Dinlerarası Diyalog Fitnesi Küfür Kokan Sözler
SAİD NURSİ
“Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur
Türkiye - 07-12-2015 17:02
SAİD NURSİ
“Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor…” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1175.)
“İman ehli, değil müslüman kardeşleriyle, hıristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmek, ihtilafları nazara almamak, niza etmemek gerekir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası, 27. Mektup, 1766.)
“Misyonerler ve hıristiyan ruhanileri, hem nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı (kuzey, komünistlik cereyanı); İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacaktır.” (Emirdağ Lahikası, I, 1712)
“Hatta mazlumlar kâfir bile olsa, çektikleri belalardan dolayı âhirette ilahi rahmet hazinesinden mükâfatları vardır, ne dinden olurlarsa olsunlar bir çeşit şehit hükmündedirler.” (Tarihçe-i Hayat, 261.)
MUHAMMED ESED
“…kurtuluş fikri, üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.” (Kur’an Mesajı, Bakara s. 62. ayet)
SEYYİD KUTUP
“İslâmiyet, diğer dînlere nefret mânâsını taşıyan dînî taassubu asla kabul etmez.” (Cihan Sulhü ve İslam, s. 22)
FETHULLAH GÜLEN
“Herkes, Kelime-i Tevhidi esas alarak etrafına bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir: Kelime-i Tevhidin ikinci kısmını söylemeyenler (Muhammedün Rasulullah demeyenler)e merhamet nazarıyla bakılmalıdır!…” (Fethullah Gülen /Küresel Barışa Doğru: sh.131)
“Kur’an: Gelin ey ehl-i kitap bir ilkede denkleşelim; bir birimizi rabb edinmeyelim…” diyor. Dikkat edin, bu ayette “Muhammedün Rasulullah yok…” (A.İ.:64.) (Hoşgörü ve Diyalog İklimi: sh. 241)
AHMET ŞAHİN
“Mühim olan Tevhid” dir: Kelime-i Şahadetde Hz. Muhammed’i kabul etmek şart olmayıp, bir kemal mertebesidir…”
(Ahmet Şahin Zaman gazetesi. 17-04-2000)
HAYRETTİN KARAMAN
“Kur’an’ın birçok âyeti bunu söylüyor; yani” “Peygambere iman edin” demiyor. (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh.37.)
A.Erbaş: Yani Müsülümanlığı Peygamberimize tahsis edemeyiz. Hayrettin Karaman : Evet birincisi o. (Polemik Değil Diyalog: sh. 40)
“Bütün İnsanların Müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedefi değildir. Kur’an’ın hedefi, din özgürlüğü ” (Polemik Değil Diyalog sh. 41)
“Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın” âyetini “herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” şeklinde anlayamayız.
Bence “din özgürlüğünün sağlanacağı ortam sağlanıncaya kadar savaşın” şeklinde anlamalıyız…(H. Karaman, a.g.e sh. 40)
“Yani burada epeyce bir insan Müslümanlarla birlikte cennete giriyor. Fakat bunlar Müslüman değil.” (H. Karaman, a.g.e: sh. 24)
SAİD NURSİ: EY EHL-İ KİTAP! İSLAM SİZE DİNİNİZİ TAMAMEN TERKETMENİZİ EMRETMİYOR!
Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size dininizi tamamen terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor… (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1175.)
İSLAM NEYİ EMREDİYOR:
İmam Muhammed (r.a) şöyle buyurur:
“Bugün müslümanlar arasında yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlardan biri: «Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun rasûlü olduğuna şahitlik ederim» diyecek olsa, o bu sözüyle müslüman olmaz.
