Komünist Harekette Terzilerin Rolü
Karl Marks Ve Wilhelm Weitling
Weitling, Hz
Türkiye
- 23-08-2015 10:44
Karl Marks Ve Wilhelm Weitling
Weitling, Hz. Îsâ’nın da komünist olduğunu iddia ediyor ve İncil’den eşitlik ve gelir dağılımı ile ilgili ifadeleri, gerek yazılarında, gerekse konuşmalarında sık sık kullanıyordu.
Pek çok terzi, Marks’ın yanında yer almıştı, komünist harekette. Komünist harekette terzilerin rolünden çok az bahsetmiştik, geçen yazılarda. Ama bu terziler geçen hafta anlattığımız Bağdatlı Screenshot_1Terzi Dede gibi “kötülüklere fiilen engel olma” konusunda pek başarılı olamadılar fakat “sosyalist düşünce üretimi”ne hayli katkıda bulundular. Marks’ın da daha sonraki yıllarda içinde yer alacağı Alman komünistlerinin ilk örgütü Sürgünler Birliği, 1834’de Paris’te kurulmuştu. Komünistler bundan sonra Avrupa’nın Batısı’ndaki kentlerde İşçi Dernekleri kuracaklardı. Bu derneklerin yasaklandığı yerlerde Jimnastik Kulübü veya Koro (müzik) Derneği kuruyorlar ve faaliyetlerini o çatılar altında sürdürüyorlardı. Sürgünler Birliği’nden kopan diğer komünistlerin, İsviçre, Almanya ve Fransa’da iki yıl sonra 1836’da kurdukları Adalet Birliği adlı örgüt ise, bazı yerlerde legal, bazı yerlerde de yer altı örgütü olarak çalışmalarını sürdürüyordu.
“HZ. ÎSÂ DA KOMÜNİSTTİ” DİYORDU
Bu Birliğin artık bir teorisyeni de vardı: Terzi kalfası Wilhelm Weitling (1808-1871). Weitling’in yazdığı kitap, İnsanlık Ne Haldedir ve Nasıl Olmalıdır? adlı çalışması 1838’de Adalet Birliği tarafından basılmıştı. Bu çalışma Marks-Engels’in on yıl sonra yayınlayacakları Komünist Manifesto’dan önceki ilk Manifesto’dur ve hatta bazılarına göre ondan ileri düşünceler taşımaktadır. Adalet Birliği’nin parolası “Bütün insanlar kardeştir” idi. Hedefleri ise, “Kişilerin komşularını sevmesi, eşitlik ve adalet idealleri ile yeryüzünde Tanrı’nın Krallığı’nı kurmak”tı. Marks ve Engels’ten ayrıldıkları iki noktadan biri, zaten bu nokta idi. Terzi Weitling “hemen ve doğrudan devrim”i savunuyor, Marks ise, devrimin kendi doğal (tarihi) seyri içinde gerçekleşeceğini savunuyordu. Weitling, Hz. Îsâ’nın da komünist olduğunu iddia ediyor ve İncil’den eşitlik ve gelir dağılımı ile ilgili ifadeleri, gerek yazılarında, gerekse konuşmalarında sık sık kullanıyordu. Onu bu konuda etkileyen Katolik papaz Lamennais (1782-1854) olmuştu. Lamennais, İncil’in bazı bölümlerini yoksulların yararına yorumlamış, bu yüzden hapse atılmış ve kilise tarafından aforoz edilmişti. Weitling, Almanya’yı on sene seyyar terzilik yaparak dolaştığı gibi, 1836’dan sonra da, on-on üç sene bütün Batı Avrupa’yı dolaşmıştı. Başka bir Alman komünist terzi aydın olan Friedrich Lessner (1825-1910), Weitling ve adamları hakkında belki de bu yüzden şöyle diyordu: “Bu (komünist) havariler, etkileyici bir çokuluslu tugay gibi, Avrupa’nın dört bir yanına geziler düzenliyorlar, bazen yaklaşan kıyametin uyarılarını yapıyorlar, bazen de kıskançlık ve nefretin bilinmediği bir Cennet’e dönüşten bahsediyorlardı. Evangelik bakış açıları vardı ve Wetling bunların idolü konumunda idi.” Yüz yıl sonra, önceleri Avrupa sonra da daha kapsamlı olarak Latin Amerika’da ortaya çıkacak olan “Hıristiyan Sosyalizmi” düşüncesinin de böylece öncülerinden oluyordu, Weitling. Bu tür gayretleri, “İncil’le komünizmi uzlaştırma” çalışmalarını, Weitling’den yüz yıl sonra, Roger Garaudy de (hem de) yıllarca yapacak ama sonuç alamayınca, İslâm’a girerek ve “İslâm: Komşusu Açken Tok Yatmamaktır” diyerek, kapitalizme karşı çok daha derli toplu ve susturucu düşünceler üretecektir.
