Allah’ın Varlığı Kanıtlanamaz
Tüm dini ve felsefi tartışmaların vardığı son nokta, Allah’ın varlığı veya yokluğu üzerinedir
Fikir - 28-10-2014 14:33
Tüm dini ve felsefi tartışmaların vardığı son nokta, Allah’ın varlığı veya yokluğu üzerinedir. Her konu bu temel üzerinde anlam kazanmaktadır. Aksi halde bir belirsizlik hakim olmaktadır. Allah’ın yokluğu ile çağa ve mekâna göre değişen bilimsel kriterler, pek çok gerçeğin değişkenlik arz etmesine neden olmaktadır. Allah'ın varlığı ise bir takım gerçeklerin değişmez bir şekilde kabul edilmesini sağlamaktadır. Örneğin doğal yaşamda bir canlının diğer bir canlıyı besin olarak kullanmak amacıyla öldürmesi çok doğaldır. Aksi halde doğal denge de sağlanamamış olur. Ancak insanların dünyasında ise böyle bir durum söz konusu değildir. Her ne kadar dinlerin egemen olmadığı dönemlerde vahşi doğa kurallarının insan için de geçerli olduğu kabul edilse de günümüzde böyle bir anlayışın geçerli olması olası değildir. Bizlere haksız yere ve besin amacıyla insan öldürmenin yanlış olduğunu öğreten dinler, dolayısıyla Allah inancıdır. Zira Allah inancı yoksa ve doğa kuralları da güçlü olanın ayakta kalması üzerine kurulu ise insan öldürmek de bundan ayrı tutulamaz.
İnsan öldürme olayında olduğu gibi hırsızlık, dolandırıcılık ve zulmetme gibi pek çok konuda insanoğlunun vardığı nokta Allah ve ahiret inancı üzerine kuruludur. Ahiret yoksa ve yapılanlardan herhangi bir hesap verilmeyecekse dürüst olmanın ne anlamı ve gereği vardır. Sırf iyi olacağım diye doğanın vahşi kurallarına ters bir yaşam sürdürmenin gerekçesi ne olabilir. Bugün gelinen noktada Allah'a ve ahiret gününe inanmayanların dahi bir takım kurallara uymasının nedeni, dinsel kökenli kuralların kabul edilmesinden başka ne olabilir. Toplumsal kuralların ortaya çıkması sürecinde dinlerin etkisi sonucunda, bireyler de görünürde bile olsa kabullenmek ve uymak durumunda kalmışlardır. Aksi halde yaşamlarını sürdürmeleri de olanaksız olacaktır.
İnsanların yaşamını düzenleyen kurallar başta olmak üzere evrendeki tüm kanunların insan tarafından anlaşılmasında, farklı düşünce ve bakış açıları etkili olmaktadır. Farklılıklar birbirine ters gibi görünse de her birinde haklılık payı bulunmaktadır. Bu nedenle yoğun tartışmalar yaşanmakta, tüm tartışmalar insanın ve evrenin kökeni gibi yoğun bilinmezliklerle dolu bir alana kaymaktadır.
Bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğu tartışmalarında son noktayı koymak için olayın tarihsel kökeni, evrimsel süreci ve insanların yaşamındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Bir müddet sonra tartışma olayın başlangıç noktasına kadar inmektedir. Kuralı kim ve neye göre koydu? Doğru olan nedir? Doğruluğun sınırı nedir ve kim belirliyor? Bu tip sorularla bütün sorunların, olayların, tartışmaların temelinde olan kilit soru gündeme gelmektedir. Genel adıyla tanrı, özel adıyla Allah var mıdır, yok mudur?
