İçimde dinmeyen bir vaveyla…
Bir şubat soğuğunda, kuşanıp bütün ihtimalleri sırtımıza battaniye yapar bilmediğimiz sokaklardan hızlı adımlarla geçip tarif edilen istasyona doğru yol alırız, hızla uzaklaşmak için kendimizden
Köşe Yazıları
- 02-03-2013 11:02
Bir şubat soğuğunda, kuşanıp bütün ihtimalleri sırtımıza battaniye yapar bilmediğimiz sokaklardan hızlı adımlarla geçip tarif edilen istasyona doğru yol alırız, hızla uzaklaşmak için kendimizden. Nasır tutmuş tabanlarımızla koyulduk yollara, acımız gibi tabanlarımız da yumuşamadan…
Kendimizce yol hazırlıkları yapmıştık oysa ki… Başka aylara doğru yol almak için…
İyi hatırlıyorum. Ben, o çıkacağı yolculuklar öncesi heyecandan günler öncesinden uyuyamayan ben… Şimdi ise durum biraz değişmiş bulunmakta. Uyanıkken kuramadığım düşlere varmak üzere sığınıyorum uykuya. İstasyondaki banktan yatak, valizimden de yastık yapıyorum. Ve söylediğim gibi bütün ihtimallerim de battaniye oluyor üzerime… Gerçekte sahip olamadığımızı düşlemek uykumuzda ısıtır bizi.. İçimizin sıcaklığı dışımızda yağan karın içimize işlemesine engel. İçimiz önünde taştan duvarlar kurar kopacak olan fırtınaya tokat olsun diye.
İçimde dinmeyen bir vaveyla…
Yarım kalmış düşünceler ve yarım kalmış kitaplar olsa da (ki hep de olacaktır) uyuruz bir tren istasyonunda sabahın ilk ışıklarına değin tamamlanamayan düşlere doğru… Hepimiz yarım kalmış insanlarız, bir yanı yarım kalmış hiç tam olamamış insanlar.
Sonra bir bekçi düdüğü uyandırır bizi uykumuzun en tatlı yerinden, sanki hiç uyanmayacakmışız gibi...
Yıldızlar ve ay neden acele edip yer değiştirdiniz güneşle? Gün doğdu tren kalkmak üzere…
Vakit tamamdır. Günün ilk ışıklarıyla günün ilk treni az sonra istasyondan uzaklaşacak raylarda salınarak…
Aylardan şubat…
Günlere, aylara yapışır yaşanmışlıklar…
Şubatların, martların, mayısların, eylüllerin miydi suç… Ayların günlerin ne suçu vardı insanların suçlarını yüklenmeleri dışında…
Kanayan yaraları iyileştirmeye gücümüz yetmese de pansuman etmeye çalışıyoruz var gücümüzle.
Uzun lafın kısası uzun yolun sonunda;
Buradan bir atlı geçerse (ki o güzel insanlar güzel atlara binip gitmişler) burada han da yoktur hancı da. Burada herkes yolcu, durmaksızın yolcu… Aynı yolun yolcusu, aynı kaldırımın taşı, aynı değirmenin suyu…
Buradan bir ressam geçerse renkler yoktur biline. Fırça da yoktur boya da… Buradaki tek renk gri, burada herkes doğruyla yanlış, doğuyla batı arasında kalmış… Arafta…
Buradan bir de şair geçerse kelimeler yetersiz cümleler kelimesizdir. Şair de ölmüştür, şiirleri de… Hoyratça kullandığımız hoşgörümüz de…
Geçmişe yolculuğu bir kenara bırakıp, gelecek yollara düşmeliyiz aceleyle tüketirken günlerimizi. İçini dolduramadan bir çırpıda yaşıyoruz, çalıyoruz kendimizden, kendi günlerimizin günlüğünden.
Günler günlüklere sıkıştırılıyor, kalbimiz sıkıştıkça…