Eşya Telakkisi ..

Eşyayı anlamak aynı zamanda manayı anlamakla mümkündür. ‘Nasıl’ kadar ‘neden’i anlamak da çok ama çok önemlidir.

Türkiye - 07-10-2012 12:23

Düşünceleri büyük yapan ne onu ortaya atanlar ne de onu destekleyenlerdir. Düşünceleri büyük yapan mahiyetleridir. Düşünce mahiyetinin en büyüğü, en kıymetlisi, en derini ve tüm kainatı etkileyebilecek olanı ise eşya telakkisi getirendir.
 
Bir düşünce size ne yapmanız ve ne yapmamanız gerektiğini söyleyebilir. Bir düşünce size neyi düşünmeniz gerektiğini de söyleyebilir. Bir düşünce politik, edebi, dini veya başka bir mahiyette tezahür de edebilir. Ama büyük düşünceler eşyayı, maddeyi, varlığı, neden sorusunu cevaplıyorlarsa ve telakkileri bu minvalde cereyan ediyorsa büyüktürler ve büyük kalırlar.
 
Tarih boyunca pek çok düşünce, fikir, akım, nazari yönden mevcudun üzerine konuşulan, işlenen, anlatılan, yazılan ve oluşturulana ‘ek’ olmak üzere ortaya çıktı. Sosyal bilimlerin sarmal ve bütünleşik ve bir öncekinin üzerine eklenen ilerleme grafiğinin bir parçası oldular. İşte sırf bu yüzden dahi küçük, sığ, her şeyi kapsamayan, dar ve yetersiz oldular ve öyle kaldılar. Yüzyılları delip geçemedikleri gibi vazgeçilmez de olmadılar.
 
Eşya telakkisi getiren düşünceler bu kısır, sığ, dar ve yetersiz tanımların, algılamaların ve değerlendirmelerin tamamının dışında kalırlar. Zira eşya konusundaki nazar bizatihi varlığın kendisine hatta onun özüne yönelmiştir. Cevheri yakalamaya yönelen bir arayış, arayışın içindeki arama ve bulma aşkı, eşyanın maneviyatının içine saklı ama bir o kadar açık cevheri gösterme hali büyük bir nazariyatın temel taşlarını tek tek ve aynı zamanda bütüncül olarak oluşturur.
 
Eşyayı anlamak aynı zamanda manayı anlamakla mümkündür. ‘Nasıl’ kadar ‘neden’i anlamak da çok ama çok önemlidir. Eşya bir gerçekse bu gerçeklik varoluşsal gerçeklikle sınırlı değildir. Bir eşyaya müşahade etmek nazari itibarla özneldir. Bu öznellik gerçekliği ve var oluşu zedelemez. Fakat ve ne yazık ki eksik bırakır.
 
Nesnel bakış açısı, öznel bakış açısıyla birlikte hem öznelliği tartar ve sorgular hem de ‘neden’i varlığın tecelli ettiği ‘hal’in içinde sorgular. Sonuçlar da bulur elbette. Bulduğu sonuçlar doğrulanabilir, sorgulanabilir ve tekrar tekrar bilgi alınmak istendiğinde bazen aynı bazen de şartların durumuna bağlı olarak benzer sonuçlar verecek mahiyettedir. Havanın sıcak olmasının ya da soğuk olmasının, yağmurun, toprağın ve diğer varlıkların eşyaya etkisi açıklanabilir durumdadır. Bunların bir araya gelişi ve sistemli bir şekilde sunumu bilimsel verileri oluşturur.
 
Bilim, sahip olduğu metotlarla varlığın ‘kün’ haliyle; önceki durumunu, mevcut durumunu ve sonraki durumunu izah edebilir durumdadır. Rüzgarların yönlerinden, bitkilerin yağmurla topraktan çıkışına, ağaçların yaprak vermesinden çiçeklerin açıp meyvelere dönüşmesine suların bulutlardan akıp nehirlere, oradan da denizlere karışmasına kadar duyu organları ile algılanabilen hemen her şeyin bilimle izahı kabildir.
 