Örneğin, "Büyüklere saygı ve sevgi göstermeli miyiz? Anne ve babamız yaşlandığında onlara iyi davranmalı mıyız?" sorularına yanıt aranması gibi. İyi davranmamızı gerektiren nedenler, genel doğa kuralları içerisinde bulunmamaktadır. Güçten düşen canlıların doğal yaşam içerisinde diğer canlılara besin olması dışında bir kural yoktur. Ancak insanların yaşamında "anne ve babaya yaşlandıklarında of bile denmemesi" kuralı nereden vardır. Bu kural nereden çıktı ve olmasa ne olacaktı? Yaşlanan anne ve baba kendisine bakamayacak duruma geldiğinde doğal koşullara mı terk edilecekti? İşte bu ve benzeri kuralları ve cevapları bize dinler öğretmektedir. Bu durumda sorulan soru da şu olacaktır. Dinler nereden çıktı? Elbette ki bu sorunun cevabı da tüm tartışmaların temeline işaret etmektedir. Cevabı iki seçenekli olan bir soru ile karşı karşıyayız. Ya insanlar uydurdu, ya da Allah gönderdi. İşte bu temel sorunun cevabı, yani Allah'ın varlığı veya yokluğu her şeyin belirleyicisi olmaktadır.
İnsanlık aleminin en temel sorusu olan Allah'ın var olup olmadığı, başlangıcından bugüne değin tartışılmaktadır. İnsanların korkuları sonucunda ortaya çıkan sığınma gereksinimi ile tanrı düşüncesini ürettiği, ilk zamanlar bir takım taş ve ağaç parçalarına taptığı, evrimsel süreç ve beyin yapısı geliştikçe tek tanrıya inanmaya yöneldiği, aslında bunların hepsinin hurafe olduğu, tanrı diye bir varlığın hiçbir zaman olmadığı görüşü olayın tanrıtanımaz tarafıdır. Evrende var olan her şeyin mükemmel olmasından yola çıkarak böyle bir eserin sahipsiz olamayacağı, tanrı yoksa hayatın bir kaos içerisinde olacağı, zamanla insanların tanrı düşüncesinde sapmalar olarak taş ve ağaçtan yapılma bazı putlara taptığı, ancak Allah'ın kendi yarattığı bu canlıyı yalnız bırakmayarak elçilerle desteklediği görüşü olayın Allah'a inananlar tarafıdır. Çağlar boyunca her iki taraf birbirine karşı kanıtlar öne sürerek haklılıklarını ortaya koymaya çalışmışlardır. Allah'ın görünmezliğinin ve kendini fiilen kanıtlama gereksinimi duymamasının sonucu olarak, tartışmalar sürgit devam etmiştir ve edecektir. Her iki tarafın öne sürdüğü görüşler yüzde yüz ikna edici düzeyde değildir. Öyle olsa idi her iki taraf da bir noktada birleşirlerdi. Matematikte "iki kere iki dört eder" kuralında tüm dünyanın birleşmesinin nedeni somut bir gerçeklik içermesinden dolayıdır. Ancak Allah'ın varlığı bu anlamda somut gerçeklik içermemektedir. Buradan yola çıkarak yokluğunu savunmak da yanlıştır. Zira evrende gözümüzle göremediğimiz, duyularımızla algılayamadığımız, ancak zamanla kavradığımız pek çok soyut olay bulunmaktadır. Her iki taraftan da öne sürülen kanıtlar, mantıksal olarak her iki taraf için de anlamlıdır. İnsan içerisinde bulunan "inanma gereksinimi", sonuçta her iki tarafı da farklı şeylere inanmakla tatmin etmektedir. Hatta bir kesim kendini Allah'a inanmak ile tanımlarken, karşı kesim yok olduğunu kabul ettiği Allah'a inanmamakla tanımlamaktadır. Sonuçta tanımlarken bile Allah olgusu üzerinden yaklaşım söz konusudur.
Temel sorunun Allah'ın varlığı veya yokluğu olduğuna, çağlar boyunca bu konu üzerinde çalışılmasına karşın bir sonuca ulaşılmadığına göre sorun nereden kaynaklanmaktadır? Her iki tarafın da aynı anda haklı olması söz konusu olamayacağına göre hangisi gerçektir? İnsanlar Allah'a niçin ve nasıl inanır veya reddeder? Bunun kuralı veya açıklaması nedir? Her iki taraf karşılıklı kanıt ve sorular geliştirerek taraftar oluşturmaya çalışmaktadır. Allah'a inanan tarafın öne sürdüğü en önemli kanıt, "Her eserin bir yapıcısı/yaratıcısı vardır. Hiçbir şey kendiliğinden olamaz. Dolayısıyla bu mükemmel evreni de yaratan vardır. O da Allah'tır.". İnanmayan taraf "Evren çeşitli aşamalardan geçerek kendiliğinden var olmuştur. Bilim geliştikçe nasıl olduğu ortaya konulmaktadır. Cevapsız kalan sorular her geçen gün açıklanmaktadır. Ancak dediğinizi ve bu mükemmel evreni bir yaratan var olduğunu da kabul edersek, her mükemmel şeyin bir yaratıcısı olduğuna göre evreni yaratan tanrıyı kim yarattı?" diyerek karşı cevap vermektedir.
