Soyda Kutsallık Arayanlar

İnsanın kendi soyunu devam ettirme içgüdüsü, var olduğu günden beri temel özelliktir

Türkiye - 21-09-2015 13:11

İnsanın kendi soyunu devam ettirme içgüdüsü, var olduğu günden beri temel özelliktir. Tüm canlılarda olduğu gibi doğanın sürekliliği de bu temel üzerine kuruludur. Bu güdüden bağımsız bir yaşam düşünülemez. Soyun devam ettirilmesi erkek ve dişi bireyin her ikisi tarafından sağlansa da tarihsel gelişim sürecinde, erkek üzerinden soy takibi ve sürdürülmesi yapılmaktadır. Biyolojik olarak erkekle dişi aynı düzeyde öneme sahip olmakla birlikte, sosyolojik olarak çağlar boyunca tüm insanlık bu kural üzerinden olaya yanaşmıştır. İnsanlığın şekillenmesinde temel rol oynayan dinler açısından olaya baktığımızda da bu düşüncenin egemen olduğunu görürüz. Derinlemesine inceleme sonucunda ise böyle bir kuralın mutlak olmadığı, toplumsal yapı gereği uygulamaya gidildiği de fark edilir. Zira insanlık tarihinde dinler, biyolojik evrimin ana hatları ile tamamlanması sonrasında gelişen sosyolojik evrim sürecinin bir sonucudur. Dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte, insanlığın gelişme ve çoğalma aşamasında soy bağlılığının dikkate alındığı görülmektedir. Ancak Hazreti İsa’nın baba tarafından soyunun olmaması ve tamamen annesi üzerinden Meryem oğlu İsa Mesih olarak anılması dikkate değer bir istisna olmaktadır. Benzer bir durum da İslam Peygamberi Hazreti Muhammed için geçerlidir. Peygamberimizin soyu da erkek çocuğu İbrahim üzerinden değil, kızı Hazreti Fatma ve damadı Hazreti Ali üzerinden gelmektedir. Bu olay üstünlük belirtisi olarak soya bağlılık ve erkek tarafından soyun geliştirilmesi prensibini de değiştirecek güzel bir durumdur. Ancak bu olay bile özellikle Anadolu coğrafyasında erkek çocuğun üstünlüğünü ve soyun devam ettiricisi olarak erkek çocuğa değer verilmesinin önüne geçememiştir. Dindar kesimde dahi halen bu anlayış sürmektedir. Allah’ın nazarında erkek veya dişi olmak hiçbir üstünlük vesilesi olmamasına karşın, insanlar böyle bir ayrıma gitmektedir. Hatta yönetim mekanizmalarında erkeklere öncelik ve üstünlük vermektedirler. Yöneticilik bağlamında erkeğin kadına göre üstün özellikleri olup olmadığı halen tartışılmakta, pek çok dinsel ve seküler oluşumda babadan oğula egemenliğin ve yöneticiliğin geçmesi binlerce yıldır devam etmektedir. Aristokrasi olarak nitelenen bu yönetim ve anlayış şekli yüzlerce yıl Avrupa’da da egemen olmuş, Fransız Devrimi sonrasında etkisini kaybetmeye başlamıştır. Dinsel yapılar arasında bu konuda fazla bir farklılık olmadığı gibi ideolojik yapılar arasında da yoktur. Yahudiliğin egemen olduğu dönemdeki peygamberlerin baba, oğul ve kardeş düzeyinde olması genetik yatkınlık veya toplumsal önderlik konusunda ortak özelliklere sahip olmaları ile açıklanmaktadır. Ancak insanlığın nitelik ve nicelik olarak gelişmesiyle birlikte, peygamberlerin soyca farklılaşması ve babadan oğula geçmemesi dikkate değerdir. Özellikle peygamberimizle başlayan ve ırkçılığın ayaklar altına alındığı dönemde böyle bir şey söz konusu değildir. Ehliyet ve liyakat ağırlık kazanmıştır. Günümüze gelindiğinde de her ne kadar modern yapılar ve seküler ideolojiler egemen olmaya başlasa da egemen oldukları ülke ve dönemlerde kurucu liderlerin çocuklarının babalarının yerlerine geçmesi yaygın görülen bir durumdur. Ülke yönetimi yanında parti başkanlığı ve milletvekilliği gibi üst makamlar ile aşiret reisliği, belediye başkanlığı, muhtarlık gibi makamlarda babadan çocuğa geçecek şekilde uygulamalar mevcuttur. Bir şirketin yönetiminin babadan çocuğa geçmesi doğal olmakla birlikte kamusal makamların babadan çocuğa geçmesi oldukça şaşırtıcıdır. Bu bağlamda tarikatlarda halifelik makamının babadan çocuğa geçmesi de garipsenmesi gereken bir durumdur. Sırf tarikat önderinin çocuğu olması nedeniyle bir kimsenin posta oturması