Printer İçin Köprüden Önce Son Çıkış
Cemiyette bir kadeh rakı ısmarlar belki diye dün kavga ettiğinin o an eteğini öpen, “meslek size ona buna vurmak-geçirmek, anlayış gösterin” deyip sırıtabilen ve hala “şu kadar yıldır gazeteciyim” diyebilen ve bir kısım diğer “medya” tarafından alkışlanan “kazeteciler” varken;
Türkiye - 22-09-2012 13:06
BEN GAZETECİ DEĞİLİM
Çatlak bir otobüs camı arkasından boş ve sıkılmış gözlerle bakınıyordum etrafa. Tam önümüzdeki kareyi görene kadar sürdü bu boşluk.
Tezgahta, bahçe salatalıkları… Arkasında gençten bir kadın… Kucakta henüz kırkı çıkmadığı belli bir bebe, yanında bir yaşını doldurmamış kardeş!... Ve oraya buraya koşuşturan bir baba…
Ön koltuktaki yolcu teyze kızıyla konuşuyor: “Cık, cık cık, şuna bak yaa… Daha çok küçük çocuklar, elden ele veriyorlar bebeği, yazık ama… Sefalet bu!”…
Teyze bu kareden sefalet görüyordu… Bir daha baktım ben de… Sefalet dışında her şeyi görmüştüm oysa… Mesela çaresizlik görüyordum: İki bebeye rağmen annenin de çalışması gerekliliğini… Bebeleri bırakacak hiçbir yerin olmadığını, bir dost bir arkadaştan bile yoksunluğu… Ama aynı zamanda sevgiyi ve omuz omuzalığı… Her durumda eşine destek vermeyi, kucağında iki çocuğuyla kocasının yanında olmayı, karısının bu fedakarlığına minnetkar bakışları… Ve ön koltuktaki teyzenin tezgaha “mama alırsın” diyerek bıraktığı on lirayı ne yapacağını bilemeden de olsa cebine atmadan
(karısının cebindekileri çalanları da görmüşlüğümüz, bebelerinin süt parasını içki masalarında kadınların cilvelerine bırakanları da yaşamışlığımızdan olsa gerek) şaşkınlık dolu bakışlarım arasında karısının yelek cebine sıkıştıran sadakat dolu bir emekçiyi…
Elim gayri ihtiyari çantamda her daim taşıdığım fotoğraf makinesine gitti. Aşağıda gördüğünüz kare görüntülendi ve yanımdan bir ses:
“Gazeteci misin abla?”
Henüz kafamı çevirip cevaplamama fırsat kalmadan akın etti düşünce hızıyla hayatımın sahneleri beynime…
Gazeteci miydim?
…………………
Samsun matbuat dünyası yedi sene boyunca lise hayallerimi gerçekleştirdiğim bir konukseverlik göstermişti. Ekip gazetesiyle başlayan bu süreç bu alana az buçuk bulaşmış hemen herkesle ahbablığa, dostluğa, hatta kardeşliğe kadar gitmişti. Para verilemediği için muhabirler gazetelerden sapır sapır dökülürken işler ben ve birkaç kişiye kaldığı dönemlerde, gazetenin internet bağlantı parasını bile devlet memuru maaşımdan öderdim. Spor haberine kadar her tür haberi yapar olmuştum bir yıl geçmeden. Titrimiz köşe yazarıydı da yaptığımız iş her şeydi. Görselden kültür sanata, spordan reklama kadar…
Kendi gazetemi, (sıfatına gazeteci diyen birinin üstüne olmak kaydıyla), kurana kadar çoktan öğrenmiştim hem gazeteciliği hem de her türlü -P-erakande –İ-htiyaç –Ç-arelerini…
İşimin başından doğum sebebiyle ayrılmak zorunda kaldığımda, şirketi bir uçkur düşkünü, şeref yoksunu ile onun etrafında uçuşan dişi akbabalara bıraktığımın farkında bile değildim, hatta bunu rüyamda görsem tersine yorardım…
Evime, arabama, şirketime hatta maaşımın tamamına gelen hacizlerden ve tüm bu batağı bir bebeyle babamın üstüne yıkıp soluğunu metresinde alan(yine de Allah affetsin, vicdanı cehennemi olsun) bir “onur abidesi-ilke düşkünü!”nden kurtulup çıkabilmiştim.
Peki ya ben Gazeteci miydim?
Bu işin fakültesini okumuş yani diplomalı-okullu olan, şu camiada parmakla sayıldığına göre, “alaylı” olmayı hesaba katmadan varsayıyorum;
Bu kadar çilesini çekmeme,
Her alanını bilmeme,
Her kazığını yememe,
Her cins insanını görmeme,
Şu an okullarda yayın-iletişim dersi vermeye yetkili görülmeme,
Her ilkesini bilip uygulamaya ve uygulatmaya çalışmama,
RAĞMEN…
Hala ortalıkta gazeteciyim diye dolanan “dolandırıcılar” varken;
Gazeteci sanılan ve prim verilenler, “toptan haber” tüccarıyken;
Bir sayfa kitap okumadan kendini okur göstererek sövgü düzme ile köşe yazarlığı yapanlar bu mesleğin direğini (ucunu nereye sokacaklarına kendilerinin karar verdiği) taşıyorken;
İki kelimeyi bir araya getiremeyen yerelcilerin yaptıkları gazeteler yüzünden okul çağı çocuğuna gazete okumak yasaklanmışken;Cümlemiz alaylı olmasına rağmen, ortaokul terk alaylı adi suç sabıkalı “gasteci”nin, ticaretten alaylı bir diğer gazeteciye “kazeteci” diyerek koltuk kavgasını iyice bayağılaştırması haber değeri taşımışken;
Hayata tutunamamışlığını, öfke ve kinlerini, hayatta başarmış ya da öyle görünen herkes üzerine, ellerindeki kalemleri kullanarak kusan gazeteciler hala Samsun’da iftar yemeklerine çağırılıyor ve mafyacılık oyunları ciddiye alınıyorken;
“Gazetecinin parası pul karısı dul olur” beyliği sırf gerçek olsun diye tüm emanet şirket ve paralara ihanet edip batıran, tüm karılarını er ya da geç boşayanlar hala “gazeteciliğin ilkelerinden” bahsedip şerefli takılabiliyorken;
Cemiyette bir kadeh rakı ısmarlar belki diye dün kavga ettiğinin o an eteğini öpen, “meslek size ona buna vurmak-geçirmek, anlayış gösterin” deyip sırıtabilen ve hala “şu kadar yıldır gazeteciyim” diyebilen ve bir kısım diğer “medya” tarafından alkışlanan “kazeteciler” varken;
Samsun’daki suç oranı ile ilgili ahkam kesip emniyete akıl veren bazı(!) köşe yazarlarının kişisel dosyasında işlemediği adi-siyasi suç kalmamışken;
Diye geçti gözümün önünden…
Ve dudaklarımdan dökülüverdi;
“BEN GAZETECİ DEĞİLİM” cümlesi…