Yaratılış, ezeli ve ebedi bir süreçtir. Olmayanı varlığa büründürmek yani “kün feyekûn” büyük bir hikmetle eşyayı tanımlamayı yine yaratılışa uygun ve belirlediği sınırlar dairesinde mümkün kılmıştır. Eşya büyüklüğü, küçüklüğü, sıcaklığı, soğukluğu, tatlılığı, ekşiliği ve diğer özellikleriyle tanımlanabilir ve açıklanabilir.
 
Bilimin izahatları eşyayı görünüşte anlamamızı sağlasa da cevheri çok cüz’i ölçüde verir. Zira cevher buzun soğuk, ateşin sıcak, meyvenin tatlı, havanın geçirgen olmasından daha farklı bir olgudur. Eşya telakkisi de işte bu cevheri bulmaya ve anlamaya çalışmak olduğu ölçüde değerlidir ve büyüktür. Mevlana düşüncesini büyük, derin ve değerli yapan da eşya telakkisine sahip olmasıdır.
 
Eşya ve Bütün
 
İnsanoğlu kendisine verilen akılla her dönemde kendisini yaratılanların merkezine koymaya gayret göstermiştir. Bu gayret kimi zaman olumlu sonuçlar verse de çoğunlukla kibir ve hırsla diğer yaratılanlara zarar verici bir mahiyete bürünmüştür.
 
İnsan, düşünür ki o her şeyin merkezinde, her şey onun elinde ve isterse yaşatır, isterse öldürür. Bu kibir eksenli düşünce insanı diğer mahlukat içinde zarar veren bir noktaya getirmiştir.
 
Bunlarla birlikte insan düşünmemiştir ki, o aslında sayılamayacak çokluktaki yaratılanın içinde bir parçadır ve her bir yönden diğerlerine diğerleri de ona eklemlenmiştir. Bakara Suresi’nin 26. ayetindeki; “Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez.” ifadesi de bir yandan hiçbir yaratılanın boşuna yaratılmadığını göstermekte diğer yandan insanın yaratılanlarla birlikte bir bütünün parçası olduğunu göstermektedir.
 
Eşyayı telakki eden hangi derinlikte bakarsa baksın eşyanın bütünde bir parça, parçanın bütünden ayrılmaz bir zerre olduğunu nazarından çıkaramaz.
 
Eşyanın Zaptı
 
Eşyayı doğru telakki etmek demek eşyayı anlamak demektir. Eşyayı anlamak demek eşyayı telakkiye uygun ve cevhere hakaret etmeden ve zarar vermeden zaptetmek demektir. Eşyanın zaptı bugüne kadar hep eşyanın yanlış, hayra değil şerre yönelik telakki edilişleriyle mümkün olmuş ve insanlığa da fayda getirmemiştir.
 
Eşyanın zaptı, eşya telakkisinin zaptı, büyük bir medeniyet inşasının maneviyatının zaptıdır. Kalbi nazarın cevheri sezmesi, görmesi, anlaması ve onun ayrılmaz bir parçası olduğunu bilerek hareket etmesi, bir ve bütün olarak ayrık duranları, cevheri tağyir etmeye çalışanları yıkması ve huzur ve sükunu tesis etmesi demektir. Çünkü zaptı bilen cevheri bilendir. Cevheri bilen eşyayı doğru telakki edendir. Cevher bizde ize araz zaten bizimdir.
 
Yeni Bir Tarz Geliştirmek
 
Bugün itibariyle; eşyayı Mevlana düşüncesiyle telakki eden, bir bütün içinde olduğunu bilerek eşya nezdindeki kibrini cevherden beslenerek silen, eşyanın zaptını cevher ve telakki nazariyesinden sonra oluşturarak ve tüm bunları İslam’ın tüm kainatı içine alan nur-u uhde-i manevisinden ve Anadolu’nun, her köşesine yayılmış uhde-i maddisinden beslenerek ve “cevher bizdedir, araz da bizimdir; aşk ruhumuz, samimiyet bedenimizdir ve bizim olduğumuz yer dünyanın merkezidir. ” diyecek bir tarzı geliştirmek bizi biz ve aynı zamanda bizi büyük yapacak tarzdır.
 