ABD’YE GİTTİ, DEVRİMDEN VAZGEÇTİ
Annesi, hayli yoksul olmalarından dolayı Weitling’i, bakımını ve eğitimini üstlenmesi için bir aileye yatılı olarak vermişti. Bu zengin ailenin bir kızının sürekli köşkün kütüphanesinde çalışması, Weitling’in küçük yaşlarda kitaplarla tanışmasına ve böylelikle de ömür boyu sürecek okuma sevgisine vesile olmuştu. Küçük yaşta kitaplarla haşır neşir olmak, Weitling gibi yoksul çocukları için bir ayrıcalıktı; o da, bu ayrıcalığı kullanacaktı. Weitling’in etkisinde kaldığı papaz Lamennais’in hayatında da buna benzer bir ayrıntı vardı. Lamennais, beş yaşında annesini kaybedince, biraderi ile beraber amcalarının yanına gönderilmişlerdi. Zengin amcalarının Fransa’nın Atlas Okyanusu kıyısındaki Saint-Mola kasabasındaki şatosunun kütüphanesi, kitap dolu idi. Ve Lamennais günün uzun saatlerini bu kütüphanede geçirerek, yüzlerce kitabı okuyacaktı.
Avrupa’da iken, eski hükümlülerden ve hapishanelerin basılmasıyla salınıverilecek mahkumlardan oluşan kırk bin kişilik bir orduyla bir komünist devrim yapma düşüncesini savunan terzi Weitling, aniden yayılan 1848 ayaklanmalarının başarısızlığa uğraması üzerine 1849’da ABD’ye göç etti. ABD’de de 1850 yılı Ocak ayından itibaren İşçilerin Cumhuriyeti isimli aylık bir dergi çıkararak, komünist düşünceyi yaymaya çalışan Weitling, üç dört yıl geçtikten sonra sosyalist devrimciliğini/aktivistliğini kaybetti ve bundan sonra mesleğine yönelerek, terzilikle ilgili çalışmalarını sürdürdü ve dikiş makineleri ile ilgili dokuz çalışmasının patentlerini aldı.
KOMÜNİSTAN’I KURDULAR ABD’DE AMA…
Terzi Weitling 1844’te (ikinci defa) Londra’ya geldiğinde otuz altı yaşındaydı ve komünistleri dirilten etkili nutuklarıyla, hem Alman sosyalist göçmenleri, hem de İngiliz sosyalistlerini hızla etrafında toplamayı başaran efsanevi bir isim haline gelmişti. Bazen kendi diktiği şık pantolonunun paçasını kaldırır ve hapishanelerde kaldığı zamanlardan kalan zincirlerinin ve prangalarının bıraktığı mosmor izleri gösterirdi.
48’LİLER, ABD TARİHİ’NDE
1848 komünist devrim teşebbüsleri Avrupa’da başarısızlığa uğrayıp bastırılınca, bu harekete katılanların çoğu soluğu ABD’de almışlardı. Çünkü hemen bütün Avrupa hükümetleri, bu harekete katılanlar hakkında soruşturma açmıştı. Bunlara ABD tarihinde “48’liler” denilir ki, ABD toplumunun düşünce dünyasına faydalı oldukları kabul edilirler. 48’liler ABD’ye gelmeden iki yıl kadar evvel, ABD’deki bir grup Alman ve Fransız sosyalisti, Missisippi nehrinde bir buharlı gemiye binerek kuzeye doğru yol almışlar ve Iowa eyaletinde seçtikleri bir bölge için gerekli izinleri alarak Komünistan diyebileceğimiz Communia adlı bir yer kurmuşlardı. Burada sosyalist bir düzen kurmaya çalışmışlar, hatta bölgedeki Kızılderililerle de iyi ilişkiler geliştirmeleri sonucu karşılıklı ticaretle, bu komünist kolonisi gelişmeye başlamıştı. İşte Avrupa’dan gelen terzi Weitling de bunu duyarak, Communia’ya gitmiş ve onlara katılmıştı. Ama bu “komünist eyalet deneyimi” (diyelim) ancak dört-beş yıl sürebildi ve (komünist) ailelerin birer ikişer yerlerini satarak bölgeyi terk etmeleri sonucu, tarihe karışmış oldu.
GÖMÜLMEMİŞ MİYDİ, BERLİN DUVARININ ENKAZI ALTINA MARKS?
