Rezidans İnşaatında Oynayan Çocuklar
Mahallesinde sek sek oynayan çocukların oyununu bozan arabalar girmeseydi sokağımıza, ne eve tıkılıp kalırdı çocuklar ne de eften püften sebepler yüzünden birbirine gönül koyardı komşular
Tarih - 23-12-2012 11:45
Modernizmin içinde boğulup kalan bir İstanbul’da yaşıyoruz; ruhunun inceliğini köreltmişler olarak.
İstanbul’u ‘ucube binalar şehri’ gibi göstermek için elimizden geleni yapıyoruz. Kapitalizmin rüzgarına kapılıp çılgınlar gibi alışveriş yapıyoruz. Ucube binalar içinde deli gibi alışveriş yaparken; bizim için, evimiz için, komşuluğumuz için önem arz eden mahallemizin esnaflarını unutuyoruz. Denize nazır rezidanslarda, boğazı gören, deri koltuklu odalarımızda arka mahallenin çocuklarını unutuyoruz. Büyük yollara bağlanan sokaklardan geçen jipleri gören çocukların hayretten açılan gözlerini göremiyoruz.
Yeni dünya safsatasında hislerimizi, değerlerimizi yitiriyoruz. Yazamıyoruz, yazmıyoruz. Konuşamıyoruz, konuşmuyoruz. Çokça söyleyecek sözümüz varken; biz çokça susuyoruz. Modern inşa sistemlerinin biz fark etmeden içimize ince ince işlendiğini göremiyoruz, fark edemiyoruz. Neden fark edemiyoruz yitirdiklerimizi ve yitireceklerimizi? Neden yabancılaşıyoruz yaşadığımız güzelim şehrin çocuklarına, gençlerine? Yazılan meşk dolu şiirlerle, şiirleriyle rehberimiz olan şairlerle tanımamız gereken İstanbul’u, pahalı araçlara yerleştirilen navigasyon aletleriyle tanımaya çalışıyoruz.
Çıkarıp atmamız gereken at gözlüklerini parlatıp parlatıp tekrardan takıyoruz. O gözlükleri çıkarıp insek insanlarımızın içine, denizi sadece sahildeki çekirdek çöplerini temizlerken gören çöpçü amcamızı göreceğiz. O amcamın akşam evine gittiğinde sobanın etrafına toplanmış çocuklarına anlattığı denizi biz dinlemiş olsaydık, hayatımızın romanını o zaman yazardık.
Sıcak olsun soğuk olsun mahallesinde sek sek oynayan çocukların oyununu bozan arabalar girmeseydi sokağımıza, ne eve tıkılıp kalan çocuklar ne park kavgası yüzünden birbirine gönül koyan dostlar olurdu.
Bir parça tebessüm yeter de artar bile
Mahallenin ortasına yapılan bir rezidansı gördüğümde aklımdan geçen bin bir halden birkaçıydı saydıklarım. İnşaatı tamamlanana kadar önünden defalarca geçtiğim ucube binanın hayatımıza işlediklerini hiç düşünmemiştim. Kimse düşünmüyordur herhalde. Ta ki, o ucube binanın küçücük avlusunda oynayan çocukları görene kadar sürdü körlüğüm. Mahalleye zorla sığdırılmış binadan yer kalmamış olsa gerek, çocuklar küçücük bir rezidans girişine taşımışlar oyunlarını.
Bir köşeden izlediğim tabloda bir de işçi ilişiyor gözüme. Çocukların arasında kalmış, yeni rezidansın ışıklarını döşemekte. Bir yandan da kafasına topun gelmemesi için çocuklarla köşe kapmaca oynuyor. Birkaç haftaya kalmaz birkaç güvenlik diktiler mi o binanın etrafına, korkudan gidemez çocuklar oralara.
Artık bırakalım ucuz rantlar uğuruna inşa edilen binaların planlarını, projelerini. Çünkü yeterlidir güzelim İstanbul’u hissetmeye Mustafa Kutlu’nun sıcacık hikâyeleri. İçtiğimiz kahvenin sıcaklığı İstanbul’un şairleriyle kalbimize ulaşır.
Etrafımıza baktığımızda bizi korkutan ucubeler yerine daha çok gülelim çocuklarımıza, mahalle esnaflarına, arkadaşlarımıza, dostlarımıza. Yetmez mi gönül almak için bir parça tebessüm? Yetmez mi kitaplar rehberimiz olmaya? Yetmez mi şairler ve şiirleri hislerimize tercüman olmaya?
Bence yeter
Hayatın ceremesini çektiğiniz dostları kaybetmemek için gamzelerinizden dökülen bir parça tebessüm yeter de artar bile. Yeter ki biraz olsun gülümseyelim.
Peygamber Efendimize (sav) kulak verelim: “Tebessüm sadakadır.”
Kalplerimizi hissedelim, yumuşatalım. Kalbimizin olduğunu unutmayalım, başkalarının kalplerinin de kırılgan olduğunu hatırlayalım.
Yeniden peygamber efendimize (sav) kulak verelim: “İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur, eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O kalptir.”
Şeyda Karakoç /dunyabizim.com
Günün Diğer Haberleri
haber yazılımı