Yüzyılın başında Marks, bütün dünyayı kasıp kavuran ve bir asır sürecek hengameyi oluşturan paradigmasını inşa ederken temel felsefeyi daha yolun başında: “Filozoflar sadece dünyayı değişik biçimlerde yorumlamayı tercih ettiler; söz konusu olan onu değiştirmektir” diyerek özetliyordu. İşte bu fikir, dünyayı değiştiren eski ve yeni bütün hareket ve doktrinlerin temel kodu olmuştur.
 
Değişim kavramı, bir bütün halinde dönüşüme doğru yanlış bir orantının peşinden sürükleniyor. Freud’un başlattığı batı açısından hayvani ruha doğru seyreden süreç Kafka’da böcekleşerek tamamlanırken aslında temel bir nokta yakalanmaktaydı. Nietszche ise bunun en net tanımını yaparken batıya kaybettiği şeyi öğretiyordu. Alt ve üst insan tipolojisiydi bunun adı. Mezarından çıkan Eflatun bu noktada son sözünü söylemiş ve herkesten olmazın sırrını, bir kriptoya sıkıştırarak vermişti kendi medeniyetinin aydınlarına. İki yüzyılda açılabilen bu kripto Doğu için pandoranın kutusu Batı için yeni bir medeniyetin tohumları haline gelmekteydi. Hindin kastından, Arabın aşiretinden ve Farsın mollasından farklı bir sırdı bu. Marks bu süreci başlatırken ortaya koyduğu değişimim temel argümanlarını son merhalede sonuca şöylece bağlıyordu: “Devrim ve profesyonel devrimciler…”
 
“Bir şey koptu bizden her şeyi tutan bir şey” denilen aslında böylesi bir değiştirme fikridir. Yeryüzündeki bütün dava adamlarının temel fikriyatının özünde aslında mevcut olan maya budur. “Bir elime ayı öbür elime güneşi verseniz ben davamdan vazgeçmem” diyen zatın iç muhasebesinde yatan fikriyatın özü de yine budur. Dik durduğu anda dünyanın direği haline gelen Müslümanların, mevcut haliyle dünyayı avucuna koysan kazanacağı bir yer yoktur. Müslüman’ın mevzusu değiştirmektir. Bunun yolu da insan unsurunun kalite temelinde şekillendirilmesidir. 
 
Cevherin ve arazın milletimize akseden halinin tespitidir bu noktada mevzumuz. Bu minvalde Mevlana bu milletin cevheri ahmaklık ise arazıdır. Buradan hareketle Mevlana’nın bir entelektüelden daha fazla bir şey olduğunun ifadesinin zamanı gelmiştir ve geçmektedir.
 
O dönem için yeni bir medeniyetin inşasının temel taşı olan Mesnevi, yazılmış olduğu dönem, yazanı, okuyanı ve etki alanıyla birlikte canlı bir metin olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir işgal dönemi eseri olması hüviyetiyle aslında bir mücadelenin temel kodlarını Türk milletinin önüne apaçık koymuştur. Moğol istilası altında ezilen Anadolu’ya cihadın temel felsefesini öğretmiştir bu bakımdan. Fakat bu noktada atlanmaması gereken ayrıntı cihadın cehd kökünden türeyen ve sözlüklerde “Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek ve her alanda yüksek gayret göstermek” Olarak karşılığını bulan bir manayı içerisinde mahfuz bulundurmasıdır. Hz. Peygamberin harp dönüşü sahabelerine “küçük cihad bitti asıl büyük cihad şimdi başlıyor” hitabında karşılığını bulan bir telakkiyle karşılaşıyoruz. Kısacası Mevlana’nın insanlığa bıraktığı en büyük fikir hoşgörü değil cihaddır.
 
Tanım ve yorum arasındaki mesafeyi kat edebilmekten geçiyor bütün mesele. Determinizmin içerisine bodoslama dalan fikir adamlarımızın böyle bir yolu ortaya çıkaramayacağı gayet açık bir biçimde önümüzde duruyor. Bir nedensellik zinciri içerisinde değişim fikrini dünyanın değişimine endeksleyen ve hiçbir noktada fail konumda olmayı beceremeyen bir almazlıklar manzumesinde yuvarlanmak kaderimiz değildir. Dolayısıyla bazı kavramlarımızı yeniden değelendirmemiz gerekiyor. Hz. Peygamber’in bahsi geçen harp sonrası ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar görmemiz lazım her şeyden önce.
 
