Şikâyetçi oluruz güneşi gölgeleyen bulutlardan sonra, kaç bakışla ufkun arasına girmişliğimiz vardır bilmeyiz oysa... Sevmeyiz düştüğümüz çukurlardan bizi kurtaracak olan ama bize uzanmayan elleri de; uzanmasına hiç fırsat vermemişizdir belki de...
Çölleri anlatırız dinleyenlere gürül gürül çağlayan ırmaklar yanı başımızdaysa da...
Tan tam ağarmaya yüz tutarken uçuverir umut tohumları hissimizden; güneşe beş kala geceye gömülür gönlümüz de, feryad figan yükselir sesimizden...
Bir dünya ki yaşadığımız; işte kaybolur dururuz en iyi bildiğimiz caddelerde... En çok söylediğimiz türküleri unuturuz yapayalnız yürüdüğümüz ıssızlıklarda, en çok yaşamak istediklerimize ah'lar çekeriz bir köşede, "bir zamanlar" diye diye özlemlerimizle savaşırız uçuşan yapraklarda...
Ah geçmiş! Geçtin gittin amma hasretle bugündesin...
Eskiden böyle miydi oysa?
Eskiden eskiler hangi güzellikleri yapageldilerse ve hangi cürümlerden çekindilerse, sevilerek yapılır yahut korkarak çekinilirdi... Biz farklıyız elbet... Maddenin katılığında krallığımıza laf ettirmezken madde bağımlısı köleler oluverdik maneviyatsızlığımızda... Manayı unuttuk ve yitirdik benliğimizi... Sonra bozacak bir şey de kalmadı sessizliğimizi... Tek kalan "ben" oldu bize... Yılanlar bin yaşadı "ben'e" dokunmadıkça... Sonra biz hiç bir yılana yılan bile demez olduk...
Şimdi gelin biz ben'lerimizden sıyrılıp tan yerinin tam da ağardığı yerde, biad edelim beraberliğimize... Mesela menfaat gözetmeksizin selam verelim birbirimize... Sessizliğe mahkûm kalanlarımıza ses olalım yüreklice... Zor mu? Elbette hayır, hepimiz özlemez miyiz ve demez miyiz? " Eskiden hep bir aradaydık, bağlarımız koptu" diye... Öyleyse haydi! Yine bağlayalım bizi birbirimize...
Yakup Paslı















