ALLAH’IN KADERİNDEN ALLAH’IN KADERİNE KAÇIYORUM !
Gün olur acıyı seyredersin
Köşe Yazıları
- 20-05-2014 12:41
Gün olur acıyı seyredersin.
Yaşanan acı, olduğun yere çiviler de nefesini keser.Konuşamaz eder ,söz söyleyemez eder.Sen susarsın,gözyaşları konuşur,acı çığlıklar konuşur.Susmalarına yüklersin tüm söylemek isteyipte söylemeye utandıklarını.
Yerin altında insanlar öldü, yerin üstünde insanlık. Yerin altından ölüler çıkarıldı, tekrar çıkarıldığı yere gömülmek için.İnsan olan çok utandı.Çok utandık.
Çok acı içtik hani milletçe, kırıldı her bir parçamız.
Her kes sussun!
O yerin metrelerce altına ekmek parası uğruna inen canlar konuşsun yalnızca. Emeklerinin karşılığı olan hayat mücadelelerinin yegane amacı,ekmek paralarının ellerinden alınacağı korkusuyla konuşturulmayan,susturulan,sindirilen canlar konuşsun.
Konuştular! Korka korka konuştular!
Belki de hayatlarında tek bir kez konuşmalarına izin verildi.Yüreği olan dayanamadı sözlerin ağırlığına.
_Çizmelerimi çıkarayım mı ? sedye kirlenmesin !
_Beni bırakın Mamut abiyi kurtarın ben bekarım, onun eşi hamile!
_Abi baretim kaybolmasın,maaşımdan keserler !......
Kalbimizin en derinine dokundu bu sözler.
Dağ gibi kaç baba gitti. Kaç evlat, kaç kadın geride kaldı? Bu insanların hayat türküleri yaşam masallarının içinde kayboldu.
Neleri unutmadık bunu da unutacağız! Zamanın gölgesi vurunca acıların üzerine unutacağız. Ta ki aynı olayı bir kez daha yaşayana kadar unutacağız?
Bu gün acılarını paylaştığımız, sizinleyiz dediğimiz, o yüzleri kapkara, yürekleri bembeyaz insanları yolda görsek yüzlerine bakmayacağız yine. Kazara toplu taşıma araçlarında yanımıza ilişseler tiksinç bakışlarla bakacağız! Yapmayacak mıyız, yapacağız!
Ya o geride kalanlara ne olacak? İlğilenmeyeceğiz!
Geride kalanlar nasıl yaşayacaklar, nasıl hayata yeniden tutunmaya çalışacaklar hiç bilmeyeceğiz. Çünkü unutacağız. Ama onlar aramızda yaşamaya devam edecekler.
Kömüre” kara elmas” demişler ya hani, elması zengine, karası yoksula kalanından, kömür karası bulaşmış hayatlarında bir başlarına mücadelelerine devam edecekler.
İçlerinde dolup dolup kabaran hiddetin sözleri, insanlara söyleyemedikleri sitemleriyle kalacaklar bir başlarına, yalnız ve çaresiz.
Nazım Hikmet şöyle der bir şiirinde:
Öyle ölüler vardır ki,
Ben onların öldüklerini düşündükçe
Vakit olur,
Yaşadığımdan utanırım.
Utanacak mıyız?
Hayır.
Devam edeceğiz bildiğimiz hayatları yaşamaya.
Biz toplum insanları olarak unutsak da,unutmaması gerekenler olmalı.Ne de olsa biz T.C Anayasasının 2. Maddesinde söylendiği gibi: “......Demokratik,laik ve sosyal hukuk devletiyiz.”
Sosyal hukuk devleti,
güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği, sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet anlayışıdır.Tüm kurumlarıyla kişinin korunması,toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanmasıyla gerçeklik bulur sosyal devlet anlayışı.
Bu şablonu Türkiye’ye konumlandırabilir miyiz? Biz gerçekte bu tanımlamalara uygun sosyal bir hukuk devleti miyiz yoksa “Burjuva Devleti mi?”Düşünmeliyiz!
Yaşanan bu olayla birlikte belki de sadece literatür kelimesi olarak kalan, gerçek yaşama geçirilemeyen bazı sosyal ve siyasi terimleri yeniden tanımlamalıyız.
Devlet nedir? Sosyal adalet nedir?
Emek sermaye nedir? İktisadi düzlemde bu iki değerin yeri ve önemi nedir?
Bir ülkede emekçilerin haklarını korumakla görevli sendikaların işlevi hangi durumlarda önem kazanır?
Grev ve lokavt hakkı nedir?
Yönetici kimdir? Ne gibi özelliklere sahip olmalıdır? Denetleme kurulu müfettişinin görevleri nelerdir?
Bir işte beklenen fayda nedir? Bowley teorisinin getirdiği pratik çözümler nelerdir?
