“BİR ADAM YARATMAK”DA İDAM-I NEFS VE VAROLMA MÜŞKÜLÜ SEMBOLÜ: İNCİR AĞACI

Burak Çileli

06-06-2026 09:55

Necip Fazıl Kısakürek’in meşhur tiyatro eseri Bir Adam Yaratmak’ın, merhum Yücel Çakmaklı tarafından 1977-1978’de üç bölümlük mini dizi olarak televizyon uyarlamasından sonra, geçtiğimiz ay vizyona giren sinema versiyonunu büyük bir keyifle izledim.

Sinemada kuraldır; kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz ancak iyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir! Bu yüzden, eserin sinemaya aktarılışında gösterdikleri hassasiyet ve başarıları sebebiyle, başta yönetmen ve senarist Murat Çeri olmak üzere, emeği geçen herkesi tebrik etmeyi bir borç biliyorum.

Piyesin ilk sahnelendiği dönemde, başrol karakteri Hüsrev’i canlandıran büyük aktör Muhsin Ertuğrul’un, “bu piyes Necip Fazıl’ın ideolocyasını yansıtmıyor” tarzındaki yanlışını Necip Fazıl, “asıl benim ideolocyamı en fazla yansıtan piyesimdir” tarzındaki tashihi, benim de gençlik yıllarımda cevabını içimde aradığım bir husus olmuştur. Batıcı rejimle gerginliğin had safhasını yaşadığımız, Ruşen Çakır’ın İbdacılar hakkında “kenar mahalle aristokratları” yaftasını benim de hak ettiğim o 90’lı yıllarda, ideoloji denilince aklımıza, politik mesajlardan başka bir şey gelmezdi çünkü!

Büyük Doğu külliyatını İBDA külliyatı perspektifinden öğrenip, oradan felsefeye, tasavvufa ve edebiyata açıldıkça, yani “mâlûm aristokratlık”dan ve aristokratlardan(!) kurtuldukça, Üstad’ın bu sözünü ve eserin çok katmanlı ve Salih Mirzabeyoğlu’nun mâkus talihini de tarif eder keyfiyetini, derken başta peygamberler olmak üzere bütün insan-ı kâmillerin kaderlerini, giderek Batı’nın öncü düşünce adamlarında da mukabillerini görmeye başladım. Bu makalemin ortaya çıkış macerası, bir bakıma benim de dava adamlığımın macerasını anlatır.

Varoluşçu felsefe ekollerinden haberdar olanlar, filmin alt metnini zihinlerindeki felsefî kodlarla nisbeten okuyabileceklerdir. Yönetmen Andrey Tarkovsky hayranları ise, Hristiyan varoluşçu Kierkegaard’ın felsefesine de aşinalıkları varsa şayet, Kurban filmi ile iç ve dış yüz bağlantıları kurabileceklerdir. (Bir Adam Yaratmak’ın filmleştirildiğini duyar duymaz “laiklik isterüüük!” diye seküler atak geçiren iğdiş idraklılara da, hem müsekkin hem de eseri idrak reçetesi vermiş oluyorum!)

Eserin varoluşçu ekollerle benzerliğine bakarak, Necip Fazıl’ın varoluşçu filozof ve edebiyatçıların etkisinde olduğu anlamı çıkarılmasın tabiî. Zamanında Üstad’ı “Türkiye’nin Baudelaire’i” diye ilan edenlerin idrak galatını, müdafaacısı-apolojisti Mirzabeyoğlu, “Baudelaire, Fransa’nın Necip Fazıl’ıdır” nitelemesiyle düzeltmiştir. “Âşina olunan kalıplar üzerinden âşina olunmayan mânâların fışkırtılması” başka, Batı düşüncesinin etkisinde kalmak başka şeylerdir; sapla samanı birbirine karıştırmamak gerek! Hak ve Bâtıl kutuplarının makas açıklığında yürüyen düşünce tarihinde, bâtıl düşünce ekollerine de yine temel teşkil eden, peygamberlerin getirdiği semâvi mesajlardır zira. Aydınlarımız tarafından keşfedileceği zamanı bekleyen Büyük Doğu-İBDA külliyatı, bu mânâda en yakası açılmadık sapkın görüşleri bile İslâmî aslına irca edecek ipuçlarını ihtiva eder.