2008 krizinden beri Batı’da, Atlantik’in her iki yakasında da, hem Keynes’i, hem de Marks’ı yeniden “diriltme” çabaları sürüyor. Keynes’i (1883-1946) “diriltme” çabalarında Akerlof gibi, Robert Shiller gibi, Krugman gibi (hem) Nobel ödüllü, (hem de) Yahudi ABD’li iktisatçılar başı çekiyorlar. Bunun sebebi, onların Keynes’i sevmelerinden veya ABD’deki orta ve yoksul tabakayı düşündüklerinden değil. Ama özellikle ABD Hazinesi’nin mali durumunu güçlü hale getirmek, bu Yahudi iktisatçıların temel hedefleridir. Çünkü ABD Hazinesi’nin güçlü, yani borcunu ödeyebilir halde olması, bu kuruma borç veren Yahudi bankerlik kuruluşları için hayati önemdedir. Gerçi FED’in tahvillerini satın alma ihalelerine girebilen yirmi iki bankerlik kurumunun hepsi Yahudi değildir. Aralarında bir iki İsviçre bankası, üç dört Japon bankası, iki Fransız, iki üç Alman, beş altı tane Kanada, bir İskoçya bankası ile bir İngiliz bankası (HSBC) da vardır. Ama bu piyasada (bu yirmi iki) şirket(ten), Yahudilerin şirketi olmasa da, (yüksek görevlerde) çalışanların çoğunluğu Yahudi’dir. Mesela, bu yirmi iki şirketten biri olan (Yahudi) Cantor şirketi, 960 çalışanından 658’ini 11 Eylül (2001) saldırılarında kaybetmişti. Cantor, Dünya Ticaret Merkezi’nin 101. katından, 106. katına kadar, altı katta (faizcilik) hizmet(i) veriyordu. Belarus Yahudisi olan anne ve babasının göç ettiği New York’ta doğan Bernard Gerald Cantor (1916-1996), ABD Hazinesi ve diğer ABD devlet ve eyalet mali kuruluşlarına büyük miktarda faizle borç veren yatırım bankasının kurucusu idi. Cantor’un dışında, bu yirmi iki şirketten Goldman-Sachs ile Citi Group da tamamen Yahudilerin kontrolündedir. Bu Yahudi kurumları, ABD vatandaşlarından bu şekilde (dolaylı olarak) topladıkları milyarlarca dolarla, bir yandan ABD basını ve medyasına reklam vererek, bunları kontrol altında tutarlar, diğer taraftan da yine bu parasal güçleri ile ABD seçimlerinde kendilerine yakın adayları finanse ederler. İşte, ABD’deki Yahudilerin ve İsrail’in menfaati için, ABD Hazinesi’nin ve mali yapısının (bu nedenle) güçlü olması lazımdır ve bunun için de, şimdilerde bu işe yarayan Keynesizm’in desteklenmesi, Yahudi iktisatçılarca kabul görmektedir. Bu sistem bir süre devam ettikten sonra, yine/yeni sıkıntılar doğunca da, yine bir Yahudi olan Friedman’ın (1912-2006) iktisat politikaları (tekrar) denenecektir. Burada şu iki nokta da ilave edilmelidir ki, birincisi elbette ABD’deki Yahudi şirketleri, sadece FED ihalesine giren bu büyük yatırım bankaları değildir. ABD’deki daha irili ufaklı binlerce Yahudi firması, İsrail’in çıkarları için maddî ve manevi güçlerini ortaya koyarlar. İkincisi, FED başkanları da genel de Yahudi’dirler. Son kırk beş senenin otuz yedi senesinde FED başkanları Yahudi’dir: Arthur F. Burns (1970-1978), Alan Greenspan (1987-2006), Ben Bernanke (2006-2014), Janet Yellen (2014- ). Bu da normaldir, çünkü zaten faizcilik Yahudilerin, binlerce yıldır yaptıkları bir iştir ve terk edemedikleri büyük günahlardan biridir.
ŞEYTANIN AJANI: MARKS
“Kutsal Kitap” gibi kabul ediliyordu, Komünistler tarafından Marks’ın kitapları. Kapitalist dünya ise Marks’a, “Şeytan’ın Ajanı” diyordu. Marks’ın (1818-1883) düşüncelerinin, 1989’da Berlin Duvarı’nın enkazı altına gömüldüğü söylenirken, şimdilerde, yine Batı’da küçük bir grup değil, hayli fazla sayıda iktisatçı, Marks’ın görüşlerini tedavüle sokmaya uğraşıyorlar. Halbuki 1989’dan beri komünizm, 2008’den beri de kapitalizm, bünyelerindeki virüsler yüzünden hastaneden çıkamıyorlar ama, Batı dünyası bu iki sistemden de ümidini kesmiyor. Çünkü başka alternatif göremiyorlar. İşte bu nedenle, eğer devam ettirilebilirse, İLEM’de ve diğer birkaç kurumda, son iki-üç yıldır, Türkiye’deki gayretli bazı arkadaşların öncülük ettiği İslam iktisadının teorisine yönelik çalışmalar, (sürdürülmesi) çok gerekli çalışmalardır.
İsmail YURDAKÖK – DİRİLİŞ POSTASI