Bu yeni düzen, Türkiye'nin kuruluşu ve anayasal yapısı üzerinde derin etkiler bırakırken, küresel finans çevrelerinin çıkarlarına hizmet eden bir "uyutma" mekanizması olarak tanımlanıyor.
Türkiye'nin uluslararası sistem tarafından yeni anayasa dayatmasıyla karşı karşıya olduğu ve bu dayatmanın Lozan Anlaşması'nın yerine geçebilecek bir egemenlik devri anlamına geleceği iddia ediliyor.
YENİ DÜNYA DÜZENİ VE HUKUKİ POZİTİVİZMİN SONU
İkinci Dünya Savaşı'nın bitimi, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi ve hukuki bir dönüm noktası oldu.
Hukuki pozitivizm, yani bir yasanın sadece konulmuş olmasının yeterli olduğu düşüncesi, 1945'ten sonra geçerliliğini yitirmeye başladı.
Yerini, yasaların evrensel insan hakları ve ideal değerlere uyması gerektiğini savunan doğal hukuk düşüncesi aldı.
Bu dönüşüm, Birleşmiş Milletler'in kurulması ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi metinlerin oluşturulmasıyla somutlaştı.
Türkiye'nin 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi'ni kuran dördüncü ülke olması, bu küresel dayatmanın bir parçası olarak görülüyor.
Almanya ve İtalya gibi İkinci Dünya Savaşı'nın mağlup devletlerinin de 1945 sonrası anayasa mahkemesi kurmaya zorlanması bu tezi güçlendiriyor.
KAPİTALİZM, GLOBALİZM VE "UYDURMA" DEĞERLER
Küreselleşme, demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisinden oluşan bir "teslis" (üçlü) programı olarak tüm dünyaya dayatılırken bu ilkelerin aslında asılsız olduğu, toplumları kontrol altında tutma amacı güttüğü öne sürülüyor.
Buna göre, demokrasi aristokrasinin hesaba katılmadığı bir düzen olarak tanımlanırken, İnsan Hakları ise Yahudilerin dünyanın her yerinde rahatça yaşamasını sağlayacak bir ideoloji olarak değerlendiriliyor.
Serbest piyasa ekonomisi de polis gücü olmadan işleyemeyen, yani tamamen uydurma bir kavram olarak nitelendiriliyor.
Bu üçlünün, küresel finans çevrelerinin çıkarlarını korumak için kullanıldığı ve bu programı kabul etmeyen milletlerin tasfiye edildiği belirtiliyor.
Türkiye'nin Geçirdiği Dönüşüm ve Lozan'ın Tasfiyesi
Türkiye'nin çok partili hayata geçişinden, 1960 ve 1971 darbelerine ve 1980 askeri müdahalesine kadar geçen süreç, küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillenen bir dizi olay olarak yorumlanıyor.
Bu süreçlerin her biri, Türkiye'nin karar alma yetkisini küresel finans çevrelerine devrettiği anlar olarak gösteriliyor.
Özellikle 1980'li yıllardan sonra Lozan Anlaşması'nın yerine en büyük finans çevresinin iradesinin geçtiği ifade ediliyor. Bu durum, Türkiye'nin varlığını tehdit eden bir süreç olarak tanımlanıyor ve yeni anayasa dayatmasının da bu sürecin en güncel adımı olduğu belirtiliyor.
VAROLUŞ MÜCADELESİ
Türklerin kendi vatanını gaza beylikleri ve gazalarla inşa etti ancak bu tarihi tecrübenin daha sonra "uyutma" politikalarıyla unutturuldu.
Özellikle Cumhuriyet devrimi ve sonrasında uygulanan inkılaplar, bu uyutma sürecini derinleştiren adımlar olarak ele alınıyor.
İnsan hakları, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi gibi küresel kavramların benimsenmesinin, Türk milletinin kendi varlık sebebinden uzaklaşmasına neden olduğu vurgulanıyor.