Klasik manadaki okumaların sadece ibadet olarak anladığı nefis terbiyesi kavramını bir daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Dinin algılanış versiyonlarından bir tanesi olan genel çerçeve içerisinde İslam tasavvufu, enformasyonun hızlı akışı içerisinde, bir magazin edebiyatı halini almaya başladı. “Kitap okuyarak yüzme öğrenmeye kalkışmak” olarak tabir edebileceğimiz bu derin yanılgının idrakimizi kirlettiğinden çok da haberdar değiliz.
Tasavvuf, tarikat vasıtasıyla bir eğitim ve ruhi gelişim silsilesiyle verilen müfredatın genel bir tarifidir, desek çok fazla yanılmış olmayız. Nitekim bizim bugünkü açıyla algıladığımız şeyh kavramı geçmiştekinden çok farklıdır. Tarihteki bu sahaya dair ayrıntıları iyi okuduğunuzda ve eski dönemde Ahi tekkelerindeki genel sistematiğini incelediğinizde bir semer ustasının Ahi şeyhi sıfatıyla anıldığını görürsünüz. Şeyhlik bir keramet gösterisinden sonra hak edilen bir makam değil, hayat boyu çalışma ve belli alanlarda uzmanlaştıktan sonra elde edilen bir makam hüviyeti gösterir. Ciddi bir dini eğitim vardır ama, din adamı kavramı o döneme çok uzaktır. Bu durumun birçok örneğine Asr-ı Saadet’te de rastlamak mümkündür. Rivayetlerde Halid Bin Velid’den bahsedilirken bildiği ayet sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi fakat o sahabelerin en büyüklerindendi. Diye bahsedilir. Çünkü onun vazifesi ilim öğrenmek değildir. Bu zat 100’ün üzerinde savaşa girmiş ve Hz. Peygamber’le yaptığı da dahil hiçbir savaşta yenilmemiştir. Ne acıdır ki bugün bu zatın ne devlet adamlığı ne de savaş stratejileri hakkında tek bir eser dahi bulamazsınız. 
İkinci ciddi yanılgımız ise birer egzotik eser değerlendirmesiyle okuduğumuz eserlerin, ruhuna nüfuz edemeyişimizdir. Hep bir başkasına söylemek ve anlatmak üzere öğrendiğimiz şeylerin zerresini dahi kendi nefsimize uyarlayamıyoruz. Bu manada binmeli ki; marifet şuura dair bir bilgidir ve kitap okuyarak bu sahada gelişme kaydedilemez. Yani iki tür bilgiden birinin bir diğerinin metoduyla öğrenilmesi mümkün değildir. Velhasıl tarikat bir yoldur. Fakat yol tarikat değildir. Tarikat çiledir, eğitimdir ve ihlastır derin kitaplar okuyup hoş hayaller kurmak değildir.
Bütün bunların ışığında söyleyeceğimiz en bariz hakikat şudur: “Mevlananın en büyük eseri mesnevi değil Türk milletidir.” Milli insiyatifimizi bir makineye benzetecek olursak Mesnevi Türk milletinin kullanım kılavuzudur. Kullanım kılavuzuna büyük eser denmez. Dolayısıyla Mevlana’yı gerçekten anlamak için Türk milletiyle ruhen ve bedenen bir illiyetiniz olmak zorundadır. Yoksa son 300 yıllık tarihimiz içerisindeki bunca badireye rağmen neden yıkılmadığımızı anlamak mümkün değildir.  Bu bakımdan Mevlana’nın kendi dönemi içerisinde icra ettiği misyon fırtına karşısında Nuh’un gemisinin tekrar inşa edilmesidir. Nitekim yeni bir medeniyet kurulacaktır ve bu medeniyetin zihin kodları bütün madde ve mana hatlarıyla tekrar inşa edilmek zorundadır. Orta Asya’dan akıp gelen Türkmen kitlelerin yeni ve medeni bir dünya görüşüne adapte edilmesi ve çok ciddi bir inisiyasyon sürecinin başlatılmasıdır onun meselesi.
 