Çünkü herkes biliyor ki aramızda yaşayan her Yahudi ve Hıristiyan bunu söylemektedir. Kendisinden bu sözüyle ilgili açıklama istediğiniz zaman: «Muhammed, Allah’ın size gönderdiği rasûlüdür, İsrailoğullarına değil» derler. Buna delil olarak da şu âyeti zikrederler:
«Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur.» (el-Cumʻa, 2)
Derler ki: «Âyette sözkonusu edilen “ümmîler”, Ehl-i Kitap olmayanlardır.» Yaptıkları bu açıklamadan da anlıyoruz ki onlardan biri böyle bir sözü söylediğinde bu onun İslâm’ı kabul ettiğine delil değildir. O halde onlardan birinin müslüman olduğuna hükmedebilmemiz için bu söze ilâve olarak kendi dininden teberrî ettiğini de (uzaklaştığını da) ifade etmesi gerekir. Mesela Hıristiyan ise, «Ben, hristiyanlıktan (tamamen) berîyim», Yahudi ise, «Ben yahudilikten (tamamen) beriyim» demesi gerekir. Kendi inancına muhalif olan bu sözü ilave ettiği zaman ancak Müslüman olduğuna hükmederiz.” (1)
İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a) şöyle buyurur:
“Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun rasûlü olduğuna şahitlik edip Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in Allah katından getirdiği her şeyi ikrâr etmedikçe, sadece kelime-i şehadeti söylemeleri, hristiyan ve yahûdilerin İslâm’a girmeleri için kâfi değildir. Hristiyan ise «hristiyanlıktan berîyim», Yahudi ise, «yahudilikten beriyim» demesi de gerekir. Bunu söyleyince müslüman olur.”(2)
SAİD NURSİ’NİN İFADELERİNDE GEÇEN ‘İKMAL EDİLECEK İTİKAD’ VE ÜZERİNE İSLAM’IN BİNA EDİLECEĞİ ‘ESASAT-I DİNİYE’ NEDİR?
Yaşayan bir ‘din’ olarak, önümüzde duran sisteme baktığımızda, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsüne inanmayana hıristiyan denemeyeceğini biliyoruz. Teslisi atmış, bir Allah’a inanmış, Hz. İsa’yı sadece Peygamber olarak görmüş ve hele İslam’ın seslenişine kulak veren biri için geride ne kalır ve o kişi için “Hıristiyan kalabildiğinin anlamı nedir? Tebliğ gayeli diyalogun esas gayesi, “tevhide (İslamiyet’e) doğru mu, “saf Hıristiyanlığa, gerçek İseviliğe doğru” mudur? Bunların aynı şey olduğu bile ifade edilir olmuştur.
Hatta meşhur Risale-i Nur araştırmacısı ve Vatikan Temsilcisi Thomas Michel’e göre, S. Nursi’nin “müslüman hıristiyanlar” unvanına layık cemiyet; Hz. İsa’nın din-i hakikisini (hakiki dinini) İslamiyet’in hakikatiyle birleştirmeye çalıştığı bir cemiyettir. Arınmanın türü, hıristiyanların İslam’a girmek için dinlerini terk etmesi değil, ondan ziyade, onların hayır olan şeye zaten sahip olan dinlerini tamamlamaları, kemale erdirmeleridir.
Özetle Said Nursi, hıristiyanların öze dönerek kendi kimliklerini yaşayabileceklerinde ve bunun bizim için yeterli olduğunda ısrarlıdır.
Dikkat edilirse, bu yorumlarda İslam’ın o eşsiz inkılâbı, bir çırpıda yok farz edilmekte ve Allah Resûlü (s.a.v.) Efendimizin getirdikleri sadece ayrıntılardaki değişikliğe indirilmektedir.
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben O’nun Rasûlü’yüm. Bu iki hususta şüpheye düşmeden Allah’a kavuşan kimse Cennet’e gidecektir.” (Müslim, İman, 44)
Bir kimse, herhangi bir şart ileri sürmeden kesin bir şekilde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e îmân etmedikçe mü’min olamaz. “Peygamber (s.a.v)’in sözünü, akla ters düşmediği müddetçe kabul ederim” gibi bir düşünceye sahip olan kişi, Efendimiz’e îmân etmiş sayılmaz. Zîrâ şartlı kabule şeriatta “îmân” ismi verilmez. Şunu da unutmayalım ki sağlam bir akılla sahih bir nakil arasında hiçbir zaman tezat olmaz.
Îmân, insanlar tarafından konulacak herhangi bir kaydı da kabul etmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) (yahudi çocuk) İbnu Sayyâd’a:
“‒Benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin?” buyurduklarında İbnu Sayyâd, Peygamber Efendimiz’e bakmış ve:
“‒Ben senin ümmîlere (Araplara) gönderilen bir rasûl olduğuna şehâdet ederim” demişti… (Buhârî, Cihâd, 178)
Yahudi, Peygamber Efendimiz’in rasûl olduğunu kabul ediyor, ama yahudilere gönderilmediğine inanıyordu. Bu iman bile onun müslüman olmasına yetmedi, nerede kaldı Efendimiz’i hiç kabul etmeyenlerin Cennet’e girmesi…
1 İmâm Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, eş-Şeriketü’ş-Şarkıyye 1971, s. 2265, no: 4519; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâiʻ,Dâru’L-Kütübi’l-Ilmiyye, 1406, VII, 103.
