorum, ben sizlerden bunca zaman maddi bir menfaat talep ettim mi?" buyurdular. Talebeleri:
"Hayır. Hatta bize her hususta yardımcı oldunuz." dediler.
"Şu hale göre sizin üzerinizde hakkım var mı?"
"Şüphesiz hakkınız hudutsuz. Ödeyebilmek de haddimiz değil." dedik.
"Şu halde hakkımı ödeyip gönlümü râzı etmeniz için, en az benim sizi okuttuğum kadar Müslüman çocuklarını okutun, Allâh'ı Peygamberi öğretiniz. Aksi halde kıyamet günü iki elim, on parmağım yakanızda olacaktır."
"Sizler, Allah'ın memuru, peygamberin memuru, dinin memuru, kitabullâhın memuru, füyûzât-ı ilâhîyeyi tevzi memurlarısınız.
Allâh'ın zâtını, sıfatını, peygamberin sünnetlerini, dînin, şer'i şerifin hükümlerini, Allah'ın kitabını bilmeyenlere kitabullahı öğretip, kalblerine feyz-i ilâhî aşılamakla memursunuz. Vazifeniz, batağa düşmüş olan ümmeti bataktan kurtarmak, Oye rızâ-i ilâhidir." Veciz telkinatını tekrar eder:
"Sizler, el-Mücâhid fi-sebilillâh, el-Müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm." (Unvanınız, cemâl-i ilâhiye 411c, Allâtı yolunda mücahitler) buyurdular.
"Ana, meme verdikçe çocuk büyüdüğü gibi, nefis de, arzularına uyuldukça büyür. Hatta veli olsam peygamber olsam der. Nefs-i emmâre ancak rabıta ile terbiye olur."
"İyi bilmeli ki, şu boğazın suları ve azgın nehirler nasıl akıyorsa, insanlar cehenneme öyle akıyor. Bu ümmet hakiki ilim erbabının imdadına muntazır. Uykumuz olmasa da geceleri de ders okusak."
"Burada bir noktaya çok dikkat lazım. Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zahir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu suretle kendilerine tâbi olmak, manevi feyzinden her hususta istifâde etmek caiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misali, meyvesidir."
"Küfrü icab eden veya etmeyen şeyleri bilmek, ezelde vermiş olduğumuz ande vefa ve kemâli imândandır."
Eserleri
Süleyman Efendi Hazretleri, Osmanlı'nın son devrinde yetişen büyük bir İslâm âlimi olmakla birlikte fazlaca eser telif etmemiştir. Kendilerine niçin kitap yazmadığı sorulduğunda bunu şöyle izah etmiştir:
"Selefin mum ışında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satıldığını, çöplüklere atıldığını ve bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanıp çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda kitap yazmaktansa yazılan ilmi eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra indirip yaşatacak talebe, yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum."
Bununla birlikte Süleyman Efendi Hazretlerinin yazdığı eserleri şunlardır:
Kur’ân Harf ve Harekeleri, Kur'ân-ı Kerim'i En Kısa Zamanda Okumayı Oğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usûl: 1958'de yazıp bastırdığı bu eser Kur'ân-ı Kerim okumasını öğreten bir elifbâdır. Bu eserden bugüne kadar milyonlarca insan Kur'ân-ı Kerim okumayı öğrenmiş ve halen de öğrenmeye devam etmektedir.
Risâle-i Kibrît-i Ahmer ve Risetle-i İksîr-i Ulûm ve Ma’rifet
Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme
Bu son iki eser tasavvufa dair olup Mektûbât-ı İmam-ı Rabbânî nin hulâsa ve zübdesi mâhiyetinde olarak mütâlaa edilebilir.
Amme Cüzü'nü bizzat kendileri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.
Fâtiha, Mülk, Nûr, Ahzâb, Kıyâme ve bazı sûreleri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.
Vefâtı ve Kabr-i Şerifleri
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (k.s.) Hazretleri, 16 Eylül 1959 (Hicri 12 Rebiulevvel 1379) Çarşamba günü ikindi namazından sonra Kısıklı'daki hanesinde 72 yaşında oldukları halde dâr-ı bekâya irtihâl buyurdular (kaddesallâhü sırrahü’l-e'az). Ancak tasarruf ve irşâdlan tamamıyla ve kemâliyle ber-devamdır.
Süleyman Efendi Hazretleri, Fatih dersiâmlarından olduğundan Fâtih Câmii haziresine defni için Bakanlar Kurulu'ndan izin alınır. Ancak zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik'in karşı çıkması sonucu Karacaahmed Mezarlığı'nda polislerce kazılan kabre defnedilmeye mecbur edilir. Daha sonra yedi mermer sutun üzerinde etrafı açık bir kubbe ile örtülen kabr-i şerîfleri, bugün dünyanın dört bir tarafından gelen müminlerce ziyaret edilmektedir.
Cenab-ı Hak sevenlerini ve bütün müminleri şefâatlerine nâil kılsın.
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretlerinin Kronolojisi
Tarih (Miladi/Rumi)
1888/1304 Süleyman Efendi (k.s.), Silistre'nin Hezargrad kasabasının Ferhatlar Köyü'nde dünyaya geldi.
1902/1318 Silistre Rüşdiye Mektebi'ni
1907/1323 Tahsiline devam etmek üzere İstanbula geldi.
1913 Bafralı Ahmed Hamdi Efendi'den birincilikle icâzet aldı.
1914/1330 Dârül-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Ali'ye (Sahn Medresesi) girdi. Doğrudan üçüncü sınıftan başladı.
1916/1332 Medresetü’l-Mütehassısîn'in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne kaydoldu.
1918/1334 İstanbul Müderrisliği Ruûsu verildi.
1919/1335 Süleymaniye Medresesi'nin Tefsir-Hadis şubesinden mezun oldu.
1926 Doğduğu yer olan Ferhatlar'ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı. 1928 Babası Osman Efendi vefat etti.
1936 Bilfiil irşâd vazifesine başladı.
1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında 3 gün geçirdi.
1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında 8 gün tutuldu.
1949 Kur'an Kursu açılmasına, sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girdi.
1951 Şehzadebaşı'ndan Kısıklı' ya taşındılar. Çamlıca'da, bir iş adamının eski köşkünün birinci katında ilk Kur'ân Kursu faaliyeti başladı.
1952 Çamlıca'da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur'an Kursu, Üsküdar Müftülüğü'ne bağlı olarak açıldı.
1956 Cezayir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücâdelesi esnasında, vaazlarında "Müslüman kardeşlerimize duâ edelim" dediği için, karakola çağrıldı ve ifâdesi alındı.
1957 Bursa'da tertiplenen mehdilik hadisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi'nde, 69 yaşında iken 59 gün hapsedildi. Yargılandı, beraat etti.
1959 (16 Eylül Çarşamba) İstanbul Kısıklı'daki, Hane-i Saadetlerinde 72 yaşında oldukları halde dâr-ı bekâya irtihâl eylediler.
Kaynakça: SİLSİLETÜ’Z-ZEHEB
SİLSİLE-İ SÂDÂT-I NAKŞİBENDİYYE
Meryem
Canim ustazim hakkiyle evlad olabiliriz İnşaAllah 7 yıl önce