Medeniyet kavramının onu oluşturan milletle olan bağı tam bir geçişkenlik arzetmemektedir. Medeniyetin argümanları bir milletin en üst düzeydeki zekasının ve problem çözme yeteneğinin bir izdüşümüdür. Dolayısıyla fırtına karşısında inşa edilen geminin içerisinde taşıdığı insan profili medeniyetlerin zekasını ortaya koymaktadır. Medeniyetler çatışması tezinin sahibi Huntington’un günümüz Türkiye’si için yaptığı analiz bize 300 yıllık yenilmişliğimizin bir raporunu vermektedir. Şöyle diyor Huntington: “Türkiye kararsız ülkeler statüsündedir.” İşte bu yüzden inşa ettiğimiz gemide kimin ne şekilde yer alacağından dahi haberdar değiliz. Mevlana yolunda yeniden inşa etmeye başladığımız medeniyetin gemiye alınacak olanları medeniyetimizin zekasının en üst düzeyini taşıyabilecek keyfiyete haiz olanlarıdır.
 
Evet artık bir karar vermemiz gerekmektedir. Fakat bu seçim Doğulu ya da Batılı olmak noktasında değil “Doğu da Batı da Allahındır” sırrınca bir hareketin hayatiyet kazanması noktasında olmalıdır. Seçim şudur: Biz Mevlana’yız, biz Müslüman’ız ve biz Türk’üz. Eğer bu seçime evet diyebiliyorsak bilmeliyiz ki; “Türk’ün mevzusu olmak ya da ölmektir.” Mevlana’nın kurduğu medeniyet Doğu ya da batı değil merkez medeniyettir. “Zaman bendedir ve mekan bana emanettir” dedirten telakkidir. İşte bu yüzden ki bu topraklarda değer üreten herkes ürettiği değeri cihanşumul bir telakki içerisinde meydana getirmelidir. Fakat bunun için gereken her şeyden önce yeni bir sayfa açmaktır. Öncelikle şu özeleştiriyi açıkça ve haykırarak yapmamız gerekiyor.
 
Biz geride kaldık ve bize hakim olanların hakimiyet sahasını dahi tespit edemiyoruz. Batılılar tarafından bize aktarılan kavram kargaşasında bizim topraklarımızda gazoz ağacı mesabesinde olan fikirleri biraz daha anlayabilmenin cengaverliğini güdüyoruz. Kendilerinin yaptığı yolda düşmelerini bekliyoruz. Peki çözümümüz ne? Beş asırdır dünyayı şekillendiren hangi fikre öncülük etmişiz? Batının yaşadığı ekonomik buhrana “kapitalizm dünyayı mahvetti” “İslam’ı seçmediler böyle oldu” gibisinden avuntuları peşpeşe sıralayanlar, İslami iktisat diye çırpınanlar bir tane olsun eserle dahi İslam’ın iktisadi boyutunu bir doktrin haline getirmek şöyle dursun açıklayabildiler mi? Hala sahabeler hurmaları şöyle bölüşürdü diye salya sümük akıtanlar ve hurma bölüşüm esasını ekonomik doktrin olarak savunanlar hangi mecranın değirmeninde öğütülüyor farkında mısınız? Eğer üzerine bugün bile hala taş konulabilen bir bina bulabilirseniz hep birlikte gidip secdeye varalım o kutlu mabede.
Batının iki asır önce sanayi devrimiyle birlikte ürettiği fabrika tipi insan modeline, biz hala bugün bile ulaşabilmiş değiliz. Maddelerin ve bir sonuç numunesi olarak makinelerin kafasını yeni bir boyuta soktuğu batı insanı, toplum nizamını da bu makine işleyişine bağlı bir şekle sokarak dünyayı avucunun içine almıştır.
Bizimkilerin “maddede kazandı, manada kaybetti” diyerek kendilerine bir kaçış noktası ürettikleri bu dönemin genel analizini yaparken önce şunu söylemek gerekir ki; batıda üretilip burada üretilemeyen her türlü bilim ve teknoloji ürününün hesabı bütün aydınlarımızdan Allah tarafından sorulacaktır kanaatindeyiz. Tembelliğin maskesi tevekkül, akılsızlığın maskesi ruhçuluk değildir.
Öz itibariyle hakikatin bütün vuzuhlarıyla hayatiyet bulduğu bir medeniyet telakkisi ve sadece camileri değil hayatın bütününü kucaklayan bir din telakkisinden bahsediyoruz. Mesnevi’de olduğu üzre hayatla inanç arasındaki yüksek geçişkenliği hayata geçirmenin telaşındayız. Bunun yolu hakkın ihsanına tabi olmak ve “emrolunduğu üzere dosdoğru olmaktır.” Peki bu ihsanın mahiyeti nedir sorusunun cevabını Şeyh-i Ekber şöyle veriyor:
 
