Böylelikle insanlık olarak hepimiz öğrenmiş olduk ki, Âdem soyu tarihe nüfuz etmeden müziğe erişemez. Gerek görev, gerekse hak ve imtiyaz bakımından erişilebilir sanat müziğinin çıkabileceği en üst çizgiyi çekmek Wagner’in değil Brahms’ın payına düştü. Batı’nın, batış diyarının medeniyet macerasında neler olduysa oldu, neler oluyorsa oluyor, neler olacaksa olacak. Kıyamet alâmetlerinden bahsetmek yerine neler söylüyorum ben? Men çi guyem? Vakitlice diyeceğimi dememiş miydim zaten ben?
Aylardan Ocak yıllardan 1963 idi ki, ilk şiirim yayın piyasasında arz-ı endam etti. On dört sene sonrası ilk gazete yazımın neşrolunma tarihini, 18 Nisan 1977'yi gösterir. Her iki hadisenin de benim için bir manası, birer manası olması lâzım. Acaba ne? Ben bunları bir şey olmak için mi yaptım? Ne olmak istiyordum? Yoksa bir şey olduğum için mi? Neydim ki ne yapıyordum? Diyelim ki, şair olmak isteyişim yüzünden şiir yayınladım. Yine diyelim ki, sütun sahibi olmamın sebebi de yazarlık mesleğine göz koyuşumdur. Yerinde sayılır mı bu yargılar? Değilse, yerinde yargılar hangileridir? 1 Şevval 1363’de dünyaya gelmiş benim bir şey olacağım var mıydı? Tarih benim omuzlarıma hususen bir yük yüklemiş olabilir miydi? Öhö, öhö! Kim oluyorum ben? Kendine henüz çocuk yaşında iken kaderine razı olma hissi bağışlanmış olan ben? Ne idi kaderim? İşte onu keşfetmek ahiret hayatı mukabilinde bana bırakılmıştı. Altı kardeşin en küçüğü olarak çocuk yaşımda keşfetmeği keşfettim. Her hangi bir kâşifin hayatı ne idiyse ister istemez benimki de o oldu. Şiirlerle kendimi bulma gayesi tahtında ilgilendim. Mensur yazılar dünyasıyla münasebetim kendi varlığımı, varoluş serencamımı koruma isteğimin gereğince kuruldu. Bulduğum kadarıyla, bulduğumun kıymetini bildiğim kadarıyla…
1963’te ve 1977’de cereyan eden iki hadisenin benden başkasına da mânâlı gelmesini teminin benim elimde olmadığını hep aklımda tuttum tutmasına; ama bir yandan da benim yaptığıma başkalarının bir anlam verişinden hep şıklık bekledim. İşte o şıklığa rast gelmeyişim beni ahir ömrümde iğneyle kuyu kazan kişi durumuna soktu. İğne vasıtasıyla kuyu kazmaktan caymayacak ve Batum olmadan, Selânik olmadan, Halep olmadan ne İzmir’in, ne de Türkeli’nin olabileceği gerçeğini âyân etme çabasında musır kalacağım. Bütün bu işlerin Beethoven’le bir alâkası var.
“Benim gözlerimle işittiğimi, siz kulaklarınızla göreceksiniz” diyordu Beethoven. Acaba olmamış, olmayacak bir şeyden mi bahsediyordu? Bilakis, bizi daha sonra Baudelaire’in anacağı “correspondance” vakıasından haberdar ederek bir imkânı işaret ediyordu. Hiçbir şeyin vahyin yerini alamayacağı vurgusuydu Beethoven’den sadır olan. Kaç kişi bestecinin zamanından bu güne onun işittiğini gördüyse yaptığını hükmün Allah’a ait olduğunu bilerek yaptı. Misâk-ı Millî hükmün Allah’a ait olduğunu bilenlerin yemini idi. Nasıl olduysa oldu, insanlık tarihini Faust medeniyetinin Beethoven’ından büyü medeniyetinin Misâk-ı Millî ’sine o yörede kentsoylular, bu cenahta devletin nonoşları getirdi.
Kentsoylu sınıfının hem eline geçen kolaylıklar, hem de önüne çıkan zorluklar sermayenin teraküm ve temerküzü münasebetiyle ortaya çıktı. Daha doğrusu ortam adını verdiğimiz şey biriken sermayeden ve bunun bir merkezde (ve merkezce) korunuyor olmasından başka bir şey değildi. Devletin nonoşları kentsoylu sınıfının denetim altında tuttukları sahada ellerine geçen fırsatları kâra dönüştürerek gücün mümessili rolüne iliştirilmeği nimet bildi. Tanzimat sonrası İngiliz, Fransız, Rus, Alman taraftarı (!?) paşalar münavebeli olarak milletin mahvında görev aldı. Nonoş paşalarımız Cumhuriyet idaresiyle birlikte daha ağır bir yükü üzerlerine aldı. Bu ağır yük inkılaplar vasıtasıyla Türk milletinin izalesi ve itfası yüküydü. Millete, Türk milletine mensubiyetleriyle teselli bulanların devletin nonoşlarını teşhis etmesi hiç kolay olmamıştı, olmuyordu. Teşhisin zorluğu nonoşluğun her gün daha geniş bir sahaya sirayeti yüzünden giderek artış gösterdi. Ne saç rengi, ne ten rengi, ne boyu, ne kilosu sabit kalıyordu nonoşların. Dürüstlüğü elden bırakmak istemeyen zevat için şiir haricinde sebat noktası bidayetten itibaren yoktu.
İsmet Özel, 14 Eylül 2016
İstiklal Marşı Derneği