2 Cassâs, Şerhu Muhtasarı’t-Tahâvî, el-Medînetü’l-Münevvere: Dâru’s-Sirâc, 1431, VII, 41
3 Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen
SAİD NURSİ: ÂHİR ZAMANDA HZ. ÎSÂ’NIN DÎN-İ HAKÎKÎSİ HÜKMEDECEK
“Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi’ye (s.a.v.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir.” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1615.)
Resulullah (s.a.v.) “Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitaba bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de nebîlerden sizin payınızım. buyurmuştur.” (Abdurrezzâk, Musannef, VI, 113, 114; X, 313-314)
“Hani Allah, peygamberlerden: ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdimizdekileri tasdik eden bir resûl geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz.’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde ‘Kabul ettik.’ cevabını vermişler; bunun üzerine Allah: ‘O hâlde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim.’ buyurmuştu.” (Âl-i İmran s. 81)
Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbu ve “mîsâk” ile ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde görülür ki, burada kast edilen bizzat peygamberlerden söz alınması değil; onların kendi ümmetlerinden Hz. Muhammed (s.a.v.) geldiğinde ona imân edeceklerine ve destek vereceklerine dâir söz alınmış olmasıdır. Bu bakış çerçevesinde kalmakla beraber söz verenlerin kapsamını daraltan iki yorum daha vardır: Burada kast edilen, kendilerini peygamberlerin çocukları sayan İsrâiloğulları’ndan veya kendi kendilerini peygamberlik verilmeye daha lâyık gören ehl-i kitapdan alınan sözdür.” (Dinlerarası Diyalog Fitnesi, Prof. Dr. Yümni Sezen)
Bu âyetlerden maksad, ehl-i kitap için bir mazeret olmadığını belirtip onların inatlarını ortaya koymak ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğine işaret eden ve onlarca bilinen şeyleri sayıp dökmektir.1
“…(Hz. Muhammed ) Allahın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzap s. 40) Ayet-i kerime, Resulullah (s.a.v.)’in son peygamber olduğunu bildiren bir delildir. Bu konuyla ilgili olarak birçok mütevatir hadis de bulunmaktadır.
Enes b. Mâlik ve Ebu Tufeyl ise şu hadisi bazı farklılıklarla rivayet etmişlerdir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Resulluk ve Nebilik artık sona ermiştir. Benden sonra ne Resul ne de Nebil gelecektir.” Diğer bir hadis-i şerifte de peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:”… Ben, bütün yaratıklara Peygamber gönderildim. Peygamberler benimle sona erdi.
İSLAM GÜNEŞİ DOĞDUKTAN SONRA “FETRET GİBİ KARANLIK…” DEVİRLER SON BULMUŞTUR!
“Ey Ehl-i kitap, peygamberlerin arkası kesildikten sonra size, (hakikatleri) söyleyip duran elçimiz gelmiştir. Ta ki, “Bize ne bir rahmet müjdecisi ne de bir azap habercisi gelmedi” demiyesiniz diye… İşte size rahmet müjdecisi de, azap habercisi de geldi artık… Allah, her şeye hakkıyla kadirdir” (Maide. 19)
Bu ayet hakkında hakkında İbn Abbas (r.a), “Cenâb-ı Allah, bununla peygamberlerin gelmesinin kesintiye uğramasından sonra gelen dönemi kastetmiştir demiştir. Arapça’da, birşeyin hızı ve şiddeti yavaşlayıp, önceki şeriatlar ile amel etme hususundaki sebepler ve vesileler zayıfladığı için, peygamberler arasında geçen sürelere de “fetret” denilmiştir. (Fetret devri iki peygamber arasında peygambersiz geçen zamandır. Fetret devri tabiri daha çok İsa aleyhisselamdan, Muhammed (s.a.v.)’e kadar süren zamanda peygamberden uzak yaşayan toplumlar için kullanılmıştır.)