Allah'a inanan taraf "Her insan inanma gereksinimi duyar. Bu fıtratında vardır. Allah olmasaydı insanoğlu niye böyle bir şey duysun. Demek ki Allah var. Hem Allah olmasaydı neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl bilecektik?" diye sorar. Karşı taraf "Tüm canlıların yapısında olduğu gibi insanoğlunun doğasında da güçten, kötülükten ve karanlıktan korkma vardır. Bunu yenmek için de sığınacak ve korunacak yer arar. Tanrı inancı bundan çıkmıştır. Ayrıca neyin doğru, neyin yanlış olduğunu tanrının bildirmesine gerek yok ki sosyolojik evrim diye bir şey var. Zamanla kurallar gelişir." yanıtını verir. Bu tartışmalar en sonunda çıkmaza girer. Hatta Allah'a inanan taraf "Siz şu anda anneniz/babanız veya kardeşinizle evlenemiyorsanız, sebebi Allah'ın koyduğu kurallardır. O kadar inanmıyorsanız evlenin o zaman!" gibi mantıklı, ama düzeysiz bir aşamaya doğru gider. Sonuçta karşılıklı bir tartışma başlar, "Senin tanrın sana, benimki bana!" ile son bulur.
Şimdi şu soruya yanıt arayabiliriz. Her şeyin temelinde olan ve binlerce yıldır hala net bir şekilde ortaya konulamayan Allah'ın varlığı konusunda doğru olan nedir? Kim, niçin ve nasıl inanıyor/inanacak veya reddediyor/reddedecek?
Yeni doğan bir çocuk her geçen gün içgüdüsel davranışları ile başladığı hayatına bir takım deneyimlerle devam etmektedir. Süreç ilerledikçe yemek yemesini, konuşmasını, düşünmesini, okumasını ve daha bir çok şeyi kazanmaktadır. Bu arada bireyin genetik yapısı, zeka düzeyi, düşünce sistemi gibi bir takım özellikleri de gelişmektedir. Her bir bireyin genetik yapısı ve algılama düzeyi farklı olduğu için herkeste farklılıklar oluşmaktadır. Bu nedenle toplumda birbirinden farklı bireyler, farklı algı düzeyleri, farklı düşünce şekilleri gelişmektedir. Hatta toplumu oluşturan tüm bireylerden birbirinin aynı olan iki bireye rastlamak olanaksızdır. Dolayısıyla Allah'ın varlığı konusunda, bir bireyi ikna eden kanıt diğer bireyi hiç etkilemeyebilmektedir. Ya da eğitimsiz bir bireyi hiç ikna edemeyen basit bir kanıt, bilimsel düzeyi çok yüksek birinde düşünsel fırtınalar koparabilmektedir. Bu nedenle Allah'ın varlığını veya yokluğunu öne süren kanıtların bireyler üzerindeki etkileri de farklı olabilmektedir. Bu aşamada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Allah'ın varlığı veya yokluğu, deliller öne sürülerek mutlak anlamda kanıtlanamaz! Her bir kanıt, bir başka birey için eksik veya yanlış olacaktır. O halde bir birey, Allah'ın varlığına veya yokluğuna nasıl inanır? Buna etki eden faktörler nelerdir?