Varoluşçuluğun metafiziği, “insanın dünyaya sürülmüşlük-fırlatılmışlık” olgusuna yaslanır. Hristiyanlık’ta “aslî günah doktrini” kavramlaştırmasıyla sonradan Pavlus’un “mevrus günah doktrini” olarak tahrif edilecek bu husus, “hata”sı sebebiyle aslî vatanı olan Cennet’ten sürülen “insan”ın, yeryüzü gurbetinde “uyumsuz yaşama/absürd” maruziyeti olarak, sahih hâliyle Kur’ân’ın Tîn (İncir) Sûresi’nde anlatılır:

“Andolsun o incire, o zeytine. (…) Biz insanı ahsen-i takvîm (en güzel biçimde) yarattık. Sonra da onu esfel-i sâfilîn (sefillerin sefili)ne reddettik (sürdük).”

Bir Adam Yaratmak’ın “incir ağacı” metaforu, İBDA dilinin sıra dışı etimolojik irtibatlandırmalarıyla okunduğunda mânâ-anlam-logos ilişkilendirmeleriyle tîn-incir, ahsen ile esfel arasında topyekûn varlığın özeti hükmündeki “insan”ın yeryüzü sürgünündeki “ruh-tin-geist-kader”ini temsil eder bir bakıma! Tîn, ulvi âleme dönük yüzüyle -ruhîlikle- hem insanî öz-hakikat, varlık-sein, ve hem de süflî âleme ilişik yüzüyle -bedenîlikle- mahiyeti yokluk-adem-nicht olan “tin-balçık/çamur”dur. Heidegger’in belirsiz sein’i, ruhun bedene ilişikliğinde teşekkül eden nefs hakikatinde, bu zuhur mahallinde, da-sein olmuştur. Tasavvufî  ifadeyle, Hakk’ın ruh-emr âlemindeki “kûn” tecellisi, halk âleminde “mekân”laşarak görünüşe çıkmıştır. Bu paradoksun ortasındaki insan, aklına “adem-yokluk” olarak hitap eden “ölüm” karşısında duyduğu ürküntüye karşı, bilerek veya bilmeyerek varolma ve var kalma mücadelesine girişecektir. Piyesteki incir ağacı ise varlık, yokluk, ölüm korkusu, hayatta anlam arayışı ve intihar (eski dilde “idam-ı nefs”) serpiştirmelerinin tam da merkez figürüdür ve aslında yalısının bahçesinden ziyade Hüsrev’in içindedir!

“Her sahici yazar, eserlerinde bir şekilde kendini anlatır” der Mirzabeyoğlu. Yazar Hüsrev’in Ölüm Korkusu eserindeki karakter, sonunda kendini incir dalına -varlığın mânâsına- asarak intihar etmiştir. Meslekî başarı hırsıyla onun özel hayatını didikleyen gazeteci, Hüsrev’in babasının da, kendini yalının bahçesindeki “incir dalı”na astığını ortaya çıkarır! Bu intihar/idam-ı nefs vakasının sebebi, Hüsrev’in babasının yakın çevresi tarafından ketum biri olarak bilinmesinden dolayı meçhul kalmıştır. Belki de intihar zannedilen davranışı, “ölüp de ölmeyenlerden olma” anlamında bir şehadet eylemidir, kim bilir? Ancak Hüsrev bu hadiseyi eserinde fikirleştirirken tadil etmiş, Ölüm Korkusu’ndaki eksen karakterin intihar sebebini, gerçek hayatta imkânsız gibi görünen bir “kaza/hata” trajedisinin neticesine bağlamıştır! Hüsrev eserinde, olabilirleri olamaz, olamazları da olabilir kılmakla, farkında olmadan kadere hakimiyet iddiacılığına, yaratıcılığa, ilahlığa soyunmuş, tasavvufî anlamda "gizli şirk”e düşmüştür. Dost zannettiklerinin bir sohbet meclisinde, bu olabilir ve olamazlar tartışmasının ortasında, eserindeki mizanseni canlandırayım derken Hüsrev, aynı “hata-kaza”yı tekrarlar ve evlatlığı hala kızının ölümüne sebebiyet verir. Bu “hata”sı onu, dış dünya alakalarından sıyırarak içindeki varlık-being-sein ile yüzleşme macerasına sürükleyecektir; Mutlak Zat’a kıyasla hadd-i zâtını idrak edişine, diğer bir ifadeyle Batı felsefesinde de yeri olduğu üzere “hatalı varlık” -insan- oluşunu anlamaya!..