İhsanın üç mertebesi vardır:
 
“Birincisi: manayı lügavisidir ki lazım olan şey için lazım olan fiili lazımı vech ile işlemektir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Harben küffarı kısasan katili öldürdüğünüz vakit güzel öldürünüz”
 
İkincisi: “İhsan Rabbini görür gibi ibadet etmendir” buyrulur.
 
Üçüncüsü: Rabbini her şeyle beraber ve her şeyde müşahede etmektir.
 
Kısacası “Hikmet ile ihsan arasındaki rabıta zahirdir. Zira hikmet lügaten bir şeyi yerine koymak demektir. Ve bir şeyi yerine koymak ise lazım olan bir iştir. Ve ihsan ise lazım olan bu işi lazımı vechile yerine getirmektir.”
 
İhsanın mahiyetini tam olarak çizilmiş olduğu şu noktada belirtmek gerekir ki burası bir imtihan yeridir ve iyi ve kötünün aynı şartlar altında imtihana tabi olması söz konusudur. Gökten ordu bekleyerek hayatını sürgit devam ettiren bir telakkinin Mevlana ile ne inanç ne de hayat tarzı bakımından bir alakası yoktur. O mesnevisinde bunu çok net bir ölçüyle verir. Bu ölçü liyakat, çalışkanlık ve uyanık bir zekanın portresi olan ayvazlıktır. Ayvazlık yapılacak olan işi yapılması gereken zamanda, yapılması gereken mekanda ve yapılması gerektiği şekilde yerine getirmektir. Ayvazlık Mevlana’nın Türk milleti için kıstas olarak verdiği insan profilidir. Mevlana bir proje ve inisiyasyon dahilinde yeni bir insan peşinde koşmuştur. Nitekim Fihi Ma Fih’te şöyle der:
 
“Hani mayası temiz bir gönül ehli, birisini dövse, başını, burnunu, ağzını kırıp dağıtsa herkes, bu adam mazlum der; fakat gerçekte hiç de zulüm görmemiştir o. Zâlim, gereken işi yapmayan adamdır.”
 
İşte bu yüzden ki fırtınadan şikayet edenler fırtınaya karşı yapılması gerekeni yapmadıkları için mazlum değil zalimdirler. Daha önce belirttiğimiz gibi bilmeyen değil bilen mesuldür. Bu ölçüyü Hz. Peygamber Taif’te taşlanırken Cebrail’e karşı veriyordu. “Onlar bilmiyorlar.”
 
Bu hakikatin ışığında şunu açıkça bilmek gerekir ki Mevlana’nın meselesi var olanın başka bir şeye tahvilidir. Moğollardan intikam almak değildir meselesi. O “ İksirin tesiriyle bakır altın olmaz deme” diyen zattır. “Ne olursan ol yine gel” demesi de yine bu hakikatin ışığıyla aydınlanmıştır.
 
Günümüz açısından kötünün iyiye tahvili ve yapılması gerekenin yapılması ancak ve ancak 30 dünya yılı mesafesindedir.
 

Doğru okuma zemini derneği
"''1. Neşvegah'ı Sufiyane: Mevlana, Mevlevilik ve Mesnevi'' Sempozyumu

Günün Diğer Haberleri