büyük yanlıştır. Ancak soyda kutsallık arayanlar, birtakım bilgilerin soyla geçtiğine inananlar için bu durum çok doğaldır. Alevilikte “baba ve dede” kurumunun soyla birlikte yürütülmesi de aynı kapsamdadır. Hatta babadan oğula devredilecek bu makamların üvey çocuklar değil de öz çocuklar üzerinden yerine getiriliyor olması, babanın cinsel teması ve genetik aktarımıyla ilişkili olmasını doğurmaktadır. Bir nevi cinsel temas yoluyla geçen makam, bilgi ve üstünlük söz konusudur! Mistik yapılanmalar olarak niteleyeceğimiz dinsel kurumlarda bu durum bir dereceye kadar kabul edilebilir. Sonuçta dogmatik inanç bu kurumların temel yapısını belirler. Ancak bilimsel ve pozitivist felsefe bağlamında baktığımızda sırf soyadı aynı diye parti veya devlet başkanlarının seçimi oldukça dikkat çekicidir. Ne yazık ki bu konuda ilerici geçinen kesim aynı uygulamayı yaparak, dindar kesimin de çok gerisine düşmektedir. Soya bağlı bir şekilde yapılanan dinsel yapıların benzerini partilerinde kurarak, liderlerinde babadan oğula geçen özellikler bağlamında ilahi bir güç olduğu izlenimi uyandırılmakta ve kitleyi bu soyadı etrafında toplayarak iktidara gelmeyi planlamaktadırlar. Tarikatlarda en önemli kurallardan olan “şeyhin çoluğuna çocuğuna, hatta kapısındaki köpeğe dahi saygı göstereceksin!” ilkesi gibi partiler de soyadından dolayı öne çıkanlara benzer bir yaklaşım ve perestiş beklemektedirler. Kuran’da Nuh Tufanı esnasında yaşanan bir olay bize şunu anlatmaktadır. Kendisine karşı çıkan ve getirdiği mesajı reddeden oğlu için üzülen Hazreti Nuh’a, “Allah: «Ey Nuh, O, asla senin ailenden değildir. O, doğru olmayan bir iştir. O halde bilmediğin bir şeyi benden isteme! Ben, seni cahillerden olmaktan men ederim.» buyurdu.” (11/46) denilerek uyarılmakta ve soy bağlılığının İslami anlamda hiçbir şey ifade etmediği belirtilmektedir. Ne yazık ki bu ayetlere muhatap olan Müslümanlar, daha ilk asırdan itibaren Emeviler ve Abbasiler adı altında soy esaslı yönetim sistemini kurmuşlardır. Hatta Şia ve Anadolu Aleviliği de bu konuda On İki İmam esaslı soya bağlı dinsel bakış açısını geliştirerek farklılaşmıştır. Böylece aynı soydan gelenlerin üstün olduğu tezi, sinsi bir şekilde zihinlere kazınmıştır. Gelinen son noktada seküler dünya görüşüne sahip parti ve ülkeler de benzer şekilde uygulamalara gitmişlerdir. Bilimsel anlamda değerlendirdiğimizde pek çok özellik ana ve baba tarafından genlerle çocuklara aktarılmaktadır. Dolayısıyla yöneticilik gibi özellikler de genlerle determine edilmektedir. Ancak toplumsal yapının gelişmesi ve insan nüfusunun artması sonucunda genetik çeşitlilik artmıştır. Ayrıca bilgi ve bilinç düzeyinin gelişmesi, bilgiye erişimin kolaylaşması, eğitim kurumlarının etkinliğinin artması soydan kaynaklanan genetik farklılığın etkisini en aza indirmiştir. Artık soyla bağlantılı üstünlük yanında, Osmanlı şehzadelerinde olduğu gibi olumsuz özelliklere sahip bireyler de aynı soyda bulunmaktadır. Bu nedenle gelinen süreçte bireyler arasından bilgi ve bilinç gibi pek çok karakter bakımından üstün özellikler gösterenlerden yönetici seçilmesi insan doğasına en uygun olanıdır. Sonuç itibariyle bir zamanlar dinsel yapıların “halife” olarak oğul/kardeş/vs seçmesi ile seküler yapıların “parti lideri veya milletvekili” olarak oğul/kardeş/vs seçmesi arasında zerre kadar fark yoktur. Hepsi de cinsel temas yoluyla bir takım bilgi ve yeteneklerin oğula/kardeşe/vs geçtiğini ve önderlik makamının onlara layık olduğunu öne sürmektedirler. Bu durum da ilerici ve gerici olarak nitelenen kesimlerin, farklı bir düşünce yapısına sahip olmadığını göstermektedir. Bunu kabullenen ve eleştiri getirme cesareti olmayan kitlelerin de birbirini suçlaması farklı olduklarına değil, aynı olduklarını dahi fark edecek kadar düşünce yetisine sahip olmadıklarına işaret etmektedir.
Günün Diğer Haberleri
haber medya kadın