Yalnız incir ağacı değil, piyesteki eril ve dişil bütün insan karakterleri de, Salih Mirzabeyoğlu’nun, “iç âlemimizin projeksiyonu olan sübjektif dış dünya” nitelemesi içinde, Hüsrev’in nefs-ruh-animası’nın farklı formlardaki görünüşleridir ve iç âlemine daldığı o süreçte, nefsinin bilhassa olumsuz görünüşleri, ancak nefsini idam etme -ademleştirme- vesilesi “ayna”lar rolüne bürüneceklerdir. Hüsrev, babası ve romanındaki baş karakter gibi nefsini idam etme -ademe/yokluğa bulama- sürecine girmiştir artık; ya olacak, yani ölmeden ölecek, yahut ölecek, yani ölüp de ölmeyecek, şehit olacaktır. Ama etrafındaki herkes bu süreci, onun delirmesi olarak algılar, hatta bu durumdan istifade etmeye kalkarlar. Etrafındaki akbabalar arasında tek istisna annesi ise merhamet hissiyle, oğlunun da babası gibi kendisini asarak “idam-ı nefs/intihar” edeceğinden endişe eder ve iyilik yaptığını zannederek, bahçedeki incir ağacını kestirir. Hüsrev’in hayatın anlamını, varlığın hakikatini ve daha neleri neleri sorgulayacağı, ilahlaşma değil belki de bu kez ilahîleşme tarzında kendini yeniden inşa vesilesi olacak incir ağacı, yoktur artık. “Deli” yaftası yapıştırılarak tımarhane-bîmarhane’ye götürülürken, yaşadığı bu anlam-logos yitimi karşısında, “gitme, dur!” diye seslenen annesine, “ne yapayım, kestiniz içimdeki incir (anlam) ağacını” diyerek sitem eder son replik olarak. (Varoluşçu terapi metodu olan psikiyatrist Viktor E. Frankl’ın logoterapi ekolünü, ilgililerine hatırlatmadan geçemeyeceğim.)

“Kendini yeniden inşa” dedik. Bunun İslâmcası, klasik tasavvuf rejimindedir; “adem insan-hayvan insan”ın “kâmil insan-ilahî” olma süreci olarak, çok zengin bir edebiyatı da kapsar. Batı düşüncesinde ise, en kâmil şekliyle Nietzsche’nin nihilizm-hiçlik (adem) “übermensch-üstün insan” kavramlaştırmasıyla baş aşağı çevrilmiştir. İlahlık taslayacak Deccal ideolojisinin kılıfı, ilahlaşma salak iddialı Transhümanizm projesine alt yapı halinde, teorisi ve pratiğiyle beraber günümüzde sürmektedir.

Necip Fazıl’ın, bu eseri ile Çile’si arasındaki alakaya çektiği dikkat bize ipucu vermelidir. Yani bir bakıma kendini ve döneminde anlaşılamayan avantgardların çilesini anlatmıştır o piyesteki Hüsrev karakterinde. Salih Mirzabeyoğlu’na ise, “derinliğine kanıma girmişsin” dediği bir sözünden “iştibak-iç içe geçme” kokusu gelmektedir ki, klasik tasavvufta fenafişşeyh-şeyhinde fâni (yok) olma makamına tekabül eder.

Tarkovsky, gurbette çektiği jübile filmi Kurban’ın oto-kritiğinde, “herhangi bir ânda hayal ettiğim şiirsel bir görüntü, sonrasında encâmımı belirleyen elle tutulur bir gerçekliğe dönüşüyor” diyerek, başrol karakter Alexander ile kendisi arasındaki benzerliğe atıfta bulunur. Ben de Necip Fazıl ve Mirzabeyoğlu’nun “iştibak”sırrına atfımla, Bir Adam Yaratmak’ın, Büyük Doğu fikriyatında fâni olmuş Mirzabeyoğlu’nun hayat hikayesine ve içinde bulunduğumuz zamanın mânâsına işaret edişinin altını çizmeye devam edeceğim inşallah.

“Bir Adam Yaratmak” klişesinin, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir işkence olan Telegram adı verilen zihin kontrol-yönlendirme operasyonunda, istismar ve istihza amaçlı kullanılışına;

Mirzabeyoğlu’nun jübile eseri Ölüm Odası’ndan iktibaslarla…

O dönemden belgelerle…

Tüyler ürpertici detaylarla!..

DİĞER YAZILARI Sumud filosu işkencesine kısas milli haysiyet meselemizdir 01-01-1970 03:00 “Ep-stone”cu “Cowboy”un “Stone Age” Herzesi ! 01-01-1970 03:00 Vahşî-Sebaî Batı’dan Doğu’ya Akan Lağım! 01-01-1970 03:00
haber yazılımı