Kardinal fayda nedir? “j” eğrisi ne işe yarar? Ne çok soru var değil mi görünen tek bir olayın altında cevaplanması gereken?
Ve son soru!
RANT NEDİR? Tanımı en geniş ve en kapsamlı şekilde yapılması gereken terim bizce budur. İktisat bilimi bu terimden ne anlıyor? İşveren ve çıkar çevreleri nasıl alğılıyor?
Soruları konu alan bilginiz ölçüsünde çoğaltabilirsiniz. Her bir cevap, görülen o ki ülkemizde günün gerçeklik şartlarına göre yeniden şekillendirilmelidir! Ya da terimlerin anlamlarına gerçeklik kazandırılmalıdır!
Millet olarak duygusalız. Belki de en önemli öz kütlerimizden biri bu yanımız.İnsan olmanın en erdemli göstergesi.Acı hepimizin acısı.Yaşayalım sonuna kadar.
Fakat !
Duygusal boyutta takılı kalıp sorunun asıl detaylarını da gözden kaçırmayalım!
Yaşanan felaket, doğal felaket değildir. Bu yürekleri en derinden yaralayan olay ,bize neyi göstermelidir?
Olayın nedenleri ve sonuçları konusunda her kes kendine göre çıkarımınlar yapa dursun, sorunun asıl kaynağı,ülkemizde yaşanan emek_sermaye sorunudur.Sosyal adalet dengesizliğidir.Çalışma güvenliği eksikliği ve tedbirsizliğidir.
Sermaye ve işçi sınıfı arasında ki adaletsizlik bir kez daha en acısından kendisini ortaya koymuştur. Toplumumuzda yaşanan sosyal güvenliğin, işçi haklarının göz ardı edilişinin çalışma dünyasında işçinin can güvenliğinin hiçe sayıldığının
göstergesidir bu KAZA!
Manzara korkunç. Ne yazık ki,korku ve sindirilmişlikle, muhalif duruş sergilemek çoğumuzun karakteri oldu.
Türk Halkı, onunla var olan Devleti ve Devletin kurum,kuruluş ve çalışanları tarafından o kadar korkutulup,itilip,hor görülüp, ötekileştirilmiş ki ölümün soğuk nefesini yüzünde hisseden işçi,kurtulduğu anda bile bu baskıdan kaynaklı;Çizmelerimi çıkartayım mı sedye kirlenmesin,demiştir.Üzerinde durup düşünmemiz gereken çok konu,toplumsal ve sosyal alanda düzeltilmesi gereken yanlışlar vardır.
Önce toparlamalıyız kendimizi. Ateş düştüğü yeri daha bir farklı yaktı elbet. Herkes avucunun içinde ki ateşin acısını daha derin hissetti,milletçe ortağız acılarına.
Peki, suçlu kim şimdi?
Olayın başlangıcından, gelişimine ve gelinen sonuca kadar ki sürece paralel olarak tüm insani, sosyal ve çalışma koşulları göz önüne alındığında suçlular ortadadır.
Bu nokta da oldukça rahatsız edici bir söylem ortaya atılmıştır ki, amacı tamamen olayın yönünü saptırmadır. Bu düpedüz tedbirsizliğin yarattığı ve yüzlerce canın yok olmasına neden olan olayın günahından sıyrılmak için suçu top yekün “Yaratıcıya” atmaktır.
Sorun madenciliğin fıtratında ölüm olması değildir. Her insanın fıtratında ölüm vardır.Olay “Kader”,”Takdir_i İlahi”sözleriyle sorumlulukların üsten atılma istemidir.Hiç kimse “Kader” söylemleriyle kapatıp olayı suçundan ve günahından kurtulamaz.
Kadere iman, dinimizin şartlarındandır. Fakat “Kaza”ya uğratmak kaderi,işte bu insanların “Takdir_i İlahi karşısında ki kendi öz seçimidir.Cibril Hadisi diye bilinen Hadis_i Şerifi açıp okuyalım.Bu Hadiste, kadere iman vurgulanıyor.Bununla birlikte “İlahi bir sır” olarak kabul edilen kader ve kaza konusunda Peygamberimiz,bu konuların fazlaca konuşulmamasını,tarışma konusu edilmemesini söylüyor. “Biz inanıyoruz ki Allah her şeyi yaratmış ve her birine belirli bir nizam vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.”(Furkan/2)
_Tedbir kuldan, takdir Allah’tandır. Tedbirini al takdirine razı ol.“Deve mi serbest bırakıp yalnızca Allah’a tevekkül etsem olur mu? diye soran bir sahabiye Allah’ın Rasulü(s.a.v)nün verdiği cevapta saklıdır sır.
_ “Deveni önce sağlam kazığa bağla sonra Allah’a tevekkül et”
Demek ki neymiş tedbir alınmadan ortaya çıkan sonuç, takdir edilen kader değil kazaya uğratılan kader miş!