Bil ki Cenâb-ı Allah’ın, ayetteki ifadesi, “Peygamber göndermenin kesilip yavaşlamasından sonra, o (Hz. Peygamber (s.a.v.)) size geldi” demektir. Rivayete göre Hz. İsa (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a.v) arasında, aşağı yukarı altıyüz yıllık bir zaman geçmiştir.
Peygamberlerin kesintiye uğradığı bir esnada Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gönderilmesindeki fayda şudur: Çok eskiden gönderilmiş oldukları ve üzerlerinden epeyce bir zaman geçmiş olduğu için, önceki şeriatlar değiştirilmiş ve tahrif edilmişti. Bu sebeple, hak, bâtıla; doğru, yanlışa karışmıştı. Bu durum ise, insanların ibadetten uzaklaşmaları için apaçık bir mazeret halini almıştı. Çünkü insanlar, “Ey Rabbimiz, biliyoruz ki sana ibadet etmemiz gerekiyor. Fakat sana nasıl ibadet edeceğimizi bilemiyoruz” diyorlardı. Bundan dolayı, Hak Teâlâ bu mazereti izâle etmek için, o esnada Hz. Muhammed (s.a.v)’i göndermişti. Bu husus âyette “Bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azap habercisi gelmedi” demeyesiniz diye” ifadesiyle anlatılmaktadır. Yani, “Biz, bu fetret döneminde o peygamberi size, “Bu vakitte bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azap habercisi gelmedi” demeyesiniz diye gönderdik” demektir.
Sonra yüce Allah, “İşte size rahmet müjdecisi de, azap habercisi de geldi artık” buyurmuştur, Bu sebeple bu manîniz zail oldu ve mazeret kapısı kapandı.2
İmam-ı Rabbâni (k.s.) oğluna hitâben yazdığı mektubunda şöyle der:
“Ey yavrum! Bu fakir, çok geniş ve çok derin düşünüyorum da, Peygamberimizin (s.a.v.) haberi yetişmeyen/tebliği ulaşmayan, yeryüzünde, hiçbir yer kalmadığını anlıyorum. Bütün dünyanın, Onun davet nuru ile güneş gibi aydınlandığı görülüyor. Hatta duvar arkasında bulunan, Ye’cûc ve Me’cûc’e bile ulaşmış bulunuyor.”3
Bugün İslâmiyet her tarafa yayılmıştır. Fetret devri diye bir devir veya yer yoktur. Teknolojinin, iletişimin, haberleşmenin çok geliştiği bir zamanda, İslamiyet’ten hiç haberi olmayan kimseler yok gibidir. Günümüzde böyle yerlerin olduğu bir an için düşünülecek olsa bile onların bu durumuna fetret devri denmez, İslâmiyet’i duymayan yerler denebilir. Bunların durumu İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam-ı Mâtüridî’ye göre, sadece akıllarıyla Allah’ı bilip bilmemekten ahrette hesaba çekileceklerdir. Eş’arilere göre ise kendilerine tebliğ ulaşmamış kimseler bundan da mes’ul değildir. 4
Bu kimselerin uhrevi durumu için İmam-ı Rabbani (k.s.) şöyle demiştir: Dünyanın bir yerinde yaşayıp da, dinden haberi olmayanlar, imanlı olmadıkları için Cennete girmezler. Allah’ı, Cenneti, Cehennemi duymadığı ve inkâr etmediği için Cehenneme de girmezler. Dirildikten ve hesaptan sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok edilir. 5
1 Diyanet Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, c. 2, s. 456 ve ayrıca Taberî, c. 3, s. 331-332; İbn Atıyye, c. 1, s. 463-464; Râzî, c. 8, s. 114-116, Zemahşerî, c. 1, s. 198 bkz.
2 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 429-432
3 İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 259. Mektup
4 Redd-ül-muhtar
5 Mektubat-ı Rabbanî, Feraid-ül fevaid
(Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)
SAİD NURSİ’NİN VERDİĞİ ‘ŞEHİT’ HÜKMÜNÜN AKSİNE ‘ZULME UĞRAMIŞ HRİSTİYAN’LARIN DURUMU NEDİR?
Said Nursi’nin ifadeleri: “Hatta mazlumlar kâfir bile olsa, çektikleri belalardan dolayı âhirette ilahi rahmet hazinesinden mükâfatları vardır, ne dinden olurlarsa olsunlar bir çeşit şehit hükmündedirler.” (Tarihçe-i Hayat, 261.)
“Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi’ye (s.a.v.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir.”
Said Nursî şöyle devam eder: “Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahatinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakîkatten haber aldım.” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1615)
Kelime-i tevhid, yani îman, mizanda en ağır gelen şeydir ve terazinin diğer kefesinde ne kadar büyük günahlar olursa olsun –günahlarının karşılığı azâb görse de- neticede o kişi “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Resûlullah” dediği için cennete gider. Bunun tersi olan îmansızlık da terazide öyle ağır basar ki, terazinin diğer kefesinde ne kadar iyi ameller, belalar, musibetler olursa olsun bu kişinin terazisindeki küfrün ağırlığını kaldıramaz.
Meselâ besin değeri yüksek, çok faydalı bir yiyeceğin içine az miktarda ölümcül zehir katılırsa, bu yiyecekteki vitamin ve minerallerin vucuda getireceği fayda, zehirin etkisini ortadan kaldırmaz ve o kişi ölür.
BÜYÜK ÇELİŞKİ
Burada Said Nursi’nin kastettiği mazlum ve masumdan kasıt, ortaçağda kilisenin zulmettikleri midir? Yoksa kapitalizm heyulasından sonra sömürülen, ezilen hıristiyan toplumları içindeki halk kitleleri midir? Bilmeden, ne olduğunu anlamadan müslümanlara karşı savaştırılan hıristiyan kimseler midir? Mamafih bunlardan özel olarak bahsedilmektedir. Masum ve mazlum hıristiyanlar elbette vardır ama kimler kastedilmektedir? Eğer ezilen halk kitleleri ise, onların çoğu ateist ve Marksist oldular. Komünistler dahil, bunlar da mazlum ve masum sınıfına girerler. Girebilirler ama bunları Müslümanlığın şehitlik ve -ahirette mükâfat anlayışıyla mukayese etmeye gerek var mıdır? Eğer Müslümanlığa yakın bir itikat ve hayat tarzı üzere yaşayan hıristiyanlar kastediliyorsa, “kâfir bile olsalar” neyi ifade etmektedir?1
ALLAH VE RESÛLÜ (S.A.V.) CENNETE GİRMENİN ŞARTLARINI BİLDİRMİŞTİR
“Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, Yahûdî olsun, Hıristiyan olsun, bu ümmetten beni duyup da getirdiğim Kitab’a îmân etmeden ölen kimse mutlaka cehennemlik olur.” (Müslim)
Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Resûl’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir. Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz; ondan başka günahları, dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa s. 115-116)
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları O Resûl’e, O Ümmî Nebî’ye uyanlar (var ya); işte O (Peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz (ve güzel) şeyleri helâl, pis (ve zararlı) şeyleri haram kılar. Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nûr’a (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın (gönderdiği) elçiyim. Ondan başka ilah yoktur, O, diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve O’nun Ümmî Resûlü’ne, Allah’a ve onun kelimelerine gönülden inanan Rasülü’ne îmân edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf s. 157-158)
Bazı kâfirlerin zulme uğramış ve dünya hayatını sıkıntılarla tamamlamış olmaları, ancak diğer kâfirlere göre daha hafif bir azâba uğramaya sebep olabilir. Kâfirlerin bu dünyadaki çektikleri sıkıntı, ne kadar çok olursa olsun âhiret azâbı yanında hiç mesâbesindedir. Nitekim Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyete göre Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurmuşlardır.
1 Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen
(Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)
SAİD NURSİ’NİN ‘ÎSEVİ DİNDARLAR’ ‘ÎSEVÎLİK DÎN-İ HAKİKİSİ’ GİBİ TABİRLERİ KARŞISINDA İSLAM’DAN BAŞKA ‘DİN’LERİN DURUMU NEDİR?
‘..dinsizliğin azametli heykelini ve fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki, o ruhanîler din-i İsevî’nin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek.” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, I,887)
‘Said Nursi’ye göre Avrupa ikidir: Birincisi, “İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle (!) hayat-ı içtimâiye-i beşerîyeye nâfi (toplumsal hayata faydalı) san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden”, diğeri ise, “felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek beşeri sefahate ve dalâlete sevkeden”9 Avrupa’dır. ( Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996 I,642.)
Kaynak: Din Tahripçileri
http://dintahripcileri.com/dinlerarasi-diyalog-fitnesi/