Şehir, sadece taşın ve toprağın estetik bir biçimde bir araya getirilmesiyle oluşan cansız bir mekanizma değil, içinde yaşayan ruhların nefes aldığı, toplumsal sözleşmelerin ahlâki temeller üzerine inşa edildiği canlı bir organizmadır. Klasik İslam düşünce geleneğinde Farabi’den İbn Miskeveyh’e, Nasirüddin Tusi’den Kınalızâde Ali Efendi’ye uzanan geniş literatürde, siyaset ve yönetim sanatı hiçbir zaman salt teknik bir idari mesele olarak görülmemiştir. Bilakis “ilm-i tedbir-i medine”, -kamu yönetimi- bireyin kendi nefsini terbiye etmesiyle başlayan (tedbir-i nefs) ve ailesini yönetmesiyle devam eden (tedbir-i menzil) ahlâk yolculuğunun en zirve noktasıdır. Bu bağlamda, günümüzün belediye başkanı ya da tarihsel karşılığıyla şehremini, sadece bir şehrin altyapısından sorumlu teknokrat değil, o şehrin adaletini, huzurunu ve ahlâki seviyesini temsil eden bir “emin” -güvenilir- kişidir. Bir şehrin yönetimi, o şehrin karakterinde saklıdır. Eğer yönetici, erdemin ve namusun süzgecinden geçmemişse inşa ettiği köprüler ruhsuz, açtığı yollar ise hedefsiz kalmaya mahkumdur. Bu yüzden şehir yönetimi ilmi, her şeyden önce bir karakter inşası meselesidir.
Yöneticinin karakteri, şehrin silüetini belirleyen asıl unsurdur. Şehremini, oturduğu koltuğun gücünden beslenen değil, o koltuğa vakar ve haysiyet katan kişidir. Onun her bir adımı, halk nezdinde adaletin somutlaşmış bir tezahürü olarak algılanmalıdır. Kadim gelenek bize fısıldar ki şehri idare etmek, aslında o şehirde yaşayan binlerce insanın hukukunu kendi nefsinin önünde tutma sanatıdır. Bu sanatı icra eden başkan, sadece imar planlarını değil, aynı zamanda toplumsal barışın gönül köprülerini de inşa eder.