Yeri gelmişken, bu konuyu her olayda kendine kaçış ve sığınma yeri olarak kullanan zihniyetlere şunu sormak gerekir; Bu dünyada insan eli kolu bağlı bir mahkum mudur?Eğer her yaşanan olay kader diye kabullenilecekse,insanda iradenin olmasına ve en büyük İlahi bahşi aklın,insana verilmiş olmasına ne gerek vardı?
İnsana aklı ve iradesi, yaşamın her anında hedeflerini gerçekleştirme yolunda kullanması için verilmiştir.
Tedbir kuldan takdir Allah’tandır.
Allah, insanı hür bir varlık olarak yaratmıştır. Önceden düzenekleri belli bir sonuca göre ayarlanmış kurulu bir makina değildir. Kaderi bilinçsizce yanlış yönde savunanlar cahilliklerine bağlı inkar noktasında olduklarının bile farkında değildir.Kader,onların alğıladığı şekildeyse “Cennet ve Cehennem” niye vardır? O zaman insanlar yaptıkları kötülüklerden ne diye sorumlu tutulacaklar? Hesap günü neyin hesabını verecekler?
İnsanoğlunun en güzel yaptığı şeydir, yaşanan olumsuzluklarda suçu kaderin üzerine yıkıvermek. Kendi sorumluluğunun bedelini, kadere yüklemek en kolayıdır çünkü. Bilir ki ondan kimse hesap soramaz.Vicdanları susturmayı isteyenlerin kaçış makamıdır Kader!
Kader ve kaza konusu dinimizin en büyük düğüm noktalarından biridir. Her ne zaman bu konuya açıklık getirme zorunluluğu hissetsem Hz.Ömer’in hayatından bir hikâyeyi neşrederim. Sizinle de paylaşmak istiyorum.
Sahabe döneminde, Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam’da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir.Bunun üzerine Ebu Ubeyde kaderi gerekçe göstererek bu tutumunu eleştirir.Hz Ömer’e “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?diye sorar.Onun bu itirazına H.z Ömer;
“Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyorum” ! diye yanıt verir.
Ebu Ubeydeye göre her yaşanan Allah tarafından ezelde tesbit edilip yazıldığı için kaderden kaçış yoktur.H.z Ömer’e göre ise;ezelde tesbit edilip yazılan veba hastalığının olduğu yere girip bu hastalığa yakalanmakta Allah’ın kaderidir,ondan kaçmakta Allah’ın kaderidir.Burada devreye giren cüz_i iradedir.Nitekim Ebu Ubeyde de vebadan ölmüştür.Bu olaydan alınacak dersin çok açıklama yapmaya ihtiyacı yok.H.z Ömerin sözü konuyu gayet net bir şekilde açıklamış zaten.
Asıl konu nereden nereye uzandı! Yaşanan olayı sadece görünenle, iki üç kelimeyle anlamaya çalışmak çok da kolay değilmiş!
Türkiye tarihinde en büyük maden kazası faciasını yaşamıştır. Hiç kimse,bunun sorumluluğunu insanların en karşı duramadığı kırılma noktası inançlarından yakalayarak üzerlerinden atmaya çalışmaları çok acımasızca bir siyasi taktikdir.İnsan kaynaklı sorumluluğun, İlahi güce yüklenmesi söz konusudur.
Dini söylemler ve“Kader doktirini” siyasilerin çok sık kullandığı bir alandır. Siyasi idare için tehlike arz eden sorumluluk altına girememe beceriksizliğinin üstünü örtme,hedef şaşırtma,halkın dini inançlarını,kendilerini aklama adına kullanmadır.
Aklımız var düşünelim! Olayları kendi hür irademizin ve akıl muhakememizin süzgecinden kendi yargılarımızla geçirelim.
Asırlar önce Bağdatlı Ruhi de düşünmüş ve dünyadaki adaletsizliği terkib_i bent yapmış.Düşünmek istemeyenlerde düşünüleni düşünsün en azından bu terkib_i benti okuyarak.Dünya aynı dünya,yüzyıllardır ezilenler ve ezenler hep var olmuş, olacak.Yapılması gereken bilinçlenip haksızlıklara karşı durabilmektir.
......
Dünya talebiyle kimisi halkın emekte
Kimi oturup zevk ile dünyayı yemekte.
......
Ya Rab bize bir er bulunup himmet eder mi?
Yoksa günümüz böyle felaketle geçer mi?
Hegel’in sözü de bu bağlamda, toplumsal sorunların çıkış noktasına işaret eder.
“Sarayda başka düşünülür, kulübede başka”bu iki mekan ortak düşünce ve eşitlik düzleminde düşünmeyi başaramadığı sürece yer yüzü daha çok insan kaynaklı felaketler yaşayacaktır.