Her şeyden önce şunu belirtmekte fayda var. İlk aşamada bir bireyi özgün bir varlık haline getiren anne ve babasından aldığı genetik yapısıdır. Yaşamı süresince kendini var ederken yaşadığı olaylar, edindiği deneyimler, bilgi birikimleri, sosyal yaşamı ve statüsü, okuduğu kitaplar, bulunduğu biyolojik ve sosyolojik çevre, psikolojik yapısı, beslenme şekli, düşünce sistemi, algılama kapasitesi, muhakeme yeteneği, inanma gereksinimi, kişilik yapısı ve daha pek çok faktör bireyin dışa bakan kimlik ve kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu bileşenlerin farklı dozlarda olan karışımından meydana gelen birey, toplumdaki diğer bireylerden farklılaşmakta, Allah'ın varlığı konusunda da karar verirken bu altyapısına göre karar vermektedir. Kanıtların etkili ve inandırıcı olup olmaması bu altyapıya göre değerlendirilmektedir. Bu nedenle bir kişide etkili olan kanıt, diğer bireyde hiç dikkate alınmayabilir. Buna şaşırmamak lazım. Zira öne sürülen kanıtın bireyde karşılığının olmaması veya etkisiz olması mümkündür. İnandırıcılık, kanıtlarla muhatabın ortak payda oluşturularak değerlendirilmesi sonucunda anlam kazanır. Dünyanın en önemli kanıtı, alıcı bireyin altyapısı uygun değilse hiç bir şey ifade etmez. Veya çok basit bir kanıt üstün zekalı bir bilim adamında öyle ufuklar açar ki sonuç tahmin dahi edilemez. Bu nedenle Allah'ın varlığı veya yokluğu, kişinin iç dünyasındaki muhasebe ve muhakeme sonucunda vereceği kararlara bağlıdır. Dışarıdan dikte edilerek veya kanıt sürülerek çözülecek bir olay değildir. Allah'ın varlığı veya yokluğu konusunda öne sürülecek her bir kanıt, bireyin karar vermesine sadece yardımcı olacak niteliktedir. Kanıtlayacak nitelikte değil.
Özellikle son yıllarda balığın karnında, arının peteğinde veya gökyüzünde bulutlarda Allah yazdığını söyleyerek kanıt getirenler ise olayı trajikomik hale dönüştürmektedirler. Salt Allah’ın varlığını kanıtlayacağım düşüncesiyle ahlaki ve İslami olmayan bir yönteme başvurmaktadırlar. Kuran’da pek çok ayette insanlara gökyüzü ve yeryüzündeki olaylara bakmaları, onlardaki ince hesap ve dengeler üzerine kurulu yapıyı incelemeleri ve Allah’ın varlığını müşahede etmeleri önerilmektedir (2/164). Bu ayetlerde sorulan sorularla akıllarda bir takım soru ve cevapların oluşmasına, gayb aleminin en temel bilgisi olan Allah'a imanın şekillenmesine olanak tanınmaktadır. Ayrıca Kuran’da geçmişe ait bazı bilgilerin ve geleceğe yönelik bir takım işaretlerin bulunması da bu sürece katkı sağlamaktadır. Sonuçta Allah’ın varlığına inanmak isteyenler de istemeyenler de kendilerini inandıracak kanıt bulmakta zorlanmamaktadırlar. Şurası da kesin bir gerçektir ki Allah'a inananlar büyük bir ruh huzuru yaşarken, inanmayanlar yeni bilimsel gelişmeler oldukça veya içindeki inanma gereksinimi depreştikçe tereddüde düşmekte ve iç huzursuzluğu yaşayabilmektedirler. Zira Allah beşerden insanlığa geçiş sürecinde vermiş olduğu ilk vahiy, yani ilahi bilgi ile Allah'ı bulma ve itaat etme gereksinimini de vermiştir. Bu bilgi nedeniyle çağlar boyunca insanoğlu Allah'a inandıkça kendisiyle barışık ve huzurlu, inanmadığında ise tereddütlü ve kendisiyle/çevresiyle kavgalı duruma düşmektedir. Allah’ın varlığının kabullenilmesi, belli bir hesapla düzenlenmiş evreni analiz sonucundaki idrak ve iman etmekle varılacak bir sonuçtur. Çünkü Allah’ın varlığı kanıtlanamaz, yokluğu da!
Günün Diğer Haberleri
